confessions

mitili

- Yazar -

  1. toplam entry 12923
  2. takipçi 2
  3. puan 307399

darulhadîs

mitili
hadis ilminin öğretildiği medreselere verilen isim.
ilk defa, selçuklu atabegi nûreddin tarafından, şam’da açıldı. böylelikle hadis öğrenimi, camilerden medreselere geçmeye başladı. sonradan dârülhadîs medreselerinde, kur’ân-ı kerîme ait ilimler de okutulmaya başlandığından, bu medreselere dârül kur’an ve’l-hadîs ismi verildi.

anadolu’da ilk dârülhadîs, ilhanlı veziri şemseddin cüveynî’nin sivas’ta kurduğu medresedir. osmanlı devleti’nde ilk dârülhadîs bursa’da, ikincisi ise 1447’de, sultan ikinci murad han tarafından, edirne üçşerefeli camii külliyesi içinde öğretime açılmıştır. istanbul’da ilk dârülhadîs, süleymaniye camii külliyesi dahilinde faaliyete başladı. daha sonra gittikçe fazlalaşan dârülhadîslerin sayısı, 17. asırda 135’e kadar çıkmıştır.

diğer medreselere göre daha yüksek seviyeli dârülhadîslerin, müderrisleri de rütbe olarak daha yüksekti. meselâ, dârülhadîs müderrislerinin yüz akçe yevmiyeli oldukları devirde diğer müderrisler altmış akçe yevmiye alırlardı. “kibâr-ı müderrisîn” olarak isimlendirilen bu müderrisler, merasimlerde diğerlerine başkanlık ederlerdi.

darulfunun

mitili
türkiye’de, üniversiteye, 1933 senesine kadar verilen isim. ilk kuruluş yıllarında, modern anlamda bir üniversite eğitiminden çok, lise seviyesinde eğitim veren bu müessese, sonradan, değerli ilim adamlarının çalışmalarıyla yüksek bir ilim yuvası hâline geldi.
1845’te toplanan maarif komisyonunun kararıyla devlet dairelerine memur yetiştirmek gayesiyle, bir dârülfünûn açılması çalışmalarına başlanmıştır. ayasofya’da eski cebehâne kışlası ile sultan saraylarının arsasına, üç katlı ve yüz yirmi beş odalı bir bina tahsis edildi. mekteb-i hukuk’un kuruluşuna kadar eğitim hizmetlerinde ve devlet işlerinde kullanılan bu binada, idadî ve rüştiyelerden sonra, 14 ocak 1863’te dârülfünûn öğretimi başladı. laboratuarı ve çok geniş bir kütüphanesi olan dârülfünûn’da, kimyâger derviş paşa, ahmed cevdet paşa, ahmed vefik paşa, hekim salih paşa ve müneccim osman efendi gibi, devrin kıymetli ilim adamları ders veriyorlardı.

1865’te, çemberlitaş semtinde nuri paşa konağına taşınan dârülfünûn, kısa bir süre sonra çıkan yangında kütüphane ve laboratuarı yanınca, eğitime ara vermek zorunda kaldı. maarif nâzırı safvet paşa’nın gayretleriyle, türbe’de ikinci bir dârülfünûn binası yaptırıldı. 1870’te açılan okulun ilk rektörü yanyalı hoca tahsin efendi olmuştur. kısa bir süre sonra, karışıklıkların merkezi olması sebebiyle, bu okul, 1871’de kapatıldı.

1896’da sadrazam said paşa’nın sultan ikinci abdülhamid han’a sunduğu bir lâyiha ile dârülfünûn’un tekrar tesisine başlanmış, fakat osmanlı-yunan savaşının çıkmasıyla, iş yine tehir edilmişti. 1 eylül 1900’de sultan ikinci abdülhamid han’ın isteği ile dârülfünûn-ı şahâne adıyla tekrar tesis edildi. mülkiye, hukuk, tıbbiye mekteplerinin yanına ulûm-ı aliyye-i dîniyye, edebiyat, ulûm-i riyâziye ve tabiiye kolları ile türkçe, arapça, farsça’dan başka fransız, alman, ingiliz ve rus filolojilerini toplayan bir bölüm ilave edildi. yeniden kurulan okulda, yerli hocalardan başka avrupalı hocalar da ders veriyordu.

ikinci meşrutiyet’ten sonra, 21 eylül 1908’de, vezneciler’deki zeyneb hanım konağına taşındı ve program yeniden düzenlendi. 1912’de lüleburgazlı emrullah efendinin hazırladığı programla, dârülfünûn’un, modern üniversite hâline getirilme çalışmalarına başlandı. zeyneb hanım konağının yeterli olmamaya başlamasıyla, yerebatan’da kimya, feyzullah efendi konağında jeoloji, ibrahim paşa konağında doğu dilleri ve safvet paşa konağında coğrafya enstitüleri tesis olundu.

birinci dünya savaşı esnasında, almanya’dan, edebiyat, fen ve hukuk fakülteleri için davet edilen profesörler ile öğretim kadrosu güçlendirildi. savaştan sonra, yeni bir yönetmelik hazırlandı. buna göre, dârülfünûn’u her yıl seçilen bir rektörün (emin) başkanlığı altında, fakülte temsilcilerinden meydana gelen bir dîvân (senato) idare edecekti. yine bu yönetmeliğe göre, dört medrese (fakülte) bulunacaktı: edebiyat, hukuk, tıb ve fünûn.

cumhuriyetin ilanından sonra dârülfünûn’a, eski harbiye nezâreti binası (istanbul üniversitesi merkez binası) öğretim için verildi ve ilk rektör ismail hakkı baltacıoğlu oldu. 1924’te çıkan kanunla, dârülfünûn’a hükmî şahsiyet (tüzel kişilik) verildi. 31 mart 1933 tarihli ve 2252 sayılı üniversite kanunu ile dârülfünûn lağvedilmiş ve yeni üniversite kurma işi, maarif vekâletine (millî eğitim bakanlığı) verilmiştir.

daruleytam

mitili
birinci dünya savaşı sırasında bilhassa doğu, güneydoğu ve batıda birçok bölgemiz; rus, italyan, yunan ve fransız işgal kuvvetlerinin kıyımına uğradı. bu mezalim sırasında açıkta kalan binlerce çocuk, istanbul ve düşman işgaline uğramayan bazı vilayetlerimize getirildi. bunlar, harbin başlarında ingiliz, fransız, rus ve italyanların boşalttıkları okullara yerleştirildiler. bu okullara, “yetimler yurdu” manâsına gelen dârüleytâm denildi.

1916’da kabul edilen kanunlarla, dârüleytâmlara gelir bulunmak istendi ise de, bir netice alınamadı. ittihat ve terakki partisinin kötü idaresi dolayısıyla, sahipsiz kalan çocukların pek çoğu, açlık ve sefaletten hayatını kaybetti. 1918’de savaşın bitmesi ve mütârekenin imza edilmesinden sonra istanbul’a gelen itilaf devletlerinin, okul binalarına yerleşmesi sonucu, binlerce çocuk tekrar açıkta kaldı. bunlardan bir kısmı, boş saraylara yerleştirilirken bir kısmı da istanbul dışındaki vilayetlerde, kapatılan okullara yerleştirildiler. kalan öğrenciler, istanbul’da toplanıp, şehir yatı mektebi adıyla özel idare’ye devredildiler. bu öğrencilerden yetenekli olanlar, 1927’de dârüşşafaka’ya alındılar. kısa bir süre sonra, dârüleytâm tamamen kaldırıldı.

darulbedayı

mitili
istanbul şehir tiyatrosunun ilk şekli ve adı.
türk tiyatro tarihinde, tiyatronun kuruluş ve gelişmesinde, dârülbedâyi topluluğu öncülük etmiştir. teşkilatın ilk adı, dârülbedâyi-i osmânîdir. türkiye’de, düzenli bir tiyatro kurulması ve sahne sanatçılarının yetiştirilmesi fikri, 1914 yılında, şehremini (belediye başkanı) operatör cemil topuzlu tarafından ortaya atılmıştır. bu fikrin gayesi, türk halkına tiyatroyu sevdirmekti.

meşrutiyet devri öncesi yurdumuzda, sahne hayatı ve sanatı, ermeni ve rumların paylaştığı faaliyetlerle devam ediyordu. bunlardan rumlar, özellikle pandomim ve kantoda, ermeniler de melodram ve komedi oyunlarında temayüz etmiş toplulukları meydana getiriyordu. türkler ise, tulûatçı ve orta oyuncularıydı. başlıcaları; kavuklu hamdi, küçük ismail, kel hasan, abdürrezzak, şevki, naşit gibi sanatçılardı. bu sanatçılar, küçük kumpanyalar hâlinde temsilsiz oyun verirlerdi. 1908’de, meşrutiyetten sonra, temsilden önce verilen kanto ve çalgı fasılları kaldırılmış; bunun yerine, yurt konularını ve cemiyetin problemlerini işleyen, dilimize çevrilmiş eserler (tiyatro eserleri) sahneye konmaya başlanmıştır. bu tür telif eserleri, o zaman en çok oynayan sanatçı da ahmed fehim efendidir.

cemil topuzlu bey, şehremini olarak, istanbul’da bir belediye konservatuarı kurmak istiyordu. belediye meclisinde kendisine taraftar bulunca, alınan kararla, bu iş için o zamanın parasıyla 3000 lira ayrıldı. akabinde, meşhur tiyatrocu, parisli (paris tiyatro müdürü) andre antoine’la, paris elçiliğimiz aracılığıyla anlaştı. antoine, anlaşma gereği istanbul’a geldi ve konservatuar için şehzâdebaşı’nda letâfet apartmanı tahsis olundu.

konservatuar açılış törenleri hazırlıkları sürerken, birinci dünya savaşı koptu. bu durum karşısında andre antoine, memleketine dönmek zorunda kalınca, bu iş de böylece yarım kaldı.

savaş sırasında, dârülbedâyi sanatçıları, asker âilelerine yardım cemiyeti yararına hüseyin suâd’ın adapte ettiği çürük temel adlı oyunu sahneleyerek halka sundular. bundan sonra, halit fahri ozansoy’un baykuş adlı manzum piyesi sahneye kondu. savaş sonrasında, oyunlara devam edildi.

1927 yılında dârülbedâyi adında bir dergi çıkarıldı. bu dergi, 1935 yılından sonra, türk tiyatrosu adını aldı. günümüzde de şehir tiyatrosu organı olarak yayınını sürdürmektedir. dârülbedâyi, 1931-1932 mevsim döneminde belediye meclisinin genel kararıyla, şehir tiyatrosu olarak adını değiştirdi. yeni bir tüzükle şehir tiyatrosu, istanbul belediyesi’ne bağlandı.

bugünün şehir tiyatroları, dârülbedâyi’nin teşkilât temelleri üzerine kurulmuştur. istanbul’un çeşitli yerlerinde oyunlar sahnelenmektedir.

darülaceze

mitili
kadın-erkek, yoksul, sakat ve kimsesiz çocukları korumak için, sultan ikinci abdülhamid han devrinde yaptırılarak hizmete sunulan “düşkünler yurdu”.
dârülaceze’nin temeli, 7 kasım 1892 tarihinde kâğıthane’de, atış alanı sırtlarında atılmıştır. devrin sadrazamı halil rifat paşa, dârülaceze’nin yapılmasında önderlik etmiştir. yapıldığı devirde (28 ocak 1895) çıkarılan kararnâmelere göre; yurdun yönetimi, dahiliye nezareti’ne (içişleri bakanlığı) bağlanmıştır. yurdun yönetim kurulu başkanlığı, belediye tarafından seçilen ve padişahça onaylanan bir memur tarafından yapılırdı. üyelikleri ise; vakıflar idaresi, müftülük ve zaptiye nezareti tarafından seçilen birer memurdan olurdu. bundan başka ayrıca, dârülaceze’de ermeni, rum, katolik ve yahudi azınlıkları da birer temsilci bulundururlardı. kurul, hiç ücret almadan görev yapardı.

dârülaceze’nin bugünkü idaresi, 23 temmuz 1908’de, istanbul belediyesi’ne bağlandı. 14 mart 1910’da da belediye sağlık işleri müdürlüğüne verildi. 3 ekim 1912’de yönetimi sıhhiye müdürlüğüne devredildi.

darphane

mitili
darphânenin tarihi eskilere dayanmaktadır. ilk darphânenin, basit usulde, m.ö. 640-630’larda lidyalılar tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. abbasîler devrinde, tacir ve sarraflar, değerli madenleri halktan râyice göre satın alarak, darphânede para olarak bastırabiliyorlardı.
osmanlı devleti’nde ilk para baskısı, osman gazi zamanında yapıldı. selçuklular döneminde olduğu gibi, osmanlı türklerinin de birçok yerlerde, özellikle altın, gümüş ve bakır madenlerinin bulunduğu civarlarda darphâneleri bulunmaktaydı. 1453 yılında, istanbul’un fethiyle birlikte fatih sultan mehmed han, para ve pul için ayrı ayrı darphâneler kurdurmuştu. pul basılan yere “pul darphânesi” denirdi.

osmanlı devletinde, 1843 yılına kadar birçok şehirlerde para bastırılırken, darbedilen (basılan) paraların ve meskûkâtın (sikkelerin) darp ve imali, bu tarihten sonra istanbul darphânesi’nde yapılmaya başlanmıştır. ilk darphânenin yeri, beyazıt civarında, bugün de mevcut olan simkeşhâne han’da bulunmaktaydı. darphâneyi sevk ve idarede işin başında bulunanlara, “darphâne emini” denilmiştir. daha sonraları darphâne ismi, “darphâne-i âmire” olarak değiştirilmiş, müdürlerine de, “meskûkât-ı şâhâne müdürü” denmeye başlanmıştır. birinci mahmud han zamanında darphâne emininin ismi “darphâne nâzırı” olarak değiştirilmiş; tanzimat’a kadar bu adla devam etmiştir. 1922’den sonra, “âmire” unvânı “darphâne-i millî” olarak değiştirilmiş, müdürleri de darphâne-i millî müdürü olmuştur.

1789’da, darphâne tamir edilerek makineleri yenilendi. tanzimat’tan sonra darphâne, müdürlük olarak maliye nâzırlığına bağlandı. 1842 tarihine kadar, çekiçle dövme suretiyle yapılan para basım işlemi, çıkartılan bir kararnameyle sarkaç usulüne, 1853’te pres, 1911’den sonra ise makine presi usulüne geçildi. sultan abdülaziz han devrinde yapılan darphâne binası, cumhuriyet döneminde de kullanılmaya devam edildi.

carsamba divani

mitili
osmanlı devleti’nde her çarşamba günü istanbul’un meselelerini görüşmek üzere sadrazamın başkanlığında toplanan dîvân.
çarşamba dîvânı’na istanbul ve bilâd-ı selâse (üç belde: eyüp, galata, üsküdar) kadıları katılırdı. dîvân-ı hümâyûn çavuşları ve tezkireciler de dîvân’da vazîfeliydiler. kadıların dîvânhâne’ye gelmelerinden sonra sadrazam da selîmî kavuk ve erkân kürküyle dîvânhâne’ye çıkardı. bu sırada mehterhâne’nin nevbet çalması âdettendi.

çarşamba dîvânı’nda istanbul halkının değişik konulardaki şikâyetleri yanında, istanbul’un iaşe, asayiş, temizlik, su, ulaşım ve yangın gibi meseleleri görüşülür ve karara bağlanırdı. alınan kararlar, sadrazamın mührüyle onaylandıktan sonra, ilgili yerlere havale edilirdi. çarşamba dîvânı, 19. yüzyılın ortalarında bâbıâlî’de yapılan reformlar sırasında kaldırılmıştır.

cuma divani

mitili
osmanlı devleti’nde, cuma günleri, sadrazamın başkanlığında kurulan dîvân. “huzur mürâfaası” da denir.
fatih kanunnamesi’ne göre, şer’î ve örfî davalara, padişahın mutlak vekili olan sadrazamın huzurunda bakılır ve bu tür davalar, bu dîvânda karara bağlanırdı.

cuma günleri sabah namazından sonra, kazaskerler, “örf” denilen büyük kavuklarını giyerek veziriâzamın sarayına, yani paşa kapısına gelirler ve dîvânhâne’de yerlerini alırlardı. dîvânda, sadrazamın sağında rumeli, solunda da anadolu kazaskeri otururdu. yine sadrazamın solunda, ayakta olarak, büyük tezkireci, çavuşbaşı, çavuşlar kâtibi ve diğer dîvân çavuşları ve bunların alt tarafında muhzır ağa ile bostancılar odabaşısı, kethüdâ yerleri, cebeci ve topçu çavuşları dururlardı. diğer taraftan muhzır ağanın maiyeti olan muhafız yeniçeriler de, dîvânhâne merdiveninin aşağısında yer alarak, verilecek emri beklerlerdi.

dîvânda, davanın görülmesi, davacı ile davalının yüzleştirilmesi ve dinlenmesi biçiminde olurdu. dava, tek celsede karara bağlanırdı. bir müddet görüşmelerden sonra, kazaskerlere yemek verilirdi. eğer dîvânda müşkül ve tetkike muhtaç dava olup, tehiri gerekmişse, yemekten sonra iyice gözden geçirilir ve sonra kazaskerler evlerine giderlerdi.

cuma dîvânı, topkapı sarayı’ndaki kubbealtı’nda, bazen de arz odası’nda toplanırdı. on sekizinci yüzyıldan sonra, cuma dîvânlarına istanbul kadısı da iştirak etmeye başlamıştır. ancak, yine bu yüzyıldan itibaren sadrazamlar, işlerinin yoğunluğundan, genel olarak cuma dîvânlarına katılamamışlardır. bu itibarla, bu yüzyıldan sonra sadrazamın başkanlığında toplanan dîvânlara, “huzur mürâfaası” denilmiştir.

cerrahhane i amire

mitili
osmanlı devleti’nde, orduda vazifelendirilmek üzere, cerrah yetiştiren müessese.
sultan ikinci mahmud han devrinde, behced efendinin hekimbaşılığı zamanında, 1832 yılında açıldı. istanbul şehzadebaşı’ndaki binanın alt katı cerrahhâne’ye, üst katı ise yine aynı tarihte faaliyete başlayan tıbhâne-i âmire’ye ayrılmıştı. öğrenim süresi üç yıl olan cerrahhâne mektebinde, dönemin en ünlü hocaları ders veriyordu. öğrenci sayısı artıp, bina ihtiyaca cevap veremeyince, okul, topkapı sarayı ek binalarından hastalar odası’na taşındı. yatılı hâle getirilen okulda, öğrenim süresi beş yıla çıkarıldı. 1839’da tıbhâne-i âmire ile cerrahhâne-i âmire birleştirilerek, mekteb-i tıbbiye-i şâhâne adını aldı. talebeler, cerrah, tabip ve eczacı olmak üzere üç sınıfa ayrıldı. ancak, daha sonraları cerrahinin bir ihtisas dalı olarak benimsenmesi üzerine, cerrahî sınıfında öğrenci kalmadı.

bostancı ocağı

mitili
osmanlı sarayları ile saray çevresinin ve iskelelerin asayişinden sorumlu hizmetlilerin bağlı bulunduğu ocak.
bostancılar ocağına, devşirme suretiyle toplanan acemi oğlanları arasından, kabiliyetli olanları seçilirdi. bu ocağa seçilenlerin eğitimleri, istanbul ve edirne’deki saray bahçelerinde yapılırdı. saraylarda, camilerin inşaatına gereken malzemenin temini ve nakliyatı, bu ocağa aitti. topkapı sarayı’nın odununun, izmit’ten getirilmesinde kullanılan gemilerde, bostancılar, kürekçilik yaparlardı.

bostancılar, zamanla askerî bir sınıf hâline gelmişlerdir. topkapı sarayında vazife yapan 300-400 bostancı olduğu halde, şehir içinde asayişle görevli bir o kadar daha bostancı vardı. şehir içindeki bostancılar, üsküdar, eyüp, kâğıthane, boğaziçi, adalar, yeşilköy, kadıköy, bostancı semtlerinde bulunurlardı. bostancıların sayısı, zaman içinde değişmiştir. on altıncı asır başında 3396 iken, aynı asrın sonunda 1998, on sekizinci asırda ise 2400 kişi olmuştur.

bostancı ocağının en büyük amiri, bostancıbaşı idi. istanbul etrafındaki marmara, karadeniz ve haliç sahillerinin muhafazası ve inzibatı buna aitti. sahillerde, bostancı ağasının izni olmadan yalı yapılmazdı. bostancıbaşı, sahillerdeki bina ve yalıların mevkileriyle, kimlerin olduğuna dair mükemmel bir defter tutardı. sahilde yaptırılan binalardan vergi alırdı.

bostancıbaşılar, yalı köşkünde otururlar, resmi günlerde, padişahın atının üzengisini tutarlardı. sarayın muhafazasından sorumlu oldukları için, görevleri çok mühimdi. bostancıbaşılar, başlarına kırmızı renkte berata, kuşaklarına mücevherli kama takarlar; kırmızı kaftan, mavi şalvar, ve ayaklarına yemeni giyerlerdi. bostancıbaşılar, saray dışına tayin edildiklerinde, kapıcıbaşı veya sancakbeyi olurlardı. vezirliğe kadar yükselenler de vardır.

bostancıbaşıdan sonra, bostancılar kethüdası, haseki ağa, hamlacıbaşı, odabaşı, bostancı karakulağı, vezir karakulağı ile dört baltacı, bu ocağın zabitlerindendi. bostancılar, maaşlarını, yeniçeriler gibi üç ayda bir kere alırlardı. edirne bostancıları, edirne bostancıbaşısının emri altındaydı. gelibolu bostancılarının amiri, daha küçük rütbeliydi.

yeniçeri ocağının lağvıyla, bostancı ocağı da kaldırılmıştır. ocağın lağvı esnasında, ihtiyarları emekliye ayrılmış, gençlerinden ise sarayın muhafazasında vazifelendirilmek üzere, “nizamiye taburu” teşkil edilmiştir.

beylerbeyi

mitili
osmanlı devlet teşkilatında eyalet idaresinden sorumlu askerî ve mülkî yetkiler taşıyan en yüksek görevli.
on dördüncü yüzyıl boyunca beylerbeyi, osmanlı devleti’nde taşra kuvvetlerinin kumandanı ve çeşitli sancaklara dağılmış beylerin topluca amiri durumundaydı. dolayısıyla belli bir bölge ile doğrudan doğruya münasebeti yoktu. ilk defa olarak sultan birinci murad han zamanında lala şahin paşa, rumeli beylerbeyi olarak tayin edildi. edirne ise, beylerbeyliğin ilk merkezi yani paşa sancağı oldu. daha sonra bu beylerbeyliğe ilave olarak 1393’te anadolu, 1413’te ise rum (amasya, tokat, sivas) ve daha sonra karaman beylerbeylikleri kuruldu.

on altıncı yüzyılın ilk yarısında osmanlı devletine geniş yeni toprakların ve ülkelerin katılmasına kadar yeni devletin ilk iki yüz yıllık gelişmesinde bu dört beylerbeyliğin önemi çok büyük oldu. on beşinci yüzyıl beylerbeyi beratlarına göre bunların görevleri şu şekildedir: eyaletindeki bütün devlet işlerinde sultanın temsilcisi olarak beylerbeyi, divanında askerî zümresine dair çeşitli meseleleri halletmek. bölgesinde emniyeti sağlamak. timarlıların atanma ve terakkileri ile belli bir miktara kadar timar tevcih işlemlerini yürütmek. beylerbeylerinin bu genel otoritelerine karşı bölgelerinde bir sancağın kendilerine ayrılmış olması dolayısıyla normal idarede bunlar da birer sancak beyi sayılabilirler. ayrıca bölgelerindeki sancak beylerinin tayinlerinin doğrudan doğruya merkezden yapılması ve sancak beylerinin idarede ve seferlerde yine sultanın emriyle ayrı olarak görevlendirilebilmeleri beylerbeylerinin otoritelerini sınırlandırmaktadır.

on yedinci yüzyılda ise sancakbeyi tayinlerinde beylerbeyilerin (eyalet valilerinin) daha fazla sözü geçmeye ve bazı tayinler bunların tavsiyesiyle yapılmaya başlandı. ancak geçen süre zarfında beylerbeyilerin sayıları da arttığından eski kıymet ve itibarları kalmadı. eyaletlerin kaldırılması ile, vilayetlerin teşekkülü ve buralara valilerin tayin edilmesi ile beylerbeylik bir unvandan ibaret kaldı.

klasik devirde osmanlı devletindeki beylerbeylikler şunlardır: rumeli, cezayir, budin, temaşvar, anadolu, karaman, eyalet-i rum, haleb, şam, mısır, yemen, habeş, diyarbakır, rakka, bağdat, basra ve lahza, van, dulkadriye, erzurum, kıbrıs, cezayir-i garb, kefe, tiflis, kars, trablus-ı mağrib, pelengan, revan, şemahi, bosna, kanije, eğri, özü, adana, trabzon ve çıldır.

baruthane

mitili
osmanlı devleti’nde ordunun ve donanmanın ihtiyacı olan barutun üretildiği yerlere verilen ad.
ilk baruthane, sultan ikinci bayezid han devrinde istanbul’da atmeydanı’nda kuruldu. on yedinci yüzyılda istanbul’un ayasofya, kâğıthane, şehremini ve unkapanı gibi birçok semtinde baruthaneler ve barut mahzenleri açıldı. istanbul’un dışında selanik, gelibolu, izmir, konya, trablusşam, van, belgrad ve bağdat’ta da baruthaneler tesis edildi. ayrıca güneydoğu anadolu’da, sivas ve malatya yörelerinde güherçile (barut) kalhanelerinde basit usullerle barut üretildi.

yeniçeriler, ateşli silahlar kullanmaya başlamadan önce, barut, yalnızca cebeci ocağı’nın ihtiyacı için kullanılıyordu. cebeci ocağı’ndan serbaruti (barutçubaşı), baruthane nazırlığı yapıyordu. yeniçerilere tüfek verilmesinden sonra, yeniçeri ocağı’nda da barutçubaşı idaresinde bir barutçu birliği kuruldu. on sekizinci yüzyıla kadar, tüfekotu veya fitilotu denen ve basit usullerle üretilen barutun iyileştirilmesi ve baruthanelerin modernleştirilmesi için hollanda ve ingiltere’den uzmanlar getirtildi. yapılan incelemeler ve hazırlıklar neticesinde, istanbul’daki bütün eski tesisler kapatılarak, 18. yüzyılın ortasında bakırköy’de baruthane-i âmire kuruldu. gelibolu ve selanik baruthaneleri de buraya bağlandı. barut yapımı ve perdahı için, cebeci ocağı’nda özel bir uzmanlık sahası geliştirildi. buradan yetişen barutçuların sayısı 300 civarındaydı. kurumun idaresi, baruthane-i âmire emîni denilen, yüksek rütbeli bir kimse tarafından yürütülüyordu. hesap işleri de muhasebe-i evvele (baş muhasebe) bağlı, baruthane-i âmire hazinesince yürütülüyordu.

askerî sahada köklü yenilikler yapmayı tasarlayan sultan üçüncü selim han, baruthanelerin ıslahını ikinci defa ele aldı. onun zamanında baruthaneler, tek idare altında birleştirilerek baruthaneler nazırlığı kuruldu. avrupa’dan gelen uzmanlar aracılığıyla, bakırköy baruthanesi bir defa daha modernleştirildi. küçükçekmece’nin azadlı köyünde azadlı baruthanesi adıyla, eski güç kaynakları yerine su gücüyle işleyen yeni bir tesis kuruldu. gelibolu ve selanik baruthaneleri kapatıldı. baruthaneler, on dokuzuncu yüzyılın başında döner sermayeli ve yarı özerk bir kurum niteliği kazanarak, 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra, tophane nezaretine bağlandı.

baltacılar

mitili
osmanlı devlet teşkilatında, sarayların muhafız kıtalarına verilen isim.
“teberdârân” ismi de verilen bu teşkilata devşirmelerden seçilen kimseler alınırdı. osmanlı devleti’nin klasik döneminde baltacılar, zülüflü baltacılar (topkapı sarayı’ndaki baltacılara mahsus isim), eski saray, galata sarayı ibrahimpaşa sarayı ve edirne sarayı olmak üzere beş ocak halinde teşkilatlanmışlardı.

sultan ikinci murad han zamanında kurulan bu teşkilata acemi oğlanların güçlü, kuvvetli ve iri cüsseli olanları alınırdı. önceleri nakliye ve istihkam sınıfı olarak vazife görmüşler, fatih sultan mehmed han devrinde ise saray muhafazasına alınmışlardır.

devşirme usulü devam ettiği müddetçe, acemi ocağından çıkmalar yapılırken, diğer ocaklarla beraber baltacılar ocağına da acemi oğlanı verilirdi. burada yetiştikten sonra, ya hizmete devam ederler, ya kapıkulu süvarisi veya yeniçeri ocağına geçerlerdi. diğerlerine göre daha imtiyazlı bir ocak olan zülüflü baltacıların çıkmaları, sipahi ve silahdar bölüklerine olurdu. galata ve ibrahimpaşa sarayı teşkilatları bozulduktan sonra (1675), baltacılar; “zülüflü” ve “eski saray baltacıları” olmak üzere yeniden teşkilatlandırılmışlardır.

zülüflü baltacılar, topkapı sarayının orta kapısı dahilindeki koğuşlarında yatarlardı ve "çiniden yukarı yatan" ve "çiniden aşağı yatan"lar olmak üzere iki gruptu. zülüflü baltacıların mutat vazifelerinden biri, ayda bir kere topkapı sarayı haremine odun taşımaktı. enli ve yüksek yakalı dolama giydikleri ve başlıklarının yanlarında yünden zülüf sarkıttıkları için bunlara “zülüflü baltacı” ismi verilmiştir.

zülüflü baltacıların diğer vazifeleri arasında bayram ve cüluslarda padişahın tahtını babüssaade’nin önüne getirmek, arkasında nöbet tutmak, padişahın haremiyle beraber sayfiyeye gidişinde eşyasını taşımak, her sene sultanahmed camiinde okunması adet olunan mevlid sırasında orada bulunanlara şerbet, gülsuyu ve buhur dağıtmak, harb esnasında da 30 zülüflü baltacının sancak-ı şerif altında kur’an-ı kerim okuması sayılabilir. ayrıca, padişah mutfağının aşçıbaşılığı ve yamaklığı vazifesini de yaparlardı. darüssaade ağası, silahdar ağası, hazine kethüdası, seferler kethüdası gibi enderun amirlerinin hizmetinde de birkaç zülüflü baltacı bulunurdu.

zülüflü baltacıların amirlerine verilen isimler zaman içinde teşkilatta yapılan değişikliklerle farklı şekilde ortaya çıktı. en büyük zabiti baltacılar kethüdası idi. bundan başka, ağa, kâtib, ser-oda kethüdası ve baltacılara ders okutan hoca vardı.

zülüflü baltacıların sekizi bıçaklı-eski baltacı olup, bunlar kıdemce yüksektiler ve sırma kuşak takarlardı. bıçaklı-eskilerden sonra mülazimler gelirdi. mülazimler bıçaklı-eskiliğe namzed demekti. bütün baltacıların bellerinde siyah sahtiyandan enli kemer ve başlarında 30-33 cm yüksekliğinde tepesi yassı deve tüyü külah bulunur ve iç fesin kırmızı rengi iki parmak kadar görünürdü. üzerlerine giydikleri dolamanın (kaput) rengi ise 18. asırda kırmızı, yeşilken sonradan lacivert olmuştur.

zülüflü baltacılar ocağı, sultan üçüncü mustafa han devrinde kaldırılmışsa da, sultan birinci abdülhamid han zamanında tekrar ihdas edilmiştir.

eski saray baltacıları ise, istanbul üniversitesinin bulunduğu arazideki eski sarayın, mercan yokuşu tarafındaki kapısındaydı. bunlar bayezid camiinde ders görürler, içlerinden kabiliyetli olanlar, darüssaade ağasının nezaretindeki haremeyn evkafı yazıcılığıyla darüssaade ağasının hususi kâtipliğini yaparlardı. buradan yetişip hacegân olan ve sadrazamlığa kadar yükselenler dahi olmuştur.

babıali

mitili
osmanlı devleti’nin son döneminde sadrazamlık makamına ve hükümete verilen ad. bab-ı âlî "yüce kapı" manasına gelmektedir. osmanlılarda "kapı" kelimesinin yanısıra aynı anlama gelen farsça "der" ve arapça "bab" kelimeleri "padişah ve sadrazam sarayı, devlet ve hükümet dairesi" manasında kullanılmıştır. islam ve türk tarihinde birliğin ve kuvvetin temsilcisi olarak kabul edilen devletin ve hükümetin merkezleri yüksek ve yüce olarak bilinmiş, dolayısıyla buralara aynı manada olmak üzere dergah, bab-ı saray, el-bab-üs-sultaniye, bab-ı hümayun, bab-ı ali, bab-ı asafi ve paşa kapısı gibi isimler verilmiştir.
osmanlılarda istanbul başkent oluncaya kadar devletin bütün işleri padişah saraylarında görülürdü. padişahın başkanlığında devletin ve halkın işlerine "divan" denilen bir mecliste bakılırdı. divan, osmanlıların ilk kuruluşundan beri vardı. fatih sultan mehmed, çıkardığı kanunname’yle bunu esaslara bağladı. önceleri padişahlar divana başkanlık ederken bu görev sadrazamlara geçti. ancak mühim kararlar alınacağı zaman yine padişahlar divana katılır ve başkanlık yaparlardı. bu durum 17. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etmiştir.

sadrazam başkanlığındaki teşkilata önceleri vezir kapısı, bab-ı asafi ve paşa kapısı gibi isimler verilmiş 18. yüzyılın sonlarında ise babıali denilmeye başlanmıştır. paşa kapısı, sadrazamın oturduğu yere göre istanbul’un çeşitli semtlerine taşınmıştır. genellikle mahmudpaşa, gedikpaşa, atmeydanı, yerebatan semtlerinde bulunmuştur. 17. asırdan itibaren paşakapısı’nın alayköşkü’nün karşısına taşınması ve istisnalar hariç sadrazamların burada oturmalarıyla babıali olarak bilinen yer ortaya çıkmıştır. bu mahalde ilk konağı, sultan birinci ahmed’in sadrazamlarından derviş paşa yaptırmıştır. sadrazam halil paşa da, alayköşkü karşısında şimdiki başbakanlık arşivi binasının bulunduğu yerde bir saray inşa ettirmiştir. bunu sonradan sultan dördüncü mehmed tamir ettirip düzelttikten sonra, sadrazam derviş mehmed paşaya hediye etmişti. sonra da paşa kapısı için burada karar kılınmıştı.

1830’larda nezaretlerin kurulmasına kadar babıali’nin çalışma düzeni kendine has bazı özellikler taşımaktadır. bu dönemde sadrazamın yardımcısı sıfatıyla babıali’de sadaret kethüdası, reisülküttab ve çavuşbaşıya bağlı üç büyük daire mevcuttu. kethüdanın babıali’deki dairesi alay köşkü karşısındaki büyük kapının üzerindeydi. kethüda daha çok dahili işlerle uğraşırdı. vilayetlere giden yazılar ve gelenlerin cevapları burada hazırlanır, incelenir, asılları gönderilir, suretleri ise defterlere kaydedilirdi. bugün başbakanlık osmanlı arşivinde kethüda kalemine ait binlerce belge bulunmaktadır. reisülküttab ise sadaret teşkilatındaki yazışmaları idare ederdi. kendisine bağlı beylikçi, tahvil ve ruus kalemleri adıyla üç büro bulunmaktaydı. suçluların yakalanması ve cezalandırılması gibi adli işleri ise çavuşbaşı idare ederdi. çavuşbaşı sadrazama verilen arzuhalleri ya bizzat kendisi inceler veya tezkirecilere inceletirdi. sonra bunları ilgili mahkemelere havale ederdi. çavuşbaşının emri altında 600’den fazla çavuş görev yapardı. babıali’de üst düzeydeki bu üç görevliden sonra ikinci derecede büyük ve küçük tezkireciler, mektupçu, beylikçi, teşrifatçı ve kâhya kâtibinin oluşturduğu altı müsteşar gelmekteydi. daha sonra bu memur kadrosu, osmanlı bürokrasisini teşkil edecek tarzda genişletilmiştir.

nitekim 1830’lardan sonra nezaretlerin kurulmaya başlanmasıyla babıali, yavaş yavaş yeni teşkilat ve çalışma dönemine girmiştir. bilhassa 1838’de teşkil edilen meclis-i vâlâ’yı ahkâm-ı adliyye ile dâr-ı şûrâ-yı bâb-ı âlî adlı iki meclis babıali’nin gelişmesinde ve çalışmalarında önemli bir merhaleyi gerçekleştirmişlerdir. idarî, adlî ve askerî sahada dâr-ı şûrâ’da alınan kararlar meclis-i vâlâ’ya giderdi. burada görüşülüp kabul edilenler ise sadrazam tasvibinden sonra, padişahın tasdikiyle kesinlik kazanırdı. tanzimat’ın ilanı ile bu iki meclis birleştirildi ve babıali’deki yeni binasına taşındı. çalışmalarına burada aralıksız devam eden yeni meclis, 1854’te meclis-i âlî-yi tanzimât ve meclis-i ahkâm-ı adliyye olarak tekrar ikiye ayrıldı. 1861’de yeniden birleştirildi ise de 1868’de şûrâ-yı devlet ve dîvân-ı ahkâm-ı adliyye adlarıyla yeniden ikiye ayrılarak son şeklini aldı. şûrâ-yı devlet idari işlere, dîvân-ı ahkâm-ı adliyye ise yargı işlerine bakmaya başladı.

1847 yılından itibaren yayınlanmaya başlayan devlet salnamelerine göre babıali heyeti adı altında sadaret dairesi, şûrâ-yı devlet, dahiliye nezareti, hariciye nezareti yer almaktadır.

babıali’de memurlar, sabahları gün doğumunda işe başlar, akşamdan bir saat önce işlerinden ayrılırlardı. ne suretle olursa olsun, izinsiz iş yerlerinden ayrılmaları yasaktı. babıali’yi en çok meşgul eden konular iç ve dış siyasi meselelerdi. 19. asırda merkez ve eyalet teşkilatında pek çok değişiklikler yapılmıştı. bu düzenlemelerin yanında eyaletlerin ekonomik durumundan, etnik ve dini yapısından kaynaklanan pek çok problemleri mevcuttu. babıali, her konuda, uzmanların raporlarına dayanarak çeşitli ıslahatlar yapardı. ihtilaflı yerlere uzun veya kısa vadeli müfettişler gönderilerek, huzursuzluk hakkında bilgi alınır ve ona göre tavır konulurdu. gayrimüslim cemaatlerin meseleleri de babıali’yi en çok meşgul eden meselelerden biri olmuştur. diğer taraftan 18. asrın sonlarından itibaren diplomasinin öneminin artması ve osmanlı devletinin sık sık batının ültimatomlarına maruz kalması dış meselelerin artmasına da yol açmıştır. bilhassa fransa, ingiltere ve rusya’nın osmanlı devletinin iç işlerine karışması babıali’yi rahatsız etmiş ve çeşitli diplomatik yollarla cevap vermeye zorlamıştır. bu tür yabancı müdahaleler babıali’yi zaman zaman güç durumlara düşürmüş ise de devlet olmanın tecrübesinin artması ve onların dış siyasette olgunlaşması gibi neticelere de sebep olmuştur. halkın davalarının dinlenmesi de babıali’nin önemli işlerinden biridir. tanzimat öncesi dönemde sadrazamın huzurunda huzur mürafaası adıyla bakılan davalar vardı. babıali’de sadrazam divanında cuma günü rumeli ve anadolu kazaskerleri, çarşamba günleri ise istanbul kadısı halkın şikayetlerini dinlerdi. 1838’de ise dahiliye nezareti işlerinin başvekalete devredilmesi ve dolayısıyla muamelatın artması üzerine huzur mürafaaları babıali’den bab-ı meşihat’a nakledilmiştir.

sultan abdülmecid ve sultan abdülaziz han devirleri babıali’nin devlet idaresinde tamamen nüfuz sahibi olduğu bir devreyi teşkil eder. bu devreden sonra devlet idaresi, padişahların eline geçmiş ve ikinci meşrutiyete kadar bu idare tarzı devam etmiştir.

osmanlı devletinin yıkılması ile birlikte babıali’nin bulunduğu bina büyük millet meclisi hükümetinin istanbul mümessilliğine tahsis edilmiş, sonra da bugün olduğu gibi, istanbul valiliği’ne verilmiştir.

412 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol