confessions

mitili

- Yazar -

  1. toplam entry 12923
  2. takipçi 2
  3. puan 307399

azaplar

mitili
anadolu beyliklerinde, donanma hizmetinde kullanılan asker. osmanlı teşkilatında hafif yaya askeri. azab, arapça’da evli olmayan, bekâr erkek demektir.
ilk azab teşkilatını, aydınoğlu umur bey, izmir’de kurdu. umur bey, latinlerle yaptığı çarpışmalarda, azab denilen donanma askerlerinden çok faydalandı. osmanlılar’da ise, henüz yeniçeri ocağı kurulmadan önce, azab teşkilatı mevcuttu. azablar, anadolu’dan toplanmış dinç ve kuvvetli türk gençlerinden meydana geliyordu. bunlar; yaya, kale ve donanma azabları olmak üzere üç sınıftı.

yaya azabları, harp vukuunda, ihtiyaca göre 20 veya 30 haneden bir kişi alınmak suretiyle toplanırdı. diğer haneler de, seçilen bu azabların masraf ve iaşelerini karşılamakla mükellef tutulurdu. askerden kaçmaması için, her azabın bir kefili vardı. kaçtığı takdirde masraf bu kişiden alınırdı. azablar, vergiden muaftılar. kara savaşlarında düşmanın ilk saldırısını karşılamak, azabların vazifesiydi. düşmanı ilk önce ok yağmuruna tutan azablar, göğüs göğüse harbe girdiklerinde, belli bir plan dahilinde iki yana açılırlar ve düşmanı topçu kuvvetleri ile karşı karşıya bırakırlardı. işte bu anda osmanlı topçusunun seri atışı sonunda, düşmana öldürücü darbe indirilmiş olurdu.

azabların muharebe esnasında sayıları belirli olmayıp, düşmanın durumuna göre çok veya az olurdu. ankara muharebesinde ve istanbul’un fethinde 20.000 azab vardı. otlukbeli savaşında, anadolu azabları 20.000 ve rumeli azabları 10.000 kişiydi. azablar, kırmızı börk giyerlerdi. silahları ise ok, yay ve omuzda asılı pala ile kalkandan ibaretti. bazen da mızrak, yani kargı taşırlardı. yaya azabları, ilk dönemlerden 16. asır ortalarına kadar, savaşlarda büyük hizmet verdiler.

on beşinci asrın başlarında azablar, osmanlı bahriye teşkilatında da kullanılmaya başlandı. bahriye azabları kabiliyetlerine göre, kaptanlığa kadar yükselme imkânına sahiptiler. bunların yedi-sekiz tanesi bir bölük sayılır ve bölükbaşısına “reis” denilirdi. reisliğe ise “badhani” denilen yelkencilikten geçilirdi. reisten sonra odabaşı ve aşçıbaşı gelirdi. reis aynı zamanda gemi süvarisi olunca “vardiyan-başı” denilirdi. süvari olan reis, daha sonra kaptan olurdu. ayrıca bölüksüz reis sınıfı vardı. kıdemli yelkencilerin terfi sırası geldiğinde, boş bölükbaşılık bulunmazsa, bunlara bir rütbe olarak reislik, yer açılınca da bölüklü reislik verilirdi. deniz azabları arasında, 150 kadar bölüksüz reis bulunurdu. bahri azablarının bir kısmı tersanede, bir kısmı da gemilerde hizmet ederlerdi. gemilerde bulunanlara “azaban-ı donanma”, tersanedekilere de “azaban-ı tersane” denirdi. azabların, tersane yanında bir kışlaları vardı. bugün buraya, azapkapı denilmektedir.

ayrıca, hudut kalelerinde yaya azablarından teşkil olunan bir azab birliği görev yapardı. kale içinde oturan bu askerlerin bir kısmı ulufeli (maaşlı), bir kısmı timarlıydı ve her kalede belli bir değişmez sayıda idiler. ulufeli azab lâyık görülürse, timarlı olurdu. azab teşkilatı, sultan ikinci mahmud han döneminde kaldırıldı.

ayan meclisi

mitili
osmanlı devleti’nde, 23 aralık 1876’daki kanun i esasi’ye göre, mebusan heyeti ile birlikte meclis-i umumi’yi meydana getiren heyet. hey’et-i âyan da denilmektedir.
hey’et-i ayanın üye sayısı hey’et-i meb’usanın üye sayısının üçte birini geçmezdi. ayan olabilmek için, eserleriyle, hizmetleriyle tanınmak ve kırk yaşını doldurmak gerekliydi. hey’et-i ayana giren bir üyenin üyelik hakkı, hayatı boyunca devam ederdi. meb’usan hey’eti toplanmadıkça, ayan hey’eti de toplanamazdı. fevkalade hallerde, padişahın isteği veya mebusların salt çoğunluğunun yazılı isteği ile, meclis, vaktinden önce açılabilirdi. ayan heyeti, mebusan heyetince kabul edilip kendisine gönderilen kanun ve bütçe tasarılarını madde madde inceler, uygun olmayan maddeleri tespit ederek, düşüncesini belirtirdi. burası da, ya tamamen reddeder veya değiştirir, yahut düzeltilmesi için mebusan heyetine geri gönderirdi. kabul ettikleri tasarıları tasdik ederek sadrazama gönderirlerdi.

ilk ayan heyeti, 19 mart 1877 günü, sultan abdülhamid han tarafından dolmabahçe’nin büyük salonunda meclisin açılması ile vazifeye başladı. padişah tarafından tayin edilen bu heyetin, 27 üyesi vardı. ayan heyeti çalışmalarına bir sene kadar devam etti. mebusan meclisinin faaliyeti, bu meclisin çoğunluğunun, türk olmayan azınlıkların elinde olması sebebiyle, 13 şubat 1878 tarihinde sultan abdülhamid han tarafından durdurulunca, ayan heyeti, ikinci meşrutiyet’in ilanına kadar (1908), herhangi bir vazife görmedi. fakat, üyeleri hiçbir göreve tayin edilmediler ve normal maaşlarını aldılar. ikinci defa meclis açıldığı zaman, bu heyetten, hayatta yalnız üç kişi kalmıştı. kanun-i esasi’de 1909’da yapılan değişikliklerle, her konuda yasa teklifi yetkisini elde eden ayan meclisinin hukuki varlığı, osmanlı devletinin ortadan kalkmasıyla son buldu.

aşiret mektebi

mitili
ikinci abdülhamid han tarafından 1892’de aşiret çocuklarının eğitimi için istanbul’da açılan mektep.
on sekizinci ve 19. yüzyıllarda, batılı büyük devletler, imparatorluk dışındaki islam cemiyetlerini siyasi ve ekonomik hakimiyetleri altına almışlardı. osmanlı devlet adamları, emperyalist batı tehlikesinin imparatorluğa yaklaştığının farkındaydılar. bilhassa milliyetçilik propagandası etkisinde kalabilecek, imparatorluğun merkezinden uzak ve ingiliz menfaatlerinin büyük olduğu, araplarla meskûn bölgeler için tehlike mevcuttu. işte, sultan ikinci abdülhamid han, bu tehlikeleri önlemek ve aşiretlerin yoğun ve hakim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak maksadıyla, aşiret mektebi açılmasını faydalı buluyordu. ayrıca bu fikrin gerçekleşmesi sonucunda, büyük bir kısmı aşiret halinde yaşayan ve arapça konuşan halk, tek otorite olarak halifeyi tanımış ve ona itaat etmiş, dolayısıyla ülkede din birliği temin edilmiş olacaktı. nitekim bu gaye ve düşüncelerle nizamnamesi ve programı hazırlanan aşiret mektebi, 21 eylül 1892 tarihinde açıldı. mektebe ilk olarak halep, bağdat, suriye, musul, basra, diyarbekir, trablusgarp vilayetlerinden ve kudüs, bingazi ile zur sancaklarından dörder talebe alındı. bu çocukların, kabiliyetli ve muteber ailelerin çocukları olması ve 12 ile 16 yaş arasından seçilmesi şart koşuldu. bunlar, fevkalade bir ihtimamla yetiştirildiler. daha sonraki senelerde sayıları arttırıldı. iki yıllık öğretim programı, daha sonra beş yıla çıkarıldı. kur’an-ı kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilgileri, fransızca, türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuldu.

aşiret mektebine başlangıçta sadece arap aşiret reislerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda, doğu anadolu ve arnavutluk bölgelerindeki aşiret çocukları da kabul edilmeye başlandı. böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, harbiye ve mülkiye mekteplerine gönderildiler. bu mektepte yetişen aşiret çocukları, aşiretlerine döndükleri ve aşiret reisi olduklarında, içinden yetiştikleri halkın, osmanlı devleti’ne sadakatini temin ettiler. aşiret mektebi, 1907 senesinde o günkü siyasi fikir ve akımların tesirine girmesi sebebiyle kapatıldı.

ases teşkilatı

mitili
osmanlı devleti’nde, şehirlerde geceleri dolaşan güvenlik kuvveti.
ases teşkilatı, ilhanlılardan selçuklular’a, oradan da osmanlılara geçti. bu teşkilata, ilhanlılar devletinde “emaret-i ases” denirdi. osmanlılarda fatih sultan mehmed döneminde kurulan aseslik teşkilatının başında, yeniçeri ocağı’nı meydana getiren ortalardan yirmi sekizinci ortanın çorbacısı bulunurdu. bu çorbacıya, asesbaşı denirdi. bugünkü manâda emniyet müdürüne karşılık gelmektedir.

asesbaşı idaresindeki asesler, geceleri, asayişi temin etmek için dolaşırlar, yasak yerlerde rastladıkları şüpheli kişileri yakalarlar, kimliklerini soruştururlar, suçlu olanları cezalandırırlardı. suçsuz olanları ise, yasak yerlerde dolaştıklarından ötürü para cezasına çarptırırlardı. yeniçeri ağasının yakaladığı kimselerin hapsi ile asesbaşı ilgilenirdi. istanbul içindeki tomruklar ile babacafer zindanları da asesbaşının emri altındaydı.

asesbaşı, merasimlerde ve kapıkulu ocaklarının sefere çıkışlarında, beş yüz kadar olan maiyeti ile yolun iki tarafına dizilerek düzeni sağlardı. vezir-i azam divanında ve vezir-i azamın istanbul’da kol gezdiği zamanlarda, bir kısım asesiyle birlikte asesbaşı da bulunurdu. narh denetiminde subaşıyla birlikte sadrazama yardımcı olurdu. yeniçerilere ulufe dağıtımına, muhzır ağa ile birlikte müşahit olarak katılırdı. elçi karşılama ve kabul resimlerinde, protokolde yer alırdı.

asesbaşı, başına yeşil çuhadan çatal kalafat, arkasına zağra yakalı ve yeşil divan kürkü, bacağına ak çakşır, ayağına da sarı yemeni giyerdi. devlet merkezi olan istanbul’da, biri galata’da diğeri suriçi’nde olmak üzere iki asesbaşı vardı. fakat, suriçi asesbaşısı üstün dereceliydi. asesbaşı, babıali’de bulunduğu için, kendisinin yeniçeri ağası dairesinde bir emir eri bulunurdu. yeniçeri ağası, asesbaşına bu emir eri ile emir gönderirdi. diğer şehir ve kasabalarda da, ases adı altında emniyet teşkilatı ve buna ait vergiler vardı.

aşakir i mansure i muhammediye

mitili
sultan ikinci mahmud’un, yeniçeri ocağı’nı ortadan kaldırmasından sonra, bu teşkilatın yerine tesis edilen ordunun adı.
sultan ikinci mahmud han, bir anarşi yuvası haline gelen yeniçeri ocağını, 1826’da ağa hüseyin paşanın da desteğiyle lağvetti. bu durum, osmanlı tarihinde “vak’a-i hayriye” adıyla anıldı. lağvedilen ordunun yerine peygamber efendimizin adına izafeten “asakir-i mansure-i muhammediyye” teşkilatını kurdu. ağa hüseyin paşayı serasker unvanıyla bu teşkilata komutan tayin etti. 7 temmuz 1826’da, bu teşkilata ait bir kanunname hazırlattı.

bu ordunun teşkilatlanmasına, ilk olarak istanbul’da, “tertip” adı verilen sekiz alayın kurulmasıyla başlandı. sekiz alayın ikisi serasker kapısında, diğer altı alay ise, o zamanlar inşası devam eden davud paşa ve üsküdar kışlalarındaki barakalarda iskân edildi. hazırlanan nizamnameye göre kimliği belirsiz kimselerle, dönmeler bu teşkilata alınmayacaktı. şartları elverişli ve yaşları on beş ile otuz arasında bulunanların kaydı yapıldı. on beş yaşından küçük olanlar için, şehzadebaşı’ndaki eski acemi ocağı kışlası, talimhane olarak tahsis edildi.

yeni ordunun ilk mevcudu 12.000 kişi olup, 1500’er kişilik sekiz tertibe ayrılmıştı. mevcut sekiz tertibin hepsine birden kumanda eden bir baş binbaşı vardı. her tertibin mevcudu binbaşı, kolağaları (yüzbaşı), topçubaşı, arabacıbaşı, mehterbaşı, imamlar, hekim, cerrah vb. ile beraber 1527 kişiyi buluyordu. her tertip, “saf” adıyla on beş kısma taksim olunup, her biri yüzbaşıların kumandasında idi. ayrıca her safta bir de top bulunurdu. bu toptan topçubaşı sorumlu idi. yüzbaşının rütbe olarak altında iki yüzbaşı mülâzımı (teğmen), bir sancaktar, bir çavuş ve onbaşı bulunurdu.

bu sistem, 1828’de değişikliğe uğrayıp, tertip tabiri alay’a, saf tabiri de bölük’e çevrildi. bu süre içinde teşkilat büyüdü ve iki alaya bir mirliva (tuğgeneral) kumanda etmeye başladı. ordu, aynı zamanda, üsküdar ve istanbul olmak üzere ikiye ayrılıp, her kısmın başına ferikler (korgeneral) tayin edildi. yeni ordunun, seraskerlikten sonra gelen en yetkili makamı asakir-i mansure nezaretiydi. ordunun maaş gibi işlerinden, nazır mesuldü. yeni ordunun giderleri, mansure hazinesi adıyla kurulan ve yeni gelir kaynakları olan bir hazineden sağlanırdı.

asakir-i mansure ordusunun kuruluşundan iki sene sonra, rusya ile savaş başlamasına rağmen, ordunun teşkilatlanmasına devam edildi. 1834’te, ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere harbiye mektebi açıldı ve avrupa’ya talebe gönderildi. aynı sene asakir-i mansure tabiri yerine, asakir-i nizamiye denildi ve bu tabir uzun süre kullanıldı. 1836’da, şimdiki askeri teşkilatımızda olduğu gibi, belirli bir süre askerlik hizmeti yapılmasını öngören “redif” teşkilatı kuruldu. 1879’da seraskerliğin yerini harbiye nezareti aldı ise de, 1884’te tekrar seraskerliğe döndürüldü. 1908’de ise harbiye nezareti, kesin olarak seraskerliğin yerini aldı.

anadolu eyaleti

mitili
osmanlı devleti’nin iki önemli taşra teşkilatından biri.
daima, vezir rütbesinde beylerbeyi tarafından idare edilirdi. protokolde; mısır, budin ve rumeli eyaletlerinden sonra dördüncü sırada yer almaktaydı. rumeli eyaletinin 1362 senesinde kurulmasından sonra, 1393’te de anadolu eyaleti kuruldu. eyaletin merkezi, önceleri ankara idi. yıldırım bayezid han 1393’te kara timurtaş paşayı ankara’ya anadolu valisi olarak tayin etti. fatih sultan mehmed han, tahta çıkınca o zaman anadolu beylerbeyi olan isa beyi bu görevden alarak yerine ishak paşa’yı tayin ettikten sonra beyliğin merkezi kütahya’ya taşındı. kanuni sultan süleyman’ın şehzadeleri bayezid ve selim’in kütahya’yı idare ettikleri 1550-1558 ve 1562-1566 seneleri arasında anadolu eyaletinin merkezi tekrar ankara oldu.

sultan ikinci bayezid devrindeki kayıtlara göre, anadolu eyaletinin aşağıdaki on yedi sancaktan meydana geldiği görülmektedir: kütahya, saruhan (manisa ve yöresi), hüdâvendigâr (bursa ve çevresi), aydın, menteşe (muğla ve çevresi), bolu, hamid (isparta ve çevresi), ankara kengırı (çankırı ve çevresi), kastamonu, karahisar-ı sahip (afyon ve çevresi), kocaeli (izmit ve çevresi), biga, karesi (balıkesir ve çevresi), sultanönü (eskişehir ve çevresi), alaiye (alanya ve çevresi), teke (antalya ve çevresi).

anadolu eyaleti, 16. asrın sonlarına kadar on yedi sancağını muhafaza etmiştir. daha sonra üç sancağı başka yerlere bağlanmıştır. önce alaiye sancağı kıbrıs eyaletine, daha sonra biga ve kocaeli sancakları ayrı zamanlarda kapdan paşa eyaletine bağlanmıştır.

ikinci bayezid han devrinde yapılan tahrirlere göre, anadolu eyaletinde 103’ü zaim ve 7.500’ü sipahi olmak üzere 7.603 timar sahibi vardı ve 5.372 cebelü ile birlikte bu sırada anadolu beylerbeyinin emri altında savaşa iştirak edebilecek sipahi adaylarının mevcudu 12.975 civarında idi. kanuni sultan süleyman devrinde yapılan tahrirlere göre, anadolu eyaletinde 160 kaza, 154 nefs-i şehir ve kasaba, 12.527 köy, 1887 cemaat bulunmakta idi. 1560-1580 seneleri arasında 5.372 olan cebelülerin sayısı 10.025’i bulmuştur. bu da timar sahiplerinin harbe götürmek mecburiyetinde olduğu cebelü adedinin büyük ölçüde arttığını göstermektedir. anadolu eyaletinin sancak sayısı on dörde indirildiğinde 298’i zeamet ve 7.188’i timar olmak üzere 7.486 kılıç timar sahibi bulunuyordu.

1609 senesinde on dört sancaklı anadolu eyaletinde 195 zeamet, 7166 timar olmak üzere toplam 7.311 kılıç ve cebelüleri ile beraber 17.000 asker bulunuyordu. on yedinci asırda ve daha sonraki asırlarda eyalet teşkilatı değişinceye kadar durum bu şekilde devam etmiştir. anadolu eyaleti, 1825’te çok küçülmüş, yine kütahya merkez olmak üzere afyonkarahisar, sultanönü ve ankara’dan ibaret kalmış, hatta kısa bir süre sonra afyon da hariç bırakılmıştır. eyalet, 1864’te idari teşkilatta yapılan değişikliklerden sonra vilayetlere ayrıldı.

acemi ocağı

mitili
kapıkulu ocaklarına ve özellikle yeniçeri ocağı’na asker yetiştirmek için kurulan teşkilat.
rumeli’de arka arkaya elde edilen zaferler sonucu sınırları genişleyen osmanlı devleti, daha fazla askere ihtiyaç duyuyordu. mevcut kuvvetler, ihtiyaca yetmiyor ve elde devamlı bir ordu bulunması gerekiyordu. bu itibarla, esirlerden faydalanmak gayesi ile 1362 senesinde kadıasker (kazasker) çandarlı kara halil ile ulemâdan karamanlı molla rüstem’in gayretleriyle, sultan birinci murad devrinde, pençik kanunu gereğince acemi ocağı, gelibolu’da kuruldu. daha önceleri, savaşta esir alınanlar, kısa bir eğitimden sonra yeniçeri yazılıp savaşa gönderilirdi. sultan birinci murad zamanında, esirler önce lapseki, çardak ve gelibolu arasında süvari askerlerini taşıyan gemilerde beş-on sene acemi oğlanı olarak çalıştıktan ve uzun bir eğitimden geçtikten sonra, yeniçeri ocağı’na kaydedilmeye başlandı.

acemi teşkilatına, acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. biri, harpte esir edilen esirlerin beşte birinden, diğeri ise osmanlı sınırları içinde yaşayan hıristiyan çocuklarından ki, buna “devşirme” denirdi. devşirme kanunu ile hıristiyan tebaa evladından asker toplanarak, gayrimüslim olan rumeli halkı, yavaş yavaş müslüman olacak ve bu askerlerle de türk ordusu biraz daha kuvvetlenecekti. kuruluşunda gelibolu’da bulunan acemi ocağının merkezi, fetihten sonra istanbul’a taşınmıştır. gelibolu acemi ocağı’nın başında, gelibolu ağası vardı. gelibolu acemi ocağı’nın mevcudu, önceleri dört yüz idi; daha sonra beş yüz olmuştur. istanbul acemi ocağı’nın mevcudu ise, önceleri üç bin kadardı, on altıncı asırda bu sayı, dört bine çıktı. yeniçeri mevcudu arttıkça, acemilerin miktarı da artıyordu. on altıncı asır sonlarında, bostancılarla birlikte sekiz-dokuz bine çıkan acemilerin, 17. asır başlarındaki adedi, 9406 idi.

acemi ocağı, on yedinci asır ortalarından sonra ehemmiyetini kaybetti. yeniçeri ocağı, 1826 yılında sultan ikinci mahmud tarafından kaldırılınca, bu ocak da kapanmış oldu.

salgurlular

mitili
iran’ın fars bölgesinde, oğuzların üçoklar boyuna mensup salgur veya salur kabilesi tarafından kurulan bir devlet. devletin kuruluşu sırasında başta bulunanlar atabeg unvanını kullandılar. bu unvan, daha ziyade hanedanların tesisi için bir basamak oldu, daha sonra sultan ve hükümdar karşılığında kullanıldı.
fars bölgesinin fethine, hazret-i ömer zamanında teşebbüs edilmiş, 649 (h. 29) yılında basra valisi abdullah bin amr tarafından bölgenin tamamı islâm topraklarına katılmıştı. abbasîler zayıflayınca, bölge saffârîlerin eline geçti. daha sonra büveyhîler hakim oldu. tuğrul bey zamanında selçuklu türklerinin eline geçti. fakat dağlık bölgeler, bölgenin yerli hâkimleri olan şebânkârelerin elinde kaldı. selçuklu emîri atabeg çavlı, onlarla uzun yıllar mücâdele etti. bölge, irak selçukluları’na bağlı atabeglerin hâkimiyetine geçti.

bu sırada fars bölgesi, salgurluların büyük bir göç hareketine sahne oldu. cemaatin başında bulunan emir mevdûd, atabeg bozaba tarafından yerine nâip olarak tâyin olundu. bozaba’nın ölümü ile irak selçuklularından melikşâh, fars bölgesine hâkim oldu. aynı yıllarda ölen mevdûd’un yerine oğlu sungur geçti. sungur, bölgeye hâkim olan melikşâh’a atabeg unvanı ile yardımcı oldu. keyfî hareket eden melikşâh, devlet işlerinden uzak duruyor, halka karşı kötü davranıyordu. bir bahane ile atabeg sungur’un kardeşini öldürttü. sungur, kabilesi salgurluları da yanına alarak, şîrâz’dan çıkıp gitti. melikşâh’ın tekliflerini reddedip baş kaldırarak, onu yendi. 1148’de şîrâz’ı ele geçirip merkez yaptı ve devletin temelini attı.

fars hâkimiyetini kaybeden melikşâh, amcası ve irak selçuklu sultanı mesud’dan yardım istedi. aldığı yardımcı kuvvetlerle fars üzerine yürümesine rağmen, tekrar yenildi. bu husustaki seferlerinin hepsi neticesiz kaldı ve her defasında sungur’a mağlûp oldu. böylece fars bölgesi, tamamen atabeg sungur’un hakimiyetine girdi. atabeg sungur, kirman selçukluları sultanı birinci muhammed ile dostluk kurdu.

sungur, on üç sene saltanat sürdükten sonra margzâr-ı beyzâ’da 51 yaşında öldü (1161). şîrâz’da kendi adıyla anılan sunguriyye medresesine defnedildi. adaletli, dindar, hayırsever ve mütevazı bir sultandı. oğlu tuğrul, küçük yaşta olduğu için yerine kardeşi zengî geçti.

atabeg zengî, bir müddet sonra abbâsî halîfesinin vezîri yahyâ bin hubeyre’nin teşvikiyle irak selçuklu sultanı arslanşâh’ın yerine şehzâde mahmud bin melikşâh adına hutbe okuttu. lâkin müttefiki rey valisi emir inanç; sultan arslanşâh’a itaatini bildirince, zengî yalnız kaldı. sultan ve atabeg ildeniz, onu sulh yoluyla kazanmak istediklerinden, zengî’ye haber göndererek huzura çağırdılar. önce gitmek istemeyen zengî, sonra isfahan’da bulunan sultan arslanşâh’ın huzuruna varıp itaatini bildirdi. böylece salgurlu devleti, 1165 yılında irak selçuklularına resmen tâbi oldu.

atabeg zengî’nin, bir müddet sonra fars halkına kötü davranmaya başlaması, halkın huzistan hâkimi şumla’yı bölgeye davet etmesine sebep oldu. fars bölgesine sefer düzenleyen şumla, zengî’yi yenerek şebânkârelilere sığınmaya mecbur bıraktı ve fars bölgesine hâkim oldu. fakat o da halka iyi davranmadı. salgurlu askerleri, yaptıklarına pişman olup zengî’nin yanında toplandılar. askerleriyle fars’a giren zengî, bölgeye yeniden hâkim olunca, şumla bölgeyi terk etmek mecburiyetinde kaldı. zengî, kirman selçuklu sultanı melik tuğrulşâh’ın ölümünden sonra meydana gelen taht mücadelelerine karıştı ve yardımıyla ikinci turanşâh, tahtı ele geçirdi. bu tarihten itibaren salgurlular, kirman melikleri tarafından yardım hususunda başvurulan ilk merci durumuna gelmişlerdi. kirman siyaseti üzerinde ve meliklerin tahta geçişlerinde salgurlu tesiri büyüktü. bu, onların bir müddet sonra kirman eyaleti üzerinde kuracakları hakimiyetin ilk belirtileriydi.

atabeg zengî’nin 1178 senesinde ölümü üzerine yerine beş oğlundan, daha önce veliaht tâyin ettiği tekle geçti. tekle’nin ilk senelerinde, âzerbaycan atabegi cihan pehlivan, fars’a akın düzenleyerek şîrâz’ı yağmaladı ve halktan birçok kişiyi öldürdü (1180). bir süre sonra tekle’ye karşı amcasının oğlu tuğrul, saltanat iddiâsında bulundu ise de, başarılı olamayarak şebânkâre emîrlerine sığınmak mecburiyetinde kaldı. tekle, akrabalıktan dolayı tuğrul’u affetti. tuğrul, bu sefer irak’a gitti ve âzerbaycan atabegi cihan pehlivan’dan yardım sağlayıp fars üzerine yürüdü ve bunu iki üç sefer tekrarladı. fakat, başarılı olamadı ve 1181 senesinde esir alınarak öldürüldü.

harezmşâhlar’ın, merv ve serahs şehirlerini ele geçirmeleri üzerine buralarda yaşayan oğuzlar, fars ve kirman’a göç ettiler. salgurluların kuvveti karşısında, bunlardan fars’a gelenler, seslerini çıkaramadılar. kirman’a giden oğuzlar ise, kirman selçuklularının zayıflığından faydalanarak bölgeye hâkim oldular. devlet ileri gelenleri, tekle’den yardım istedilerse de, gönderilen yardımcı kuvvetten faydalanamadıklarından, kirman selçukluları, tarihe karışmış oldu (1187). âdil, kanâatkâr ve sabırlı bir sultan olan tekle, yirmi sene saltanat sürdükten sonra, 1197 senesinde bidek-i fesâ’da öldü.

tekle’nin yerine kardeşi sa’d geçti. sa’d’ın zamanı, salgurlular için parlak bir dönem oldu. sa’d, başa geçtikten bir süre sonra, fars’ta büyük bir kıtlık olduğu gibi peşinden de veba salgını çıktı. arka arkaya gelen bu âfetlerin, fars üzerinde meydana getirdiği çöküntünün tesirlerini ortadan kaldırmaya çalışan sa’d, topraklarını genişletmek için sefere çıktı.

bu sırada kirman’a, oğuzlardan sonra, harezmşâhlar hâkim olmuştu. fakat, bölgede oğuzlar, karışıklıklara sebep oluyorlardı. şebânkâre emîrleri de zaman zaman hadiselere karışıyorlardı. neticede şebânkâre emîri nizâmeddîn mahmud, berdesîr’i ele geçirdi. bunun üzerine kirman emîrleri ve türkler ayaklandı. şehre oğuzlar hâkim oldularsa da, atabeg sa’d’ın kuvvetinden çekinerek, berdesîr’i salgurlu ordusuna teslim ettiler. böylece salgurlular için kirman hakimiyetinin ilk adımı atılmış oluyordu (1204).

sa’d, isfahan ve hemedan’ı ele geçirip topraklarını genişletmek istiyordu. hazırlıklarını tamamlayıp isfahan üzerine yürüdü ve hiçbir mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. sa’d’ın bu sefer sırasında şîrâz’ı boş bırakması, salgurluların rakibi ildenizliler ve şebânkâre emîrleri için bulunmaz fırsattı. bundan faydalanmak isteyen ildenizlilerden atabeg özbek, şîrâz; şebânkâre emîri mübâriz de, kirman üzerine başarısız seferler yaptılar.

sa’d, kirmanlı bir devlet adamının teşvikiyle, bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirmek için sefere çıktı ve 9 ocak 1209’da kirman’ın başşehri berdesîr’e girdi. oğuzları itaat altına almak için, bem’i kuşattı. bu sırada nişâbur valisi kezlik han, muhammed harezmşâh’a isyan etmiş, karşısında duramayacağını anlayınca, hâkimiyet sahası bulmak için kirman üzerine yürümüştü. sa’d, bir hile ile kezlik hanı, kirman’dan kaçırdı. daha sonra, oğuzlarla anlaşarak şiraz’a döndü. sa’d, kirman’da kaldığı beş ay zarfında burayı düzene sokmuş ve büyük kısmını da itaati altına almıştı. fakat daha sonra bölgeyi ihmal edince, 1213 senesinde harezmşâhlar, kirman’ı ele geçirdiler. sonra fars bölgesinden şiraz’a kadar uzanan seferler düzenlediler.

harezmşâhların irak-ı acem valisini bâtınîler öldürünce, bölgeyi ele geçirmek isteyenler arasında yeni mücadeleler başladı. bir yandan atabeg sa’d, diğer yandan da atabeg özbek, irak-ı acem’e hâkim olabilmek için harekete geçtiler. sultan muhammed harezmşâh da, bu bölgeyi onlara bırakmak niyetinde olmadığından, büyük bir ordu ile, her iki atabeğe mâni olmak için, batıya yürüdü. sa’d, sultanın ordusu ile rey civarında karşılaştı. yapılan savaşta mağlûp oldu ve esir düştü (1217). daha sonra sultan, sa’d’ı affetti ve iki hükümdâr arasında anlaşma yapıldı. bu anlaşmaya göre sa’d, fars’ın iki müstahkem kalesi istahr ve eşkenvan’ı ve ülke gelirinin üçte birini haraç olarak verecekti. ayrıca, bütün topraklarında hutbe, harezmşâh adına okunacaktı. sa’d, yanında harezmli kuvvetlerle şîrâz’a dönünce, kendisini şehre sokmak istemeyen oğlu ebû bekr’i mağlûp ederek içeri girdi. sa’d yirmi dokuz senelik bir saltanat devresinden sonra, 1226’da bihâtzad’da öldü. halka adaletle muâmele eder ve âlimleri korurdu.

yerine hapisten çıkarılan oğlu ebû bekr geçti. ebû bekr, saltanatının ilk senelerinde şebânkârelerle mücadele ettiyse de başarılı olamadı. sultan celâleddîn harezmşâh, isfahan önünde moğollarla karşılaştığı zaman, yardımcıları arasında ebû bekr de bulunuyordu. ebû bekr, yaklaşan moğol tehlikesini bertaraf etmek için, moğol hükümdârı ögedey’e kardeşini elçi gönderdi ve itaatini bildirdi. ögedey memnun olarak, fars idaresini ona bıraktı. buna karşılık ebû bekr, senelik otuz bin dînâr verecekti. ebû bekr, hürmüz adası hâkimiyle anlaşarak düzenlediği sefer sonunda, basra körfezindeki kays adasına hâkim oldu (1229). basra körfezindeki hâkimiyetini, arabistan sahillerine kadar genişletti. bazı hind ülkelerinde adına hutbe okundu. moğollara karşı olan sözünü yerine getirerek, dostâne münasebetlerini devam ettirdi. ancak, verilen haraçlar, yeni vergilerin konulmasını gerektirmişti. ebû bekr, şîrâz’da hastalanarak, 1260’ta yetmiş yaşında öldü. yerine oğlu ikinci sa’d geçtiyse de, on iki günlük bir hükümdârlıktan sonra öldü. yerine, henüz çocuk yaşta olan oğlu muhammed geçti. yaşının küçüklüğü sebebiyle nâipliği annesi bibi terken hâtun’a verildi. terken hâtun, devlet idaresini doğrudan doğruya ele aldı ve halkın refahını sağlamaya ve ülkeyi karışıklıklardan korumaya çalıştı. muhammed, iki sene yedi aylık bir saltanattan sonra, 1262 yılında sarayın damından düşüp öldü.

muhammed’in yerine devlet erkânı ve ordunun kararı ile muhammedşâh geçti. muhammedşâh, tahta geçer geçmez duruma hâkim oldu. terken hâtun’un sözlerine iltifat etmeyip, otoritesini engelledi. muhammedşâh, ilhanlı hükümdârı hülâgu’nun çağrısına uymayıp, yanına gitmemesi üzerine, bu fırsatı kaçırmayan terken hâtun, emîrlerle birleşerek muhammedşâh’ı tahttan uzaklaştırdı ve hülâgu’nun yanına gönderdi.

sekiz aylık bir saltanattan sonra tahttan indirilen muhammedşâh’ın yerine selçukşâh geçti. selçukşâh, tahta geçince devlet için zararlı gördüğü bir kısım devlet adamını ortadan kaldırdı. devlet idaresinde kuvvetli duruma gelen terken hâtunla evlenen selçukşâh, onu öldürtünce, salgurlu devletinin yıkılışına sebep olacak hadiseler birbirini kovaladı. selçukşâh, daha sonra şirâz’daki moğol komutanlarını öldürtünce, hülâgu, üzerine bir ordu gönderdi. 1263 yılında kâzerûn’da yakalanarak öldürüldü.

selçukşâh’ın ölümünden sonra tahta ikinci sa’d’ın kızı abiş hâtun geçti. abiş hâtunun ilk aylarında, kadı şerefeddîn ibrâhim ayaklandı ise de, isyan kısa sürede bastırıldı ve taraftarları da dağıtıldı. abiş hâtun, daha sonra hülâgu’nun yedi yaşındaki oğlu mengü timur ile göstermelik olarak evlendirildi. daha küçük yaşta olan abiş hâtun, idarî işlere karışmıyordu. bu sırada fars’ta, tam bir moğol hâkimiyeti sürmekte; devleti, ilhanlı hükümdârlarının gönderdiği komutanlar idare etmekteydi. sultan ahmet teküdâr, fars’ın devamlı karışıklık içinde bulunması ve bölgedeki moğol devlet adamlarından memnun olmaması üzerine, sarayında bulunan abiş hâtun’un şîrâz’a dönmesine izin verdi (1284). bir süre sonra, moğollar tarafından bölgeyi idare etmek için gönderilen seyyid imadeddin’in öldürülmesi üzerine, abiş hâtun, hükümdâr argun tarafından huzuruna çağırıldı. tebriz’de muhakeme edilen abiş hâtunun, yeniden şîrâz’a dönmesine izin verilmedi. nihayet 1286 senesinde ölünce, fars’ta salgurlu hakimiyeti son buldu ve bölge, resmen moğol idaresi altına girdi.

salgurlu devlet teşkilâtı, büyük selçuklu devleti’nin bir kopyasıdır. devletin başında sultan veya hükümdâr yerine atabeg unvanı taşıyan bir hânedân üyesi bulunmaktaydı. lakapları genellikle muzafferüddîn idi. salgurlu saray mensupları arasında, “hâcibler, silâhdâr, taşdâr, hansâlâr, hazînedâr, nedîmler, sâkîler, ferrâşlar, çomakdâr ve hadimler” bulunurdu. dîvân-ı âlâ veya dîvân-ı atabegi adıyla anılan büyük dîvân, vezirin başkanlığında vazîfe yapmaktaydı. ayrıca dîvân-ı tuğra, dîvân-ı işraf ve dîvân-ı ârız isminde dîvânlar vardı. ordu teşkilâtı da selçuklu ordu teşkilâtı gibiydi. salgurlu ordusu, üç ana kısımdan meydana geliyordu. bunlar; gulâm (köle), türkmenler ve vassal devlet kuvvetleriydi.

salgurlu atabegleri, kültür ve imar faaliyetlerine büyük önem vermiştir. özellikle şîrâz’da mescitler, ribatlar ve hastaneler yapılmış, şehir, bağ ve bahçelerle süslenmişti. atabeg sungur’un şîrâz’da yaptığı eserlerin başında kendi adına inşa ettirdiği sunguriye medresesi gelmektedir. ayrıca şîrâz yakınında su kanalları ve yolları açtırdı. atabeg sa’d’ın yaptırdığı en önemli eserlerden biri, bugün bile şîrâz’da mevcut olan mescid-i nev veya mescid-i atabegi adıyla meşhur câmi-i cedîd-i şîrâz’dır. bundan başka birçok mîmârî eser inşâ ettirmiştir. vezir amideddîn ebû nasr da kendi adına izâfeten âmîdiye adıyla meşhur bir medrese yaptırmıştır.

moğolların, harezmşâhları tarih sahnesinden silmesi, salgurluların moğol itaatine girmesine sebep olmuştu. bu siyâsetleri uzun müddet bölgeyi moğol taarruzundan uzak tutmuş ve salgurlu başşehri şîrâz, onların önünden kaçan birçok ilim adamı ve edibin sığınağı olmuştur. salgurluların ilim ve sanat hâmîliği, şîrâz’ı bir kültür merkezi hâline getirmiştir. ebü’l-mübârek abdülazîz bin muhammed, zeyneddîn muzaffer bin rûzbihan, ebü’l-feth en-nîzîrî, ebü’l-abdurrahîm bin muhammed es-servistanî, kâdı sırâceddîn ebü’l-izz mükerrem, kâdı şerefeddîn muhammed, şihâbüddîn feyzullah tûdepuştî, sadreddîn ebü’l-meâlî, emir asıleddîn abdullah, fakîh müşerrefeddîn, izzeddîn mevdûd, kâdı cemâleddîn ebû bekr, kâdı mecdüddîn ismâil, fakih saineddîn hüseyin, şeyh necibeddîn ali, kâdı beydâvî, kutbeddîn şîrâzî, sâdî-i şîrâzî gibi pek çok âlim ve edip, salgurlu hâkimiyeti altında yetişmiş ve hizmetlerini sürdürmüşlerdir.

âdil idareleri sebebiyle halk tarafından sevilen salgurlu sultanları, selçuklulardan sonra, türk hâkimiyetinin yüz otuz sekiz sene fars’ta devam etmesini sağlamış olmaları sebebiyle, türk tarihi açısından önemlidir.

il denizliler

mitili
âzerbaycan’da, irak selçukluları devletine tâbi olarak kurulan atabegler sülâlesi (1141-1225). sülâleye, kurucusunun adıyla ildenizliler denildiği gibi, âzerbaycan atabegleri de denilmektedir.
kıpçak türklerinden olan şemseddin ildeniz, irak selçuklu sultanı mesud (1134-1152), karabağ (arran) valisiyken gürcülere karşı başarılı savaşlar yaptı. sultan da onu, kardeşi ve selefi sultan ikinci tuğrul’un (1132-1134) dul hanımı mü’mine hâtun ile evlendirdi. ildeniz, sultan mesud’un ölümüyle çıkan taht kavgalarına karıştı. üvey oğlu arslan-şah’ı tahta oturttu (1161). kendisi de atabeg unvanıyla hâkimiyeti ele geçirdi.

ildeniz’in ölümü üzerine, yerine oğlu nusreddin cihân pehlivan, atabeg oldu (1175). arslan-şah’ın sultanlığı sembolik olarak devâm etti. cihân pehlivan, arslan-şah’ın ölümü üzerine, oğlu üçüncü tuğrul’u tahta geçirdi. fars, huzistan, musul, ahlat ve erzurum’da sultan üçüncü tuğrul adına hutbe okundu. atabeg pehlivan, selâhaddin eyyûbî karşısında, musul hâkimiyetini elinden çıkardı. cihân pehlivan’ın ölümü üzerine, kardeşi kızıl arslan, atabeg oldu. kızıl arslan, sultan üçüncü tuğrul’a karşı mücâdele etti. hattâ, bir ara üçüncü tuğrul’u haps ve kendi sultanlığını da ilan etti. fakat, 1191 yılında öldürüldü. yerine cihân pehlivan’ın oğlu kutlug inanç, atabeg oldu. kardeşi ebû bekr ile sultan tuğrul’a karşı yaptığı saltanat mücadelesini, harezmşah tekiş’in yardımı ile kazandı. tuğrul’u bertaraf etti. irak selçuklu devletinin yıkılmasından (1194) sonra, harezmşah tekiş, kutluğ inanç’ı, cibâl valisi tâyin etti. fakat, abbasî halîfesi nasır’la işbirliği yaparak, harezmşah yönetimindeki hemedan’a saldırdı (1195). ancak, bir sene sonra harezmşahlılar tarafından öldürüldü. yerine, kardeşi ebû bekr geçti. kardeşi özbek’le birlikte harezmşahlılara ve gürcülere karşı mücadele etti. meraga’yı aldıktan sonra öldü (1210). yerine geçen kardeşi özbek, harezmşah sultanı muhammed’e tâbi oldu. moğollar, tebriz surları önünde görünmeleri üzerine, fidye vererek kurtuldu (1221).

moğolların ikinci gelişinde özbek, şehri terk etti. halk, fidye vererek moğollarla anlaştı (1222). özbek, harezmşahlılara yenildi (1223). moğollara, 1224’te ağır bir haraç daha verdi. harezmşahlı esirleri de moğollara teslim etti. celâleddin harezmşah’a karşı gürcülerle işbirliği yaptı. harezmşah da gelip tebriz’i aldı (1225). özbek, nahcivan civarındaki alıncak kalesinde öldü. yerine sağır ve dilsiz olan oğlu kızıl arslan hâmuş geçti. hâmuş, celâleddin harezmşah’a giderek itaatini bildirdi (1228). alamut seferine katıldı. bu seferden bir ay kadar sonra kızıl arslan’ın ölümüyle, hânedân sona erdi.

ildenizlilerin saray çevresinde, nizâmî, şirvânlı hâkânî, şirvanlı felekî ve kıvâmî gibi şâirler yetişti. atabeg ildeniz, hemedan’da türbe ve medrese yaptırdı. ebû bekr, âlimleri severdi. câmi ve medrese inşâ ettirdi. atabeg özbek, tebriz’de bir köşk yaptırmıştı. mü’mine hâtun adına nahcivan’da inşa edilen türbe, bu hânedâna ait mimarî eserlerin en güzel örneklerinden biridir.

zengiler

mitili
büyük selçuklu sultanı melikşâh’ın kumandanı, aksungur’un oğlu imâdeddîn zengî tarafından el-cezîre ve sûriye’de kurulan atabeylik.
irak seçlukluları sultanı mahmud, iki oğluna atabeg tayin ettiği zengî’yi, 1127 senesinde musul valisi yaptı. atabeg zengî, musul’a hâkim olunca, büyük ve kuvvetli bir devlet kurmaya çalıştı. niyeti, önce bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, sonra haçlılarla mücadele etmekti. bu yüzden diyarbekir ve suriye’nin, arap ve türk hakimlerine karşı bir fetih siyaseti takip etti. aynı siyaseti, haçlılara karşı da uyguluyordu. arzusunu gerçekleştirmek için harekete geçen zengî; sincâr, habr, nusaybin ve harran’ı ele geçirdi. arkasından halep’e hâkim oldu (1128). bu durum haçlıların halep üzerindeki arzularına da son verdi. zengî’nin, dımaşk’ı (şam’ı) alması için, önce hama ile humus’u ele geçirmesi gerekiyordu. 1130 senesinde hama’yı ele geçirdi ise de, humus önünde başarılı olamayarak, musul’a döndü.

zengî’nin genişleme hareketleri karşısında, toprakları tehdit altında kalan artuklular birleştiler. iki taraf arasında yapılan muharebede zengî, artuklu ordusunu geri çekilmeye mecbur etti. bir süre sonra iki taraf arasında barış yapıldı ve 1130 yılında antlaşma imzalandı. daha sonra artuklulardan davud ile mücadeleye başlayan zengî, amid’i (diyarbekir) ele geçirdi ve şehri, adına hutbe okumak şartıyla, artuklulardan timurtaş’a bıraktı (1141). zengî’nin idaresi altına almak için çalıştığı devletlerden birisi de böriler idi ve bir müddet sonra, onlar da zengî’nin hâkimiyetini tanımak mecburiyetinde kaldılar. böylece, bölgede güçlü bir hâkimiyet tesis ettikten sonra haçlılarla mücadeleye başladı ve esârib kalesini kuşattı. kudüs kralının yardıma gelmesine rağmen haçlıları yendi ve kaleyi ele geçirdi. sonra, haçlı kontluğu işgalindeki urfa üzerine yürüdü. çünkü urfa kontluğu, zengîler devletini ikiye ayıran bir durumda ve ticaret yolu üzerinde çok mühim mevkideydi. nice bir siyasetle hıristiyanları birbirinden ayırıp, haçlılar arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanan zengî, katoliklerden memnun olmayan ermenilerin de desteğiyle, 1144 senesinde urfa’yı ele geçirdi ve zaferi, bütün islâm dünyasında sevinçle karşılandı. urfa’nın müslümanlar eline geçmesi, hıristiyan âleminde büyük şaşkınlığa sebep oldu. papanın teşvikiyle hıristiyan âleminde ikinci haçlı seferinin hazırlığı başlatıldı.

atabeg zengî’nin, irak selçuklu sultanları ve abbâsî halîfeleriyle olan münâsebetleri, zaman zaman değişik bir seyir tâkip etti. 1146 senesinde caber kalesini kuşatan zengî, muhâfızlarından biri tarafından öldürülünce, toprakları oğulları nureddin mahmud ve seyfeddin gâzi arasında bölündü. nureddin mahmud, suriye’nin idaresini alıp, halep’i başşehir yaparken, seyfeddîn gâzi, el-cezîre bölgesini idaresi altına alarak musul’u başşehir yaptı. böylece zengîler ikiye ayrıldı.

imadeddin zengî’nin ölümü üzerine, selçuklu şehzâdelerinden alp arslan bin mahmud, atabeyliğin idaresini ele geçirmeye çalıştı ise de, başarılı olamadı. seyfeddin gâzi, musul’a gelerek babasının yerine geçti; kardeşi nureddin ile anlaştı. kardeşinden aldığı kuvvetlerin de yardımıyla urfa üzerine yürüyen nureddin zengî, şehri kolayca ele geçirdi. halep bölgesine hâkim olup, hıristiyanların elinde bulunan keferlâsâ ve artah’ı aldı. 1148’de seyfeddin gâzinin, musul’da vefat etmesi üzerine, yerine, ağabeyi kutbeddîn mevdûd geçti. kardeşi nûreddîn’le birlikte hareket eden mevdûd, haçlılardan antakya, harim, famiye, irka ve cebele kalelerini aldı. daha sonra mısır işleri ile ilgilenen nureddin zengî, emirlerinden şirkûh ve yeğeni selâhaddîn-i eyyûbî’yi bölgeye gönderdi. 1169 yılında şirkûh, mısır’da hâkimiyeti ele geçirdi. selâhaddîn-i eyyûbî, nureddin zengî’nin emriyle 1171 yılında fâtımîleri tamamen ortadan kaldırdı (bkz. eyyûbîler). kutbeddîn mevdûd’un 1170 senesinde ölümü üzerine oğulları imâdeddîn ile seyfeddin gâzi arasında anlaşmazlık çıktı.

imâdeddîn, amcasından yardım isteyince, nureddin, musul üzerine yürüyerek, şehri kısa bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. seyfeddin gâzi ile barış antlaşması yapıldı. bu antlaşmaya göre, seyfeddin gâziye musul, imâdeddîn’e sincar veriliyordu. bu anlaşmazlıktan en kârlı nureddin çıktı. nusaybin ve habur gibi yerleri kendi topraklarına kattı. böylece seyfeddîn, resmen amcasına bağlanmış oldu. nûreddîn zengî, 1173 yılında anadolu’ya girerek, ikinci kılıç arslan’a ait bazı kasabaları ele geçirdi. bu esnada bağdat abbâsî halîfesi tarafından; musul, el-cezîre, irbil, hilât, suriye, mısır ve konya hükümdarlığını tasdik eden bir menşûr verildi. fakat çok geçmeden, sultan nureddin zengî, bir boğaz iltihabından, şam’da vefat etti (1174). kendi yaptırdığı nûriye medresesine defnedildi. 1147-1149 yılları arasında gerçekleşen ikinci haçlı seferlerini netîcesiz bırakan türk-islâm kahramanlarından biri olan nureddin zengî, kurduğu eğitim kurumları ve sosyal tesisler, yaptığı imar faaliyetlerinin yanında güçlü bir devlet kurucusu olan selâhaddin-i eyyûbî’yi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. halep, şam, hama, humus, baalbek, menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastane ve dâr-ül-hadîsler yaptırıp, masraflarının karşılanması, tamirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. şam’da yaptırdığı büyük hastane, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık kurumu idi. hadis üniversitesi mahiyetindeki ilk dâr’ül-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakfetti. rasathâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. dindar olup, ilim adamlarının hâmisiydi. karargâhında dahi kur’ân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sahip olmasına rağmen, halkının sağlığını ve huzurunu korudu.

nureddin zengî’nin vefatından sonra, on bir yaşındaki oğlu melik-üs-sâlih ismâil tahta çıkarıldı ise de, mısır’da güçlenen selâhaddîn-i eyyûbî, toprakların büyük bir kısmına hâkim oldu. nureddin zengî’ye bağlı olarak musul’u idare eden ve ötedenberi, amcasının haçlılara karşı yaptığı bütün seferlere katılan yeğeni ikinci seyfeddin gâzi de, daha önce kendisine ait olan harran, nusaybin, urfa, habur ve suruç gibi şehirleri geri almaya çalıştı. dımaşk emirleri, dımaşk’ı da alması için onu davet ettiler. fakat o, bu davete uymadı. dımaşk emirleri de şehri selâhaddîn-i eyyûbî’ye teslim ettiler (1174). bunun üzerine seyfeddin gâzi, selâhaddîn eyyûbî’ye karşı sefere çıktı ise de cibâl-üt-türkmân denilen mevkide yapılan savaşı kaybederek musul’a çekildi (1176). kısa bir süre sonra da hastalanarak öldü.

seyfeddin gâzinin yerine vasiyeti üzerine kardeşi izzeddîn mesud geçti. mesud, 1180’de melik sâlih’ten, halep’i aldı. böylece, zengîlerin halep kolu sona erdi. bir süre sonra sincar hâkimi olan ikinci imâdeddîn zengî, sincar’a karşılık halep’in kendisine verilmesini istedi. verilmediği takdirde, şehri selâhaddîn eyyûbî’ye teslim edeceğini bildirdi. izzeddîn mesud, emirlerle meşveret ettikten sonra, halep’i, sincar karşılığında kardeşi imâdeddîn’e verdi.

selâhaddîn eyyûbî, zayıf şahsiyetli olan imâdeddîn’in, halep’e hâkim olmasından faydalanmak için, zengîler üzerine sefer düzenledi. önce urfa’yı, daha sonra hıms, rakka, surûc ve nusaybin’i aldı. 1182 senesinde musul’u bir ay kadar kuşattı ise de geri çekildi. selâhaddîn eyyûbî, 1183 senesinde amid’i ele geçirdikten sonra, halep üzerine yürüdü. halep hâkimi ikinci imâdeddîn zengî ile selâhaddîn-i eyyûbî arasında bir antlaşma yapıldı. buna göre halep’i selâhaddîn eyyûbî’ye bırakan imâdeddîn zengî, bunun karşılığında sincar ve bazı kasabaları alıyordu.

izzeddîn mesud’un 1193’te ölümünden sonra, yerine, vasiyeti üzerine oğlu nureddin arslanşâh geçti. diğer taraftan izzeddîn mesud’un ölümünden faydalanmak isteyen imâdeddîn zengî, nusaybin civarındaki bazı köyleri ele geçirdi. bu yüzden, nureddin’in nusaybin üzerine sefer düzenlemek için harekete geçtiği sırada imâdeddîn zengî öldü ve yerine oğlu kutbeddîn muhammed geçti. nûreddîn, mücadeleye devam ederek nusaybin’i ele geçirdi. fakat asker arasında baş gösteren bir salgın hastalık ve eyyûbî sultânı melik âdil’in nusaybin üzerine yürümesi, nureddin arslanşâh’ı şehri boşaltıp musul’a çekilmek mecburiyetinde bıraktı (1198).

1201 senesinde yeğeni kutbeddîn’in, nusaybin’de eyyûbî sultânı âdil adına hutbe okutması üzerine harekete geçen nûreddîn, nusaybin şehrini aldı ve kaleyi ele geçireceği sırada, muzaffereddîn gökböri’nin musul ve çevresine sefer düzenlediğini öğrendi. bunun üzerine geri dönen nureddin, durumun sandığı gibi tehlikeli olmadığını görünce, tekrar yeğeninin üzerine yürüdü ve telafer’i zapt etti. fakat, emirlerin çoğu kutbeddîn’in yardımına geldiler. yapılan savaşta mağlup olan nureddin, musul’a dönerek, barış yapmak mecburiyetinde kaldı (1204). bir süre sonra muzaffereddîn gökböri, sultan âdil’e karşı nureddin ile anlaştı. bu ittifaka, türkiye selçukluları sultanı birinci keyhüsrev, halep eyyûbîlerinden melik zâhir ve erzurum hâkimi tuğrulşâh da katıldı. halîfe nâsır’ın araya girmesiyle müslümanlar arasında muhtemel büyük bir savaş önlendi. sultan âdil, habur ve nusaybin’in kendisinde kalması şartıyla anlaşmaya razı oldu. nureddin arslanşâh tutulduğu hastalıktan kurtulamayarak, 1211 senesi ocak ayında vefat etti.

nureddin arslanşâh’ın vefatından sonra, atabeylik emirler ve şehzadeler arasında mücadele sahası hâline geldi. bu durumdan faydalanan eyyûbî sultanı eşref, 1220’de sincar’ı teslim alarak, zengîlerin buradaki kolunun hâkimiyetine son verdi. nâsıreddîn mahmud’un 1223 senesinde ölmesiyle, musul’daki zengîler hâkimiyeti de sona erdi.

zengîlerin hâkim olduğu bölgelerde halk, adalet ve emniyet içinde yaşıyordu. bu atabeylik devrinde ziraat her tarafa yayıldı ve özellikle meyvecilik çok gelişti. zengîlerin sağladıkları emniyet sayesinde, ticarî faaliyetler arttı. musul, ortadoğu ile yakındoğu arasında büyük bir ticaret merkezi hâline geldi.

zengîler, selçuklularda olduğu gibi, edebiyatın gelişmesine yardımcı oldular. ahmed bin münir el-kayserânî, müslim bin hazir ve haysa bahsa, bu devirde yetişen belli başlı şairlerdendir. bu dönemde yetişen din âlimleri de çoktur. bunlardan türk asıllı ebû abdullah vâsıtî ve fıkıh âlimi abdullah bin muhammed, en meşhurlarıdır. tarihçiler bakımından zengîlerin dönemi, en zengin devrelerden biridir. meşhur tarihçilerden el-azimî, usâme bin munkız, ibn-i şeddâd ve ibn-ül-esîr bu dönemde yetişmiştir.

güzel sanatlara önem veren zengîler, bir kısmı zamanımıza kadar gelen, çok sayıda mimarî eser yaptırdılar ve pek çok medrese inşa ettirdiler. birinci seyfeddin gâzi, musul’da el-atika adıyla bilinen medreseyi yaptırdı. musul’daki ulu câmiye, birinci seyfeddin gâzi başlamış, nureddin mahmud da tamamlamıştır. bu sebeple câmi, câmi-i nûri adıyla anılmaktadır. zengî atabegleri içinde imar yönünden en çok faaliyet gösteren nureddin mahmud bin zengî’dir. o, suriye’nin önemli bütün şehirlerinin surlarını tamir ettirdi. dımaşk’ta iç kaleye bir cami yaptırdı. yeni bir kapı olarak bâb-ül-ferec’i açtırdı ve dâr-ül-adl denilen bir bina inşâ ettirdi. haftanın iki gününde kendisi burada davalara bakardı. ayrıca dâr-ül-hadîs ile mâristân, yaptırdığı meşhur eserler arasındadır. kendi adına nispetle nûriye adında bir medrese de yaptırdı ki, kabri bunun içindedir. diğer zengî atabegleri devrinde ise, medreset-ül-izziyye, medreset-ül-nûriyye ve kâhiriyye adlarıyla bilinen medreseler yaptırıldı. zengîlerin emirlerinden mücâhiddîn kaymaz da, musul’da cami, tekke, medrese ve köprü gibi birçok mimarî eser inşa ettirdi.

zengîler’in tahta geçiş târihleri

imâdeddîn zengî bin aksungur / 1127
birinci seyfeddîn gâzi / 1146
kutbeddîn mevdûd / 1149
ikinci seyfeddîn gâzi / 1169
birinci izzeddîn mesud / 1176
birinci nûreddîn arslanşâh / 1193
ikinci izzeddîn mesud / 1211
ikinci nûreddîn arslanşâh / 1218
nâsıreddîn mahmud / 1219
yönetimin bedreddîn lü’lü tarafından ele geçirilmesi / 1211

haleb’de

nûreddîn mahmud bin zengî / 1146
nûreddîn ismâil / 1174
musul kolu ile birleşme / 1181

erbil atabeyligi

mitili
on iki ve on üçüncü yüzyıllarda, merkezi erbil olmak üzere, kuzey irak ve güneydoğu anadolu’da zeyneddin ali küçük bin begtigin tarafından kurulan beylik.
bunun için begtiginliler de denilmektedir. zeyneddin ali, musul atabeglerinden imâdeddin zengî’nin kumandanlarından idi. imâdeddin zengi, 1131 senesinde erbil’i ele geçirince, bölgeyi zeyneddin ali’ye verdi. 1144 senesinde musul nâipliğine tayin edilen zeyneddin ali, zengi’nin ölümünden sonra, onun evlâdını ve hükümetini koruyanların başında yer aldı. elindeki kuvvetlere rağmen, velînimetine sadakat göstererek, zengi’nin oğlu seyfeddin’e ve onun ölümünden sonra da kutbeddin’e bağlı kaldı. erbil, şehrezûr, tikrit, sincar, musul ve harran gibi şehirler onun hâkimiyetindeydi. ömrünün sonlarına doğru zeyneddin ali, oğlunun erbil’de yerine geçmesini emniyet altına alarak, idaresi altındaki yerleri musul atabegi kutbeddin’e bıraktı. cesur, âdil, cömert ve ilim sahiplerinin koruyucusu bir zat olan zeyneddin ali, 1168 senesinde erbil’de vefat etti.

zeyneddin ali’nin yerine, on dört yaşındaki gökböri geçti. fakat erbil valisi ile arası açık olduğundan, vali kaymaz onu ülkeden uzaklaştırıp, yerine kardeşi zeyneddin yusuf’u geçirdi. gökböri, musul atabegi ikinci seyfeddin gâzi’nin hizmetine girdi. bunun üzerine gökböri’ye iktâ olarak harran bölgesi verildi. 1183 senesinde, düşmanı olan vali kaymaz, musul valiliğine getirilince, gökböri, selâhaddin eyyûbî’ye tâbi oldu. selâhaddin eyyûbî, kız kardeşi ile evlendirerek, urfa ve samsat’ın idaresini ona verdi. gökböri, selâhaddin eyyûbî’nin, haçlılara karşı yaptığı savaşlarda, suriye ile filistin’in zaptında önemli rol oynadı.

erbil hâkimi olarak görünen zeyneddin yusuf’un ilk devrelerinde yönetim, fiilen vali kaymaz’ın elindeydi. kaymaz, musul’a vali tayin edilince, yusuf, atabegliğin idaresini ele aldı. onun da 1190 yılında ölümü üzerine muzafferüddin gökböri, atabegliği tekrar eline geçirdi.

1193 senesinde selâhaddin eyyûbî’nin ölümüne kadar eyyubîler’e bağlı kalan gökböri, önce zengîler’in musul kolunu zayıf düşürmeye çalıştı. bu hususta, eyyûbîler ile ittifak kurdu. ahmedîlilerden alâeddîn kara sungur ile birleşerek, ildeniz atabegi ebû bekr bin pehlivan’ın idaresindeki âzerbaycan’a sefer düzenledi. fakat irak-ı acem hâkimi şemseddin aydogmuş’un müdahalesi ile geri döndü. sonraları genişleme siyaseti gütmekte olan eyyûbîleri tehlikeli görmeye başladı ve onlara karşı olan ittifaklarda yer aldı. musul’da idareyi ele geçiren atabeg bedreddin lü’lü ile mücadele etti. 1220 senesinde moğol tehlikesiyle karşı karşıya kalan gökböri, celâleddin harezmşah’a tabi oldu ise de ülkesini tahrip olmaktan kurtaramadı. 1232 senesinde erbil’de vefat eden gökböri, erkek evlâdı olmadığından, ülkesinin halifeye verilmesini vasiyet etti. onun ölümü üzerine, bağdat’taki abbâsî halîfesinin kuvvetleri erbil’e gelerek şehri teslim aldılar.

erbil atabegliğinde muzafferüddin gökböri, kültür ve imar faaliyetlerinin yanısıra, sosyal yardım müesseseleri kurmakla da dikkati çekti. camiler, hankâhlar, medreseler ve hastaneler yaptırdı ve bunların masrafını karşılamak için vakıflar tahsis etti. erbil surlarını tamir ettirdi. çarşılar yaptırıp sokakları düzelttirerek, erbil’i büyük bir şehir haline getirdi. bir kültür ve sanat merkezi olan erbil’de her yıl, peygamber efendimizin doğum günü, muhteşem merasimlerle kutlanırdı. dört bir taraftan gelen âlimler, insanlara vaaz ve nasihat eder, mevlid merasimlerine ayrı bir renk verirlerdi.

gökböri, haçlılarla bizzat savaşmasının yanında, esir düşmüş müslümanları da fidyesini vererek kurtarırdı. yaptırdığı hastaneyi haftada iki defa ziyaret eder, hastaların muhtaç akrabalarına nafaka gönderirdi. bir dul hanımlar evi ile yetimhâne yaptırdı. annesiz süt çocuklarına süt anneleri tuttu.

ilim sahiplerini gözeten muzaffereddin gökböri’nin sarayında mübârek bin ahmed, erbil târihi’ni, ibn-i hallikân vefeyât-ül-a’yân’ını yazdı.

erbil atabeglerinde, büyük selçuklular’a benzer bir teşkilâtın bulunduğu anlaşılmaktadır. hükümdar ile hükümet arasındaki irtibatı temin eden görevlilere hâcib, bunların başkanlarına da hâcib-ül-hüccâb denirdi. saray teşkilâtında hâcib-ül-hüccâb’dan sonra en yetkili görevli üstâd-üd-dâr idi. bu şahıs saraya ait umumi masraflardan ve mutfağın denetiminden sorumluydu. sarayın ve hükümdarın korunması ile görevli muhafız birliği olan cândârların reisine emîr-i cândâr denirdi.

beyliğin en önemli işlerinin görüldüğü, bir büyük dîvân vardı. bu dîvânın vezir dışındaki üyeleri; müstevfî, müşrif, münşî ve ârız-ül-ceyş idi.

dimaşk atabeyligi

mitili
suriye selçukluları’nın ortadan kalkmasından sonra, dımaşk yani şam’da kurulan hânedanlık. atabeg emir zahîreddin tuğtegin’in kurduğu bu hânedanlığa, kurucusunun adından dolayı tuğteginliler de denir.
sultan alparslan’ın oğlu olan tâcüddevle tutuş, babasının vefâtından sonra suriye melikliğine tâyin edilmişti. tutuş, komutan atsız beyin de hizmetleri ile fâtımîleri bölgeden çıkardı. güney ve kuzey suriye’ye hâkim oldu. ağabeyi melikşâh’ın vefât ettiği 1093 yılında, hizmetinde bulunan tuğtegin’le birlikte diyarbakır’a gitti. tutuş, orada tuğtegin’i oğlu dukak’a atabeg tâyin ederek, meyyâfârikîn (silvan) vâliliğine gönderdi. 1095 yılında sultan berkyaruk ile tutuş arasında yapılan savaşta, tutuş öldürüldü. tuğtegin, esir düştü. daha sonra yapılan esir mübâdelesinde, serbest bırakıldı. bu sırada tutuş’un oğlu dukak da, dımaşk’ta hükümdarlığını ilân etti.

tuğtegin, dımaşk’a (şam’a) gelince, halkın ve idarecilerin sevgi gösterileri ile karşılandı. kendisine ordu komutanlığı verildi. melik dukak’ın annesi safvet-ül-mülk hâtunla evlenince, melik dukak dahi onun sözünden çıkmaz oldu. bu sıralarda halep meliki rıdvan ile kardeşi dımaşk meliki dukak arasında, bazı hırslı emîrlerin kışkırtması sonucu mücadele başladı. iki kardeş arasındaki mücadeleden istifade eden şiî fâtımîler, kudüs’ü ele geçirdiler. çok geçmeden anadolu’ya giren haçlı kuvvetleri de suriye topraklarına kadar ilerlediler. ağır bir mide rahatsızlığından muzdarip olan melik dukak, tuğtegin’i bir buçuk yaşındaki oğlu tutuş’a atabeg tâyin ettikten bir süre sonra, 1104 yılında vefat etti. tuğtegin, idareyi ele aldı. dukak’ın oğlunun ölmesi, onun işini daha da kolaylaştırdı.

tuğtegin, önce aleyhinde çalışanları şam’dan uzaklaştırdı. sonra da bölgedeki muhaliflerini itaate mecbur etti. içte durumunu sağlamlaştırdıktan sonra, haçlılarla mücadeleye başladı. 1105 senesinde haçlıların elinde bulunan rafeniyye’yi fethetti. 1108 senesinde taberiyye üzerine yürüdü ve haçlılarla yaptığı savaşta onları hezimete uğrattı. kudüs kralı birinci baudouin, bu zaferden sonra, tuğtegin’e antlaşma teklifinde bulundu. iki taraf arasında yapılan ve on sene süreyle geçerli olan bu antlaşma, daha çok malî ve ticarî konuları ihtiva etmekteydi. fakat bu antlaşma, 1113 senesine kadar devam etti. daha sonra haçlılar, suriye’de büyük başarılar kazandılar.

1113 senesinde musul, sincar ve artuklu askerlerinden müteşekkil selçuklu ordusu, emîr mevdûd komutasında tuğtegin’e yardım etmek için hıms şehrinin kuzeyine geldi. tuğtegin ile emir mevdûd arasında yapılan görüşmeler sonucu, kudüs krallığı üzerine yürünmesine karar verildi. türk kuvvetlerinin üzerine geldiğini ve onlarla tek başına savaşamayacağını gören kral, antakya ve trablus’dan yardım istedi. türk kuvvetlerinin âni baskını ve üst üste taarruzları sonunda, haçlılar ağır bir yenilgiye uğradılar. bütün savaş ağırlıklarını bırakarak taberiyye’ye çekildiler. ele geçen ganimetlerin bir kısmı, zafer armağanı olarak, büyük selçuklu devleti sultanı muhammed tapar’a gönderildi.

atabeg tuğtegin bundan sonra, selçuklu sultanının emriyle haçlılara karşı birçok başarılı seferler yaptı. ilgâzi ve dilmaçoğlu toğan arslan’la birleşerek, 1119 yılında ensârib ve zerdâna kalelerini fethetti. tuğtegin ve ilgâzi, 1120 senesinde haçlılar ile tell-danis’te karşılaştılar. küçük çaptaki çarpışmalardan sonra, haçlılar geri çekildi. bu kadar başarılar elde etmesine rağmen, fâtımîlerin idaresindeki sûr şehrinin 1124 senesinde haçlıların eline geçmesine mâni olamadı. ertesi sene, musul atabegi aksungur porsukî, haçlılara karşı harekete geçerek, tuğtegin’den yardım istedi. tuğtegin’in de katıldığı selçuklu kuvvetleri, 1125 senesi mayıs ayında el-azâz’da, haçlılarla karşılaştı. haçlıların kazandığı muharebede, her iki taraf da ağır kayıplar verdi. haçlılar ile başarılı mücadeleler yapan atabeg tuğtegin, 1128 senesi şubat ayının on ikisinde, şam’da vefat etti.

tuğtegin’in yerine oğlu böri geçti. böri, gençliğinden itibaren atabegliğin çeşitli merkezlerinde değişik vazifelerde bulunmuştu. böri tegin zamanında dımaşk’ı tehdit eden en önemli meselelerden biri, bâtınîler idi. tuğtegin zamanında da vezir olan tâhir el-merdeganî, bâtınîler ile işbirliği yapıyordu. dımaşk’ta bulunan bâtınîlerin, şehrin kapılarını açmak ve karşılığında da sûr’u almak için haçlılarla anlaştıklarını haber alan böri, derhal harekete geçerek veziri öldürttü. daha sonra halkın da katılmasıyla, şehirde bâtınî temizliği başlattı. altı binle yirmi bin arasında bâtınî öldürüldü. bu karışıklıklardan faydalanmak isteyen kudüs kralının idaresindeki bir haçlı ordusu, dımaşk üzerine yürüyünce, böri hızla harekete geçerek, yiyecek bulmak için ordudan ayrılmış olan haçlı birliğini, ağır bir yenilgiye uğrattı. kışın yaklaşması ve yenilmeleri, haçlıları, dımaşk’ı kuşatmaktan alıkoydu.

böri zamanında, dımaşk atabegliğini tehdit eden diğer bir tehlike ise, musul atabegi imâdeddin zengi idi. zengi, bütün suriye’yi kendi idaresi altında toplamak istiyordu. bir süre sonra bir hile ile böri’yi zayıf düşürerek, 1130 senesi eylül ayının 24’ünde dımaşk’a bağlı hama’yı zaptetti. daha sonra hıms şehrini muhasara altına aldı ise de, kışın yaklaşması üzerine halep’e döndü. dımaşk’ta olan olayları unutmayan bâtınîler, çok sıkı korunmasına rağmen bir fırsatını bularak 1131 senesinde böri’yi yaraladılar. böri, aldığı yaralar yüzünden, 7 haziran 1132 tarihinde vefat etti. bâtınîleri temizlemekle islâmiyet’e büyük hizmet eden böri, bâtınîlerin suikastı ile şehid oldu.

ölümünden sonra yerine geçen ismail, önce baalbek’e hakim olan kardeşi muhammed’i itaat altına aldı. sonra da haçlıların eline geçen banyâs üzerine yürüyerek, birkaç günlük kuşatmadan sonra şehri ele geçirdi. musul atabegliği’nin, haçlılar ve abbasî halifesi ile olan mücadelelerinden faydalanan ismail, gizlice yaptığı hazırlıklar sonunda hama üzerine yürüdü ve daha önce zengi’nin hakimiyeti altına giren bu şehri, 7 ağustos 1133 tarihinde geri aldı. ardından şeyzer’i kuşattı ise de verilen büyük haraç karşılığında kuşatmayı kaldırdı. onun bu başarıları, haçlıları harekete geçirdi. kudüs kralı fulk, 1134 senesinde havran’ı zaptetti. buna karşılık ismail, haçlı idaresindeki şehirlere akınlar düzenledi. başarılarına rağmen, ismail, halka kötü davrandığı ve ağır vergiler koyduğu için, öldürüleceği korkusuna kapıldı ve musul hakimi atabeg zengi’ye başvurarak şehri teslim etmek istedi. durumdan haberdar olan asker ve halk, buna karşı çıktı ve 1 şubat 1135 tarihinde, ismail öldürüldü.

ismail’in yerine kardeşi şihâbeddin mahmud geçti. zengi, ismail’in mektubu üzerine, dımaşk önlerine gelerek, şehri kuşattı. fakat kuşatmanın ve beklemenin bir faydası yoktu. tarafların görüşmesi ve halifenin, zengi’den musul’a dönmesini istemesi üzerine anlaşma yapıldı. zengi’nin dımaşk’tan ayrılmasından sonra, antlaşma şartları yerine getirilmedi. atabeg zengi’den korkan hıms vâlisi humartaş, şehri 1135 senesi aralık ayının otuzunda şihâbeddin mahmud’a teslim etti. atabeg zengî, bir süre sonra hıms önlerine gelip, şehri kuşattı. ancak, buranın kolay kolay ele geçirilemeyeceğini anlayarak, mahmud ile antlaşma yapıp, 1137 yılında kuşatmayı kaldırdı. 1139 senesinde mahmud, banyâs havalisini yağmalayan haçlılar üzerine yürüdü. aynı sene dımaşk’a dönen mahmud, 23 haziranda kendi adamları tarafından öldürüldü. mahmud’un öldürülmesinden sonra, atabegliğin kudretli emirlerinden muîneddin üner’in desteği ile mahmud’un kardeşi cemaleddin muhammed başa geçti. muhammed’in kardeşi behram şâh, zengî’nin yanına kaçtı ve onu ülkesi üzerine tahrik etti. zengî, bu fırsatları hakkıyla değerlendirdi ve iki aya yakın bir kuşatmadan sonra 1139 senesi ekim ayının 10’unda baalbek’i ele geçirdi. dımaşk üzerine yürüdü ise de zaptetmeye muvaffak olamadı. cemâleddin muhammed ise, 29 mart 1140 tarihinde, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak öldü.

muhammed’in yerine oğlu mucireddin abak başa geçti. ancak, atabegliğin bütün gücü, muhammed’in annesi ile evlenen vezir üner’in elinde idi. vezir üner, emir zengî’nin ölümünden faydalanarak musul atabegliğinin idaresinde olan baalbek’i ele geçirdi. daha sonra halep atabegi nureddin mahmud’un yardımı ile busra ve serhat şehirlerini zaptetti. yine halep atabegi nureddin mahmud ile beraber haçlılara karşı taarruza geçerek, el-arima kalesini ele geçirdiler. devlete başarılı şekilde hizmet eden vezir üner, 19 ağustos 1149 tarihinde ölünce, abak bütün yetkileri eline aldı. bu arada aleyhine birçok isyanlar patlak verdi ise de, duruma hakim oldu. bundan sonra halep atabegi nureddin mahmud, dımaşk’ı ele geçirmeye çalıştı. 1150 ve 1151 senelerinde, şehri iki defa kuşattı ise de başarılı olamadı. nihayet, nureddin mahmud, 26 nisan 1154 târihinde, şehri ele geçirerek dımaşk atabegliğine son verdi. atabegliğin son hükümdarı olan abak ise, 1169 senesinde bağdat’ta öldü.

kültür ve medeniyet: selçuklu devlet teşkilâtına benzer bir teşkilâtla yönetilen dımaşk atabegliği emirleri, başkent dımaşk’ta mescitler, medreseler, hastaneler ve hamamlar inşâ ettirdiler. yeni mahalleler ve imalât bölgeleri kurdular, su kanalları yaptırdılar. dımaşk’ın ilk hastanesi olan dârüşşifâ, melik dukak zamanında yaptırıldı. safvet-ül-mülk hâtunun yaptırdığı mescit, mescid-i hâtun-ı zümrüd olarak bilinmektedir.

tuğteginliler devrinde dımaşk, suriye’nin kültür merkeziydi. çevre ülkelerden birçok ilim adamı buraya geldi. dımaşk’taki medreselerde dînî ilimlerin yanında fen ilimleri de okutulmaktaydı. sadıriyye, eminiyye, el-medreset-ül-muiniyye, medreset-ül-hâtuniyye ve caruhiyye medresesi, bu devirde yapılan ilim yuvaları arasındaydı.

şeyh burhâneddin ebü’l-hasan, ali el-belhî, şeyh şeref-ül-islâm abdülvâhid, necmeddîn eş-şîrâzî, zeynüddîn el-fattalî, cemâleddîn ibn-ül-müslim es-sülemî, kâdı’l-kudât müntehibeddîn ebü’l-meâlî muhammed gibi büyük âlimler, tuğteginliler zamanındaki belli başlı âlimlerdir. yine dımaşk’ta yetişen iki büyük târihçi ibn-i kalânisî ve ibn-i asâkir de bu atabeglik zâmanında yetişmiştir.

tuğteginliler, suriye’deki deri sanayiini büyük ölçüde geliştirdiler. kâğıt üretimi endüstrisinde de büyük gelişme görüldü. pamuklu ve ipekli kumaşlar ile tahıl ticaretinde mühim gelişmeler oldu.

harzemsahlar

mitili
on birinci yüzyıl sonlarında harezm bölgesinde kurulan türk devleti.
harezmşahların atası anuştegin, bir türk kölesiydi. büyük selçuklu emirlerinden bilge tegin, onu satın alarak, saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. selçuklu sarayında taştdârlık vazifesinde bulunan anuştegin, gösterdiği başarılar neticesinde, harezm valiliğine getirildi. ölümünden sonra oğlu kutbeddin muhammed, harezmşah unvanı ile sultan sencer tarafından aynı vazifeye tayin edildi. büyük selçuklu devleti’nin valisi sıfatıyla 30 yıl harezm’i idare eden kutbeddin, aynı zamanda harezmşahlar devletinin kurucusudur. kutbeddin, saltanatı müddetince, mükemmel bir idareci olarak, âdilane hareketleri ile halkı kendisinden hoşnut etti. her ne kadar, müstakil bir hükümdar olarak hüküm sürmedi ise de, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. onun idaresi zamanında, harezm ülkesinin, selçuklulara tabi ülkelerle ticarî faaliyetleri yoğunlaştı. harezm, maddî ve manevî yönden gelişmeler gösterdi.

1127 yılında kutbeddin muhammed’in ölümü üzerine, yerine büyük oğlu alâeddin atsız tayin olundu. küçüklüğünden itibaren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan atsız, aynı zamanda sultan sencer’in şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. nitekim atsız, ilk devirlerde sultan sencer’in seferlerine bizzat ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. atsız, aynı zamanda kendi siyasî nüfuzunu genişletmeye de çalışıyordu. bu sebeple cend ve mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. ancak atsız’ın bu faaliyetleri, sultan sencer’i kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. atsız, sultan’ın bu tutumu üzerine, kesin olarak bağımsızlığını ilan etti. sultan sencer, bu duruma nihaî bir çözüm getirmek amacıyla, 1138 yılında, büyük bir ordunun başında, harezm üzerine yürüdü. yapılan savaşta sencer, atsız’ın ordusunu hezimete uğrattı. atsız’ın kardeşi atlığ da ölenler arasındaydı. harezm’in idaresini süleyman bin muhammed’e veren sencer, onun başkanlığında vezir, atabeg ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında merv’e döndü.

harezm’de işbaşına geçen yeni idare, atsız ve taraftarlarının da karşı faaliyetleri üzerine, halkı memnun etmekten uzak kaldı. harezm halkı, huzur dolu eski idareyi aramaya başladı. bu sebeple, atsız’ın, harezm’de hakimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında devletin başına geçen atsız, sencer’in yeni bir seferinden çekinerek, onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmal etmedi. fakat, bu durum uzun sürmedi. sencer’in, 1141 yılında karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine atsız, büyük bir orduyla horasan’a gelerek merv’i zaptetti. 1142 yılında ise nişapur’u alarak adına hutbe okuttu. bu arada, sencer, horasan’da yeniden hakimiyetini kurmaya muvaffak olunca, atsız, geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden sultan’a bağlılığını arz etti (1144). atsız’ın sencer’e karşı giriştiği isyanlar, sultan’ı üçüncü defa harezm ülkesine girmeye mecbur etti. hazarasp kalesini fetheden sultan sencer, harezmşahların merkezi gürgane önüne geldi ise de, müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricasını kırmayarak, atsız’ın, kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını rica etmesi üzerine geri döndü.

1156 yılında atsız’ın vefatı üzerine, yerine veliaht ebû feth il arslan geçti. il arslan, daha hükümdarlığının başında, saltanatta hak sahibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. il arslan’ın hükümdarlığını, sultan sencer de kabul etti. ancak, sencer’in çok geçmeden vefat etmesi ile, doğu iran sahasında selçukluların etkisi kalmadı. böylece, bölgede harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular. nişapur’u kendisine merkez yapan il arslan, 1170 yılında tus, bistam ve damgan taraflarını fethetti. bu arada harezmşahların, karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri, iki devleti karşı karşıya getirdi. karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar, her zaman olduğu gibi, yine istila sahalarını su altında bırakmak suretiyle kendilerini korudular. il arslan, 1172 yılında vefat etti.

il arslan’ın vefatı, ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. il arslan’ın küçük oğlu ve veliaht olan sultan şah, annesi terken hatun’la beraber harezm’de bulunuyordu. babasının ölümüyle tahta oturan sultan şah’a, kardeşi tekiş itaat etmedi. tekiş, kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine, karahitaylara müracaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. her fırsatta harezmşahların iç işlerine karışan karahitaylar, bu talebi severek kabul etti. tekiş’in, çok kuvvetli bir karahitay ordusunun başında olarak nişapur’a geldiğini duyan sultan şah, taraftarlarıyla birlikte irak selçukluları’nın naibi olan melik ayaba’nın da kuvvetlerini yanına alarak, sultanlığını ilan eden tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de, hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. hattâ, bu seferlerden birinde yakalanan ayaba öldürüldü (1174). terken hatun ve sultan şah dihistan’a kaçtılar.

bundan sonra tahta geçen alâeddin tekiş, harezmşahlar sülalesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. harezmşahlar devleti, onun sayesinde imparatorluk hâlini aldı. tekiş, ilk olarak karahitaylar ile mücadeleye girişti. harezmşahlardan vergi istemeye gelen karahitaylı elçinin gururlu oluşu ve edepsizliği, tekiş’in onu öldürtmesine yol açtı. bu şekilde başlayan çarpışmalar, harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında, kardeşi sultan şahın ölümü, tekiş’i daha rahatlattı. doğu iran ve horasan’ı tamamen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. selçuklu sultanı ikinci tuğrul şahı, giriştiği muharebede öldürttü. tekiş, artık kendisini selçukluların vârisi sayıyordu. bağdat halifesinden irak, horasan ve türkistan sahalarının hakimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. ismailîler elinde bulunan bazı kaleleri geri aldı. bu geniş fütuhatları gerçekleştiren tekiş, harezm’e döndüğü 1200 yılında vefat etti. yerine bu sırada turziz muhasarasında bulunan oğlu muhammed, alâeddin unvanı ile tahta çıktı.

alâeddin muhammed’in ilk devirleri, daha babasının sağlığında istiklâl emelleri besleyen melikler ve gur sultanları ile mücadele hâlinde geçti. bilhassa, tehlikeli bir hâl almış bulunan gur istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. gur sultanı şehâbeddin’in ölümü üzerine, alâeddin, herat’a hakim oldu (1207). gurluların, tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra harezmşahlar için en büyük tehlike karahitaylar idi. mâverâünnehir’i hakimiyetleri altında bulunduran bu devletin nüfuzunu kırmayı ve islâm dünyasını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan alâeddin, bunu kendisi için pek mühim bir vazife biliyordu.

nitekim, 1207 yılında mâverâünnehir’e karşı giriştiği sefer ile, bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında, karahitay ordusunu, büyük bir hezimete uğratan alâeddin, buhara’yı zaptetti. yine bu sırada cengiz’in önünden kaçan naymanların, karahitay ülkesine girişi ile karahitaylar, bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamamen harezmşahlar’a tâbi hâle geldiler (1212). harezmşahların nüfuz ve kudreti, iran ve afganistan sahalarında devamlı artmaktaydı. 1225 yılında gazne’yi alan alâeddin, bu bölgenin idaresini oğlu celâleddin’e verdi. 1217 yılında iran’a bir sefer yaptı. ancak bu sefer, diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı.

harezmşahların bu haşmetli devresinde, doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. bu tehlike, doğuda yalnız harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyanın tarihî mukadderatı üzerinde derin izler bırakacaktır. çünkü, tam bir çapulcu sürüsü olan moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri ülkelerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı. başlangıçta harezmşahlarla, moğollar arasında dostluk ve ticarî ilişkilerin geliştirilmesi gayesiyle elçiler gelip gittiyse de, bir moğol kervanının, otrar valisi inalcık tarafından, casusluk iddiası ile tevkif edilip, tacir ve kervancıların öldürülmesi, araya soğukluk getirdi. cengiz, harezmşah’a bir elçi göndererek inalcık’ın teslimini ve malların tazminatını istedi. sultan alâeddin’in bu teklifi reddetmesi, iki devlet arasında savaşı kaçınılmaz kıldı. her ne kadar, alâeddin’in, bu teklifi reddetmekle, yüzbinlerce müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddia edilmekteyse de, bu teklifin kabulü neticesinde, kibir timsali cengiz’in daha da şımaracağı, yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. nitekim, 1216 yılından itibaren, uzun askerî hazırlıklar içinde olan cengiz’in hedefi, islâm âlemi idi.

gerçekten de cengiz, 1219 yılı sonlarına doğru, 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak harezmşahlara karşı harekete geçti. harezmşahların, kuvvetlerini, büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifade ederek, önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. mukavemet gösteren mevkiler, korkunç bir katliama uğratılıyordu. kısa bir süre içinde buhara, semerkand, otrar, sığnak, berakend ve hocend gibi şehirler, moğolların eline geçti. harezm müdafaa kuvvetlerinin, büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen, sonuç değişmiyordu. sultan alâeddin, son olarak devletâbâd yakınlarında moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. abiskun’da bir adaya sığınan alâeddin, çok geçmeden burada hastalanarak, 1220 yılında vefat etti ve yerine oğlu celâleddin tahta çıktı.

harezmşahların bu son hükümdarının hayatı, maceralar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. celâleddin harezmşah, saltanatının daha ilk yıllarında, kendisini tanımak istemeyen türk kumandanlarının suikast tertipleri neticesinde horasan’a çekildi. burada toparlayabildiği kuvvetlerle, gece-gündüz demeden, var gücüyle moğollara karşı çarpıştı. neticede, batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. celâleddin ile birlikte harezmşahlar devleti de son buldu (1230).

kültür ve teşkilât: harezmşahların askerî ve idarî teşkilâtı, ana hatları ile büyük selçuklular’dan alınmıştır. harezmşahların ordusu, tekiş zamanında, doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. harezmşahlarda malî işler dîvân-ı istifâda, askerî işler ise dîvân-ı arz’da görülürdü. dîvâna sultanın vekili sıfatı ile vezir-i âzam başkanlık ederdi.

harezmşahlarda ordu, hassa ordusu ve eyalet askerlerinden meydana geliyordu. memleketin her tarafına dağılmış haldeki ıktâ sahiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvari kuvveti bulunuyordu. ayrıca, muhtelif eyaletlerde askerî valilerin emri altında özel kuvvetler vardı. bunlar, sultana tam bağlı olup, istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi.

harezmşahlar devletinin adlî teşkilâtı bütün müslüman-türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî kanunlar idi. memlekette en çok hanefî ve kısmen de şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. şer’i mahkemelere kadılar bakmaktaydı. orduya mensup olanların şer’î meselelerini halletmek için, kazaskerler yani ordu kadıları vardı.

harezmşahlar devrinde başkent cürcan başta olmak üzere, herat, belh, merv, nişâbur, buhâra ve semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. cürcan’da on büyük vakıf kütüphâne vardı. nişabur, ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. eski binalar tamir edilmiş, yeni yeni medreseler, hânkâhlar ve saraylar ile süslenmişti. hükümdar ve şehzadeler, genellikle iyi tahsil görmüş, kültür sahibi insanlardı. âlimleri ve şairleri saraylarında topluyor, onlara en büyük değeri veriyor ve himaye ediyorlardı. meselâ atsız, horasan seferinden dönüşte zemahşerî, fahreddîn râzî, şemseddîn muhammed gibi âlim ve bilginleri harezm’e getirmişti. avfi, harezm’deki ilim ve sanat adamlarını gökteki yıldızlara benzetmektedir. bu durum, moğol istilâsından önce, harezm’in medenî inkişafını çok iyi belirtmektedir. memleketin her tarafında kütüphaneler, hastaneler, eczaneler ve hanlar yapılmıştı.

413 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol