(bkz: kazasker)
osmanlı devletinde dâimî orduyu teşkil eden kapıkullarının süvâri kısmı.
eski türk devletlerinde hâkana bağlı askerî teşkilât. orta asya türk devletlerinde doğrudan hâkana bağlı merkezî ordu olup, büyük selçuklu devletinde “gulâmân-ı saray” denirdi. memlûk devletinde de mevcud olan teşkilât, osmanlı devletine türkiye selçuklularından geçmiştir. osmanlı sultânının şahsına bağlı kapıkulu ocakları, 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar bütün müesseseleri ile teşkilâtlanarak muazzam bir askerî güç meydana getirmiştir. bu sınıfın muhârebelerde ve barış zamânında, emniyet tesisinde önemli hizmetleri olmuştur.
osmanlı devletinin ordusu, osman gâzi (1281-1326) devrinde türk atlı aşîret kuvvetlerine dayanıyordu. orhan gâzi (1326-1359) devrinde, düzenli bir muvazzaf yaya ve süvârî kuvveti kurularak fetihler yaygınlaştırıldı. abdalân-ı rûm, âhiyân-ı rum, bacıyân-ı rum gönüllüleri gazâlara katıldıkları gibi, azap, canbaz, cerahor, garip adlarıyla anılan dâimî ve seferî kuvvetler de muhârebeye iştirâk ederlerdi. fetihlerin rumeli ve anadolu’da yaygınlaşmasıyla yaya (piyâde) ve müsellem (süvârî) teşkilâtına ilâveten sultan murâd-ı hüdâvendigâr (1359-1389) devrinde, selçuklular ve memlûklerde olduğu gibi, dâimî ve maaşlı bir yaya ve süvâri ordusu kurulmak sûretiyle yeniçeri, cebeci ve sipâhî denilen kapıkulu ocakları meydana getirildi. ayrıca, yeniçeri, cebeci, topçu ocakları ve diğer hizmetler için esir ve devşirme hıristiyan çocuklarının yetiştirildiği acemi ocağı da kuruldu (bkz. acemi ocağı). dâimî ve maaşlı kapıkulu ocaklarının kuruluşuyla ilk muvazzaf kuvvetleri teşkil eden yaya müsellemler, merkezî ordunun geri hizmetlerine verildiler.
kapıkulu ocakları, piyâde ve süvârî olmak üzere iki gruba ayrılırdı. piyâde kısmının en önemlisi “yeniçeri ocağı”dır (bkz.yeniçeri ocağı). yüz doksan altı orta ve bölük olan yeniçeri ocağı, ağa bölükleri, cemâat ve sekban diye üç kısımdan meydana geliyordu. altmış beşinci cemâat ortası olan sekbanlar otuz dört orta olup, sultân murâd-ı hüdâvendigâr devrinde kuruldu (bkz. sekban). fâtih sultan mehmed han (1451-1481) devrinde yeniçeriler içine alınan sekbanlar; piyâde ve süvâri olmak üzere iki kısımdı. sekban bölüklerinin en îtibârlısı otuz üçüncüsü olup buna, “avcı bölüğü” denirdi. ağa bölükleri, sultan ikinci bâyezîd (1481-1512) devrinde, yeniçerilerin itâatsizlikleri üzerine, içlerindeki devşirmelerden seçilerek kuruldu. bunlar altmış bir bölükten meydana geliyordu.
kapıkullarından cebeci ocağının vazîfesi, harp silâh ve levâzımatını temin edip muhâfazasını sağlamak ve cepheye taşımaktı(bkz. cebeci ocağı). topçu ocağı, kapıkulunun yaya kısmına dâhil olup, top dökmek ve muhârebede top kullanmak üzere iki kısımdı. on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda devrin en iyi ateşli silâhlarına sâhip osmanlı türklerinde zaferlerin kazanılmasında topçu ocağının büyük payı olmuştur. büyük topları seferlerde taşımaları için top arabacıları ocağı kuruldu. ateşli silâhlardan olan humbarayı yapmak ve muhârebelerde kullanmak humbaracı ocağının vazîfesiydi. bu ocak, cebeci, tımarlı ve topçu olmak üzere üç kısma ayrılırdı. muhârebe zamânında kuşatılan kaleleri yıkmak için lağım yapmak ve atmak lağımcı ocağının vazîfesiydi. (bkz. lağımcı ocağı)
kapıkulu ocaklarının subayları rütbe sırasıyla; yeniçeri ağası, yeniçeri kâtibi, ocak kethüdâsı, turnacıbaşı, başyayabaşı, muhzır ağa ve başçavuş idi. daha sonra sekban ortalarının katılmasıyla sekbanbaşı, yeniçeri ağasından sonra kapıkulu ocağının ikinci kumandanı oldu. on beşinci yüzyıldan sonra kul kethüdâsı ile başyayabaşı arasında rütbe olarak turnacıbaşı, saksoncubaşı, zağarcıbaşı, dört ocak hasekisi, on altıncı yüzyılda ise devecibaşı girdi. ocağın diğer yüksek rütbeli subayları da; başbölükbaşı, kethüdâbey ve cemâat bölükbaşılarından ibâretti.
kapıkulu piyâdeleri sulh zamânında, belli günlerde yeniçeri ağasıyla berâber şehrin inzibâtını temin için dolaşırlardı. bundan başka dört yayabaşı (çorbacı), dört bölükbaşı cumâ gecesi hâriç her gün istanbul’da kol gezerler ve suçluları cezâlandırmak üzere ağakapısı’na götürürlerdi. çorbacıların hergün kola çıkmalarına “sıra kolu” denilirdi. istanbul’un kale kapılarını açıp, kapamak vazifesi kapıkulu piyâdelerine aitti.
kapıkulu süvârileri, istanbul’da devlet hazînesinden maaş alan dâimî süvârî kuvvetleridir. sultan murâd-ı hüdâvendigâr devrinde kuruldu. önceleri sipâh ve silâhdâr bölüklerinden meydana gelen kapıkulu süvârîlerine sonra ulûfeciyân-ı yemîn (sağ) ve yesâr (sol); gurabâ-i yemîn (sağ) ve yesâr (sol) ilâve edilerek altı bölük olarak teşkilâtlandırıldı. her bölüğün ayrı bölükağası, kethüdâ, kethüdâyeri, kâtip, kalfa, başçavuş rütbelerinde subayları vardı(bkz. kapıkulu süvarileri).
hizmetleri dolayısıyla on yedinci yüzyılın sonlarına kadar hayli îtibârlı olan süvârî bölükleri, sultan dördüncü murâd han (1623-1640) ve vezîriâzam köprülü mehmed paşanın devrinde çıkan sipâhî isyânları sebebiyle eski îtibârlarını kaybettiler. ikinci mahmûd han (1807-1839) devrinde, 1826 târihinde yeniçeri ocağı lağv edilince, kapıkulu süvârîleri de kaldırıldı ve diğer ocaklar gibi yeni tarzda süvâri bölükleri kuruldu.
üç kıtaya hâkim olan osmanlı devletinin fetihlerle genişlemesinde büyük hizmeti olan kapıkulu ocağı, devrinde teşkilâtlı en muazzam ordu idi. zamânın ihtiyâcına göre takviye ve islâh edildi. on dördüncü yüzyılda ok, yay, kılıç, mızrak, topuz, balta, pala, mancınık, zemberek gibi silahları kullanan kapıkulu ocağına, daha sonraki yüzyıllarda tüfek ve top da verildi. iki buçuk yüzyıla yakın bir zaman boyunca devamlı yenilenerek ilerleyip, kuvvetlenen teşkilât sâyesinde osmanlı devleti, her giriştiği işte muvaffak oldu. sultânın hassa kuvvetlerini teşkil ettikleri ve dâimî sûrette hâkanın yanında bulundukları için îtibârları fazlaydı. kapıkulu ocaklarının maaşları, levâzım eşyâları devlet tarafından karşılanıp, terfî ve mükâfâtlandırmanın yanında, disiplinsizlikleri hâlinde de çeşitli cezâ usûlleri tatbik edilirdi.
sefere giden pâdişâhı kapıkulları ortalarına alıp muhâfaza ederler, ona karşı bağlılıklarını gösterirler ve ordunun muvaffakiyetinde büyük hizmetleri geçerdi. osmanlı sultanları baş kumandan sıfatıyla orduda bulundukça, kapıkulu ocakları, bâzı tahrikler dışında, tam bir intizâm içinde hareket etmişlerdir. ancak sultânı başlarında göremeyince, başta yeniçeriler olmak üzere, sürtüşmeleri başladı. on yedinci yüzyılda başlayan disiplinsizlikleri, teşkilâta tâlimsiz yabancıların alınması, aslî vazîfelerini ihmâlleri, ve bâzı tahrikler netîcesinde intizamsızlık ve kânunsuzlukları arttı. ufak-tefek ıslâh çalışmalarının işe yaramayacağı anlaşılınca, “vak’a-i hayriye” ile 1826 yılında, kapıkulu ocakları bütünüyle lağvedildi. osmanlı ordusu yeni ve modern bir teşkilâtla yeniden kuruldu.
osmanlı devletinin ordusu, osman gâzi (1281-1326) devrinde türk atlı aşîret kuvvetlerine dayanıyordu. orhan gâzi (1326-1359) devrinde, düzenli bir muvazzaf yaya ve süvârî kuvveti kurularak fetihler yaygınlaştırıldı. abdalân-ı rûm, âhiyân-ı rum, bacıyân-ı rum gönüllüleri gazâlara katıldıkları gibi, azap, canbaz, cerahor, garip adlarıyla anılan dâimî ve seferî kuvvetler de muhârebeye iştirâk ederlerdi. fetihlerin rumeli ve anadolu’da yaygınlaşmasıyla yaya (piyâde) ve müsellem (süvârî) teşkilâtına ilâveten sultan murâd-ı hüdâvendigâr (1359-1389) devrinde, selçuklular ve memlûklerde olduğu gibi, dâimî ve maaşlı bir yaya ve süvâri ordusu kurulmak sûretiyle yeniçeri, cebeci ve sipâhî denilen kapıkulu ocakları meydana getirildi. ayrıca, yeniçeri, cebeci, topçu ocakları ve diğer hizmetler için esir ve devşirme hıristiyan çocuklarının yetiştirildiği acemi ocağı da kuruldu (bkz. acemi ocağı). dâimî ve maaşlı kapıkulu ocaklarının kuruluşuyla ilk muvazzaf kuvvetleri teşkil eden yaya müsellemler, merkezî ordunun geri hizmetlerine verildiler.
kapıkulu ocakları, piyâde ve süvârî olmak üzere iki gruba ayrılırdı. piyâde kısmının en önemlisi “yeniçeri ocağı”dır (bkz.yeniçeri ocağı). yüz doksan altı orta ve bölük olan yeniçeri ocağı, ağa bölükleri, cemâat ve sekban diye üç kısımdan meydana geliyordu. altmış beşinci cemâat ortası olan sekbanlar otuz dört orta olup, sultân murâd-ı hüdâvendigâr devrinde kuruldu (bkz. sekban). fâtih sultan mehmed han (1451-1481) devrinde yeniçeriler içine alınan sekbanlar; piyâde ve süvâri olmak üzere iki kısımdı. sekban bölüklerinin en îtibârlısı otuz üçüncüsü olup buna, “avcı bölüğü” denirdi. ağa bölükleri, sultan ikinci bâyezîd (1481-1512) devrinde, yeniçerilerin itâatsizlikleri üzerine, içlerindeki devşirmelerden seçilerek kuruldu. bunlar altmış bir bölükten meydana geliyordu.
kapıkullarından cebeci ocağının vazîfesi, harp silâh ve levâzımatını temin edip muhâfazasını sağlamak ve cepheye taşımaktı(bkz. cebeci ocağı). topçu ocağı, kapıkulunun yaya kısmına dâhil olup, top dökmek ve muhârebede top kullanmak üzere iki kısımdı. on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda devrin en iyi ateşli silâhlarına sâhip osmanlı türklerinde zaferlerin kazanılmasında topçu ocağının büyük payı olmuştur. büyük topları seferlerde taşımaları için top arabacıları ocağı kuruldu. ateşli silâhlardan olan humbarayı yapmak ve muhârebelerde kullanmak humbaracı ocağının vazîfesiydi. bu ocak, cebeci, tımarlı ve topçu olmak üzere üç kısma ayrılırdı. muhârebe zamânında kuşatılan kaleleri yıkmak için lağım yapmak ve atmak lağımcı ocağının vazîfesiydi. (bkz. lağımcı ocağı)
kapıkulu ocaklarının subayları rütbe sırasıyla; yeniçeri ağası, yeniçeri kâtibi, ocak kethüdâsı, turnacıbaşı, başyayabaşı, muhzır ağa ve başçavuş idi. daha sonra sekban ortalarının katılmasıyla sekbanbaşı, yeniçeri ağasından sonra kapıkulu ocağının ikinci kumandanı oldu. on beşinci yüzyıldan sonra kul kethüdâsı ile başyayabaşı arasında rütbe olarak turnacıbaşı, saksoncubaşı, zağarcıbaşı, dört ocak hasekisi, on altıncı yüzyılda ise devecibaşı girdi. ocağın diğer yüksek rütbeli subayları da; başbölükbaşı, kethüdâbey ve cemâat bölükbaşılarından ibâretti.
kapıkulu piyâdeleri sulh zamânında, belli günlerde yeniçeri ağasıyla berâber şehrin inzibâtını temin için dolaşırlardı. bundan başka dört yayabaşı (çorbacı), dört bölükbaşı cumâ gecesi hâriç her gün istanbul’da kol gezerler ve suçluları cezâlandırmak üzere ağakapısı’na götürürlerdi. çorbacıların hergün kola çıkmalarına “sıra kolu” denilirdi. istanbul’un kale kapılarını açıp, kapamak vazifesi kapıkulu piyâdelerine aitti.
kapıkulu süvârileri, istanbul’da devlet hazînesinden maaş alan dâimî süvârî kuvvetleridir. sultan murâd-ı hüdâvendigâr devrinde kuruldu. önceleri sipâh ve silâhdâr bölüklerinden meydana gelen kapıkulu süvârîlerine sonra ulûfeciyân-ı yemîn (sağ) ve yesâr (sol); gurabâ-i yemîn (sağ) ve yesâr (sol) ilâve edilerek altı bölük olarak teşkilâtlandırıldı. her bölüğün ayrı bölükağası, kethüdâ, kethüdâyeri, kâtip, kalfa, başçavuş rütbelerinde subayları vardı(bkz. kapıkulu süvarileri).
hizmetleri dolayısıyla on yedinci yüzyılın sonlarına kadar hayli îtibârlı olan süvârî bölükleri, sultan dördüncü murâd han (1623-1640) ve vezîriâzam köprülü mehmed paşanın devrinde çıkan sipâhî isyânları sebebiyle eski îtibârlarını kaybettiler. ikinci mahmûd han (1807-1839) devrinde, 1826 târihinde yeniçeri ocağı lağv edilince, kapıkulu süvârîleri de kaldırıldı ve diğer ocaklar gibi yeni tarzda süvâri bölükleri kuruldu.
üç kıtaya hâkim olan osmanlı devletinin fetihlerle genişlemesinde büyük hizmeti olan kapıkulu ocağı, devrinde teşkilâtlı en muazzam ordu idi. zamânın ihtiyâcına göre takviye ve islâh edildi. on dördüncü yüzyılda ok, yay, kılıç, mızrak, topuz, balta, pala, mancınık, zemberek gibi silahları kullanan kapıkulu ocağına, daha sonraki yüzyıllarda tüfek ve top da verildi. iki buçuk yüzyıla yakın bir zaman boyunca devamlı yenilenerek ilerleyip, kuvvetlenen teşkilât sâyesinde osmanlı devleti, her giriştiği işte muvaffak oldu. sultânın hassa kuvvetlerini teşkil ettikleri ve dâimî sûrette hâkanın yanında bulundukları için îtibârları fazlaydı. kapıkulu ocaklarının maaşları, levâzım eşyâları devlet tarafından karşılanıp, terfî ve mükâfâtlandırmanın yanında, disiplinsizlikleri hâlinde de çeşitli cezâ usûlleri tatbik edilirdi.
sefere giden pâdişâhı kapıkulları ortalarına alıp muhâfaza ederler, ona karşı bağlılıklarını gösterirler ve ordunun muvaffakiyetinde büyük hizmetleri geçerdi. osmanlı sultanları baş kumandan sıfatıyla orduda bulundukça, kapıkulu ocakları, bâzı tahrikler dışında, tam bir intizâm içinde hareket etmişlerdir. ancak sultânı başlarında göremeyince, başta yeniçeriler olmak üzere, sürtüşmeleri başladı. on yedinci yüzyılda başlayan disiplinsizlikleri, teşkilâta tâlimsiz yabancıların alınması, aslî vazîfelerini ihmâlleri, ve bâzı tahrikler netîcesinde intizamsızlık ve kânunsuzlukları arttı. ufak-tefek ıslâh çalışmalarının işe yaramayacağı anlaşılınca, “vak’a-i hayriye” ile 1826 yılında, kapıkulu ocakları bütünüyle lağvedildi. osmanlı ordusu yeni ve modern bir teşkilâtla yeniden kuruldu.
abdülazîz han devrinde güney ve güneydoğudaki âsileri yola getirmek için kurulan özel askerî birlik. iskenderun’dan maraş ve elbistan’a, kilis’ten niğde ve kayseri’ye, adana sâhillerinden sivas’a kadar olan bölgedeki âsileri ıslâh etmek için kuruldu. kumandanı müşir derviş paşa, komiseri de ahmed cevdet paşa olup, on beş piyâde taburu ve iki süvâri alayından meydana geliyordu.
kırım harbi (1853-1856) devâm ederken, osmanlı ordusunun cephede olmasından istifâde eden fırsatçı eşkıyâlar ile ermeni âsileri halep, kozan ve adana bölgelerinde isyâna, ahâliyi katletmeye başladılar. bu katliamlar üzerine 1866’da bölgede harekâta başlayan fırka-i islâhiye, halep, kozan, adana ve çevresinde faaliyette bulunan eşkiyâyı kısa sürede ortadan kaldırdı. hac yolunu kesen küçük alioğullarının tehditlerine son verdi. fırka-i islâhiye, cevdet paşanın başkanlığında bölge aşîretlerinin ileri gelenleriyle, toplantılar ve görüşmeler yaparak göçebe halkı büyük ölçüde yerleşik düzene geçirmeyi başardı. heyeti bir beyannâme yayınlayarak pâdişâha bağlılıkla kusur gösterilmesine izin verilmeyeceğini buna karşılık şahsî hukûkun korunacağını ve o güne kadar işlenen suçların affedileceğini duyurdu. aşîret önde gelenlerine çeşitli devlet kademelerinde ve ordu içinde görevler verildi. bunlar istanbul, kütahya ve rumelide iskân edildi.
bölgede asâyişin sağlanması ve fırka-i islâhiyenin istanbul’a dönmesi ile teşkilâtın görevi sona ermiş oldu.
kırım harbi (1853-1856) devâm ederken, osmanlı ordusunun cephede olmasından istifâde eden fırsatçı eşkıyâlar ile ermeni âsileri halep, kozan ve adana bölgelerinde isyâna, ahâliyi katletmeye başladılar. bu katliamlar üzerine 1866’da bölgede harekâta başlayan fırka-i islâhiye, halep, kozan, adana ve çevresinde faaliyette bulunan eşkiyâyı kısa sürede ortadan kaldırdı. hac yolunu kesen küçük alioğullarının tehditlerine son verdi. fırka-i islâhiye, cevdet paşanın başkanlığında bölge aşîretlerinin ileri gelenleriyle, toplantılar ve görüşmeler yaparak göçebe halkı büyük ölçüde yerleşik düzene geçirmeyi başardı. heyeti bir beyannâme yayınlayarak pâdişâha bağlılıkla kusur gösterilmesine izin verilmeyeceğini buna karşılık şahsî hukûkun korunacağını ve o güne kadar işlenen suçların affedileceğini duyurdu. aşîret önde gelenlerine çeşitli devlet kademelerinde ve ordu içinde görevler verildi. bunlar istanbul, kütahya ve rumelide iskân edildi.
bölgede asâyişin sağlanması ve fırka-i islâhiyenin istanbul’a dönmesi ile teşkilâtın görevi sona ermiş oldu.
(bkz: islahiye teskilati)
osmanlı devletinde kurulan sanat okullarına verilen ad. ilk olarak tuna vilâyetinde açılan okula kimsesiz ve yardıma muhtaç çocukların alınması ve bunların hâl ve geleceklerinin düzeltilmesi düşünüldüğünden ıslahevi mânâsına gelen bu tâbirin kullanıldığı zannedilmektedir. bir de türkçenin rumeli şîvesinde ıslâh “iyi, güzel mânâsına geldiğinden, memlekette ilk defâ açılan güzel ve iyi müessesenin halkın hoşuna giden bir isimle adlandırılması uygun görülmüş olduğu düşünülmektedir.
tuna vilâyetinden sonra rusçuk, halep, selânik ve istanbul’da da açılan bu okullara, daha sonraları sanâyi mektebi adı verildi. 1868’den sonra bursa, izmir, bosna, trabzon, işkodra, kastamonu, erzurum ve diyarbekir’de açılan okullarla bu faaliyet genişletildi.
islahhânelerde öğrencilere ilköğretim seviyesinde dersler okutulduğu gibi, bulunduğu bölgenin ihtiyâçlarına göre terzilik, kunduracılık, mürettiplik, demircilik ve marangozluk gibi sanat eğitimi de veriliyordu. okulların giderleri halkın yardımları ve ıslahhânelerde yapılan eşyânın satışlarından elde edilen kârla karşılanırdı. islahhânelerin yerini sonraları sanat mektepleri almıştır.
tuna vilâyetinden sonra rusçuk, halep, selânik ve istanbul’da da açılan bu okullara, daha sonraları sanâyi mektebi adı verildi. 1868’den sonra bursa, izmir, bosna, trabzon, işkodra, kastamonu, erzurum ve diyarbekir’de açılan okullarla bu faaliyet genişletildi.
islahhânelerde öğrencilere ilköğretim seviyesinde dersler okutulduğu gibi, bulunduğu bölgenin ihtiyâçlarına göre terzilik, kunduracılık, mürettiplik, demircilik ve marangozluk gibi sanat eğitimi de veriliyordu. okulların giderleri halkın yardımları ve ıslahhânelerde yapılan eşyânın satışlarından elde edilen kârla karşılanırdı. islahhânelerin yerini sonraları sanat mektepleri almıştır.
osmanlı devlet teşkilâtında köklü değişikliklerin yapıldığı sultan ikinci mahmûd han zamânında, 1826 yılında, yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra şehir idâresinde bir boşluk doğdu. bunu gidermek için de daha geniş selâhiyetlerle kontrolü sağlayacak yeni bir idârî sistemin kurulması gerektiğinden, ihtisâb nâzırlığı kurularak, başlangıçta muhtesib, ihtisâb ağası veya ihtisâb emîni ünvânı ile ihtisâb işine bakan kimse de ihtisâb nâzırı ünvânını aldı. her türlü inzibâtî görevi üstlenen bu teşkilâta, bostancıbaşı, mîmârbaşı, hamam ve hamallar yazıcısı gibi vazîfelilerle, mahallelerin nüfûs kayıt ve yoklamasını yapan mahalle mukayyidleri, bâzan da mahalle imâmları yardımcı görevli kabûl edildi.
1845’te şurta (polis) ve 1846’da zaptiye müşirliği kurulduğundan, ihtisâb nezâretinin bir kısım vazîfe ve selâhiyetleri yeni kurulan bu müesseselere devredildi. nezâret ise, sâdece narh ve esnaf işine bakar oldu. nezâretin yetkilerinin sınırlanarak başka müesseselere devredilmesi ve memleketin içinde bulunduğu durum, birçok aksaklıkların meydana gelmesine sebeb olunca, bâzı tedbirler alındı. 1854’te yapılan bir resmî tebliğ ile istanbul şehremâneti (belediye) idâresi kuruldu ve ihtisâb nezâreti lağvedildi.
muhtesib, devleti temsîlen bu vazîfeye getirildiği için geniş bir tâzir (cezâlandırma) selâhiyetine de sâhipti. okulları teftiş eder, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklardı. çarşıların nizâm ve intizâmını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, dinle alay edenleri tâkibe, komşu hakkına tecâvüzü önlemeye, zımmîlere âit binâların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan yetkilere sâhipti.
muhtesip, herhangi bir şikâyet beklemeden kendi yetkisini kullanarak bizzat halk içinde dolaşıp gördüğü uygunsuz hâllere ânında müdâhale ederdi. bir muhtesibin uygunsuz hareket eden bir kimse hakkında işlem yapabilmesi için her şeyden önce, yapılan kötü işten haberdâr olması gerekirdi. “falanca bu suçu işlemiş olabilir” gibi bir düşünce veya rastgele kimselerin lafları ile bir kimse hakkında işlem yapamazdı. kendisi veya kendisine yardımcı memurların şâhid olmalarıyla münkerin işlendiğine bizzat kanâat getirmesi veya iki âdil müslümanın şehâdet etmesi lâzımdı. bundan sonra muhtesib yapılan işin kötülüğüne göre suçluyu dil veya el ile cezalandırırdı.
1845’te şurta (polis) ve 1846’da zaptiye müşirliği kurulduğundan, ihtisâb nezâretinin bir kısım vazîfe ve selâhiyetleri yeni kurulan bu müesseselere devredildi. nezâret ise, sâdece narh ve esnaf işine bakar oldu. nezâretin yetkilerinin sınırlanarak başka müesseselere devredilmesi ve memleketin içinde bulunduğu durum, birçok aksaklıkların meydana gelmesine sebeb olunca, bâzı tedbirler alındı. 1854’te yapılan bir resmî tebliğ ile istanbul şehremâneti (belediye) idâresi kuruldu ve ihtisâb nezâreti lağvedildi.
muhtesib, devleti temsîlen bu vazîfeye getirildiği için geniş bir tâzir (cezâlandırma) selâhiyetine de sâhipti. okulları teftiş eder, düşmanın eline geçtiği zaman işine yarayabilecek her türlü harp malzemesinin satışını yasaklardı. çarşıların nizâm ve intizâmını sağlamaya, ölçü ve tartıları kontrol etmeye, dinle alay edenleri tâkibe, komşu hakkına tecâvüzü önlemeye, zımmîlere âit binâların müslümanlarınkinden daha yüksek yapılmamasına dikkat etmeye kadar varan yetkilere sâhipti.
muhtesip, herhangi bir şikâyet beklemeden kendi yetkisini kullanarak bizzat halk içinde dolaşıp gördüğü uygunsuz hâllere ânında müdâhale ederdi. bir muhtesibin uygunsuz hareket eden bir kimse hakkında işlem yapabilmesi için her şeyden önce, yapılan kötü işten haberdâr olması gerekirdi. “falanca bu suçu işlemiş olabilir” gibi bir düşünce veya rastgele kimselerin lafları ile bir kimse hakkında işlem yapamazdı. kendisi veya kendisine yardımcı memurların şâhid olmalarıyla münkerin işlendiğine bizzat kanâat getirmesi veya iki âdil müslümanın şehâdet etmesi lâzımdı. bundan sonra muhtesib yapılan işin kötülüğüne göre suçluyu dil veya el ile cezalandırırdı.
osmanlı devleti eğitim sisteminde orta tahsili veren mektep. sultanîlere ve meslek yüksek okullarına öğrenci yetiştirmek gâyesiyle kuruldu.
ilk olarak 1838’de açılmaya başlanan rüştiyelere öğrenci yetiştirecek sıbyan okullarına hazırlık sınıfı mânâsına idâdî denildi. daha sonra mekteb-i tıbbiye ve mekteb-i harbiye gibi yüksek askerî okulların hazırlık sınıflarına da askerî idâdî adı verildi. 1869’da çıkarılan maârif nizâmnâmesinde de bu ad altında okullar açılması isteniyordu. buna göre idâdîlerin öğretim süresi, rüştiye sınıfları ile birlikte yedi yıldı. idâdîler yaygınlaştırılarak her vilâyete birer tâne açıldı. sancaklarda ise idâdîlerin öğretim süresi beş yıldı. vilâyet merkezlerindeki idâdîler, ikinci meşrûtiyet döneminde sultânîye dönüştürüldü. 1923’ten sonra ise ortaokul ve lise adı altında faaliyetlerini sürdürdüler.
ilk olarak 1838’de açılmaya başlanan rüştiyelere öğrenci yetiştirecek sıbyan okullarına hazırlık sınıfı mânâsına idâdî denildi. daha sonra mekteb-i tıbbiye ve mekteb-i harbiye gibi yüksek askerî okulların hazırlık sınıflarına da askerî idâdî adı verildi. 1869’da çıkarılan maârif nizâmnâmesinde de bu ad altında okullar açılması isteniyordu. buna göre idâdîlerin öğretim süresi, rüştiye sınıfları ile birlikte yedi yıldı. idâdîler yaygınlaştırılarak her vilâyete birer tâne açıldı. sancaklarda ise idâdîlerin öğretim süresi beş yıldı. vilâyet merkezlerindeki idâdîler, ikinci meşrûtiyet döneminde sultânîye dönüştürüldü. 1923’ten sonra ise ortaokul ve lise adı altında faaliyetlerini sürdürdüler.
osmanlı sarayının ve memleketin sağlık işleriyle uğraşan teşkilât. bu teşkilâtın başındaki vazîfeliye “hekimbaşı” denilirdi.
bâzı kaynaklara göre fâtih sultan mehmed handan önce sultan ikinci murâd han döneminde yerleşmeye başlayan bu kuruluş, sonraları daha da gelişti. sultan ikinci murâd han döneminde hekim şeyhî’nin, hekimbaşı olarak tayin edildiği bilinmektedir. hekimbaşı, pâdişâhın çevresinde çalışan kişilerin en büyüklerinden sayılırdı. bu sebeple hekimbaşılığa tâyin edilenlere 18. yüzyıla kadar sadrâzamlar, sonraları da dârüssaâde ağaları, pâdişâh tarafından hediye edilen bir kürk giydirirlerdi.
hekimbaşı, dârüssaâde ağasına bağlı olmakla berâber her türlü yazışmaları sadrâzamla yapardı. bütün sağlık personelinin tâyin ve göreve alınmalarında onun tavsiyeleri alınırdı. hekimbaşılarına geçimleri için arpalık yâni herhangi bir yerin vergisi verilirdi. diğer islâm memleketlerinde olduğu gibi osmanlı türklerinde de, kur’ân-ı kerîm’in getirdiği sağlık prensipleri ve peygamberimizin sağlıkla ilgili hadîs-i şerîfleri uyulacak sağlık kuralları olmuştur. hekimlik hizmetlerinde, koruyucu hekimliğin, tedâvî hekimliğinden daha kıymetli olduğunun farkında olan müslümanlar, islâmiyetin koyduğu kurallarla şimdiki modern hijyen ilminden daha öndeydiler. bu kâidelere riâyet edenlerin hastalanmayacaklarını peygamber efendimiz bildirmiştir.
hekimbaşının selâhiyetleri bugünkü sağlık bakanının selâhiyetlerine eşitti. ancak bu selâhiyetler askerî alana da yansırdı. savaş zamânında hekimbaşı, aynı zamanda “ordu hekimbaşısı” idi. müneccimbaşılık vazîfesini de gören hekimbaşılar, her yıl hicrî yılbaşında bir zâyice (hâdiseleri düzenleyen yıllık cetvel) yapıp pâdişâha takdim ederlerdi. ayrıca adlî tabiplik görevini de yürütürlerdi. bir âdet olarak pâdişâhların ölümünde hekimbaşılar görevden alınırlardı. ancak pâdişâhın tahttan çekilme durumunda görevlerinde kalırlardı.
hekimbaşının emrinde 19. yüzyıla kadar cerrahbaşı, kehhalbaşı (göz mütehassısı) ve eczâcı kalfaları vardı. bu târihe kadar hekim ve eczâcı aynı kişi olduğundan ayrıca bir eczâcıbaşılık yoktu.
hekimbaşılığın yetkileri 19. asrın ortalarında sınırlandırıldı. çünkü bu zamanda tıp alanında modernleşmeye gidilmesi, bâzı kânun, tüzük ve yönetmeliklerin çıkarılmasına sebeb oldu. ayrıca hekimbaşının vazîfesi sarayın sağlığı ile ilgilenmekten ibâret olduğundan, “hekimbaşılık” yerine “sertabiplik” deyimi kullanıldı. 1837’de harbiye nezâretinde kurulan sıhhiye dâiresi, askerî alandaki sağlık konularını, 1850’de kurulan mekteb-i tıbbiye-i şâhâne ve umûr-ı tıbbıye-i mülkiye nezâreti ise sivil alandaki sağlık konularını ele aldı. 1869 târihli idâre-i tıbbiye-i askeriye nizamnâmesi gereğince kurulan umûr-ı sıhhiye-i askeriyye meclisi, askerî sağlık işlerini devraldığı gibi, gene o yıl kurulan meclis-i umûr-ı tıbbıye-i mülkiye de sivil sağlık işlerini üzerine almıştır. bu son kuruluş 1906’da meclis-i maârif-i tıb ve 1908’den sonra da meclis-i umûr-ı tıbbiye-i mülkiye ve sıhhiye-i umûmiye adlarını almıştır. 1912’de bu meclis tamâmen kaldırılarak içişleri bakanlığına bağlı sıhhiye müdüriyet-i umûmiyesi kurulmuştur. daha sonra 1914’te dâhiliye ve sıhhiye nezâreti adını alan bu kuruluş, 1920’de sıhhat ve içtimâî muâvenet vekâleti, sağlık ve sosyal yardım bakanlığı adını alarak son şekline geçmiştir. böylece eskiden hekimbaşıların üzerinde olan her türlü sivil sağlık işlerinden bugün bu bakanlık sorumludur.
on beşinci yüzyıldan îtibâren hekimbaşılık yapmış olan zâtlar şunlardır: kaysunizâde mehmed efendi, emir çelebi, sakızlı îsâ çelebi, halepli sâlih bin nasrullah, hayâtîzâde büyük mustafa feyzî efendi, giritli nuh efendi, hasan efendi, suphizâde abdülazîz efendi, gevrekzâde hâfız hasan efendi, mustafa behçet efendi, abdülhak molla, cerrah ismâil paşa.
bunlardan hekimbaşı abdülhak molla’nın bebek’teki eczânesinin kapısına astığı “ne ararsan bulunur, derde devâdan gayri” sözü pek meşhurdur.
bâzı kaynaklara göre fâtih sultan mehmed handan önce sultan ikinci murâd han döneminde yerleşmeye başlayan bu kuruluş, sonraları daha da gelişti. sultan ikinci murâd han döneminde hekim şeyhî’nin, hekimbaşı olarak tayin edildiği bilinmektedir. hekimbaşı, pâdişâhın çevresinde çalışan kişilerin en büyüklerinden sayılırdı. bu sebeple hekimbaşılığa tâyin edilenlere 18. yüzyıla kadar sadrâzamlar, sonraları da dârüssaâde ağaları, pâdişâh tarafından hediye edilen bir kürk giydirirlerdi.
hekimbaşı, dârüssaâde ağasına bağlı olmakla berâber her türlü yazışmaları sadrâzamla yapardı. bütün sağlık personelinin tâyin ve göreve alınmalarında onun tavsiyeleri alınırdı. hekimbaşılarına geçimleri için arpalık yâni herhangi bir yerin vergisi verilirdi. diğer islâm memleketlerinde olduğu gibi osmanlı türklerinde de, kur’ân-ı kerîm’in getirdiği sağlık prensipleri ve peygamberimizin sağlıkla ilgili hadîs-i şerîfleri uyulacak sağlık kuralları olmuştur. hekimlik hizmetlerinde, koruyucu hekimliğin, tedâvî hekimliğinden daha kıymetli olduğunun farkında olan müslümanlar, islâmiyetin koyduğu kurallarla şimdiki modern hijyen ilminden daha öndeydiler. bu kâidelere riâyet edenlerin hastalanmayacaklarını peygamber efendimiz bildirmiştir.
hekimbaşının selâhiyetleri bugünkü sağlık bakanının selâhiyetlerine eşitti. ancak bu selâhiyetler askerî alana da yansırdı. savaş zamânında hekimbaşı, aynı zamanda “ordu hekimbaşısı” idi. müneccimbaşılık vazîfesini de gören hekimbaşılar, her yıl hicrî yılbaşında bir zâyice (hâdiseleri düzenleyen yıllık cetvel) yapıp pâdişâha takdim ederlerdi. ayrıca adlî tabiplik görevini de yürütürlerdi. bir âdet olarak pâdişâhların ölümünde hekimbaşılar görevden alınırlardı. ancak pâdişâhın tahttan çekilme durumunda görevlerinde kalırlardı.
hekimbaşının emrinde 19. yüzyıla kadar cerrahbaşı, kehhalbaşı (göz mütehassısı) ve eczâcı kalfaları vardı. bu târihe kadar hekim ve eczâcı aynı kişi olduğundan ayrıca bir eczâcıbaşılık yoktu.
hekimbaşılığın yetkileri 19. asrın ortalarında sınırlandırıldı. çünkü bu zamanda tıp alanında modernleşmeye gidilmesi, bâzı kânun, tüzük ve yönetmeliklerin çıkarılmasına sebeb oldu. ayrıca hekimbaşının vazîfesi sarayın sağlığı ile ilgilenmekten ibâret olduğundan, “hekimbaşılık” yerine “sertabiplik” deyimi kullanıldı. 1837’de harbiye nezâretinde kurulan sıhhiye dâiresi, askerî alandaki sağlık konularını, 1850’de kurulan mekteb-i tıbbiye-i şâhâne ve umûr-ı tıbbıye-i mülkiye nezâreti ise sivil alandaki sağlık konularını ele aldı. 1869 târihli idâre-i tıbbiye-i askeriye nizamnâmesi gereğince kurulan umûr-ı sıhhiye-i askeriyye meclisi, askerî sağlık işlerini devraldığı gibi, gene o yıl kurulan meclis-i umûr-ı tıbbıye-i mülkiye de sivil sağlık işlerini üzerine almıştır. bu son kuruluş 1906’da meclis-i maârif-i tıb ve 1908’den sonra da meclis-i umûr-ı tıbbiye-i mülkiye ve sıhhiye-i umûmiye adlarını almıştır. 1912’de bu meclis tamâmen kaldırılarak içişleri bakanlığına bağlı sıhhiye müdüriyet-i umûmiyesi kurulmuştur. daha sonra 1914’te dâhiliye ve sıhhiye nezâreti adını alan bu kuruluş, 1920’de sıhhat ve içtimâî muâvenet vekâleti, sağlık ve sosyal yardım bakanlığı adını alarak son şekline geçmiştir. böylece eskiden hekimbaşıların üzerinde olan her türlü sivil sağlık işlerinden bugün bu bakanlık sorumludur.
on beşinci yüzyıldan îtibâren hekimbaşılık yapmış olan zâtlar şunlardır: kaysunizâde mehmed efendi, emir çelebi, sakızlı îsâ çelebi, halepli sâlih bin nasrullah, hayâtîzâde büyük mustafa feyzî efendi, giritli nuh efendi, hasan efendi, suphizâde abdülazîz efendi, gevrekzâde hâfız hasan efendi, mustafa behçet efendi, abdülhak molla, cerrah ismâil paşa.
bunlardan hekimbaşı abdülhak molla’nın bebek’teki eczânesinin kapısına astığı “ne ararsan bulunur, derde devâdan gayri” sözü pek meşhurdur.
osmanlı devlet arşivi. önceleri sarayda iki evrâk mahzeni vardı. bunlardan biri paşakapısı’nda, diğeri de eski dîvânhâne yeri yakınındaydı. bütün kânunlar, nizamlar ve mühim emirler âit oldukları kalem defterlerine kayıt olunurlar ve bu defterler dolduktan sonra saraydaki evrâk mahzenine gönderilirdi. yeni kayıtlar ise paşakapısı’ndaki (bâbıâlî’deki) mahzende saklanırdı. 1846 yılından sonra sadrâzamlık (paşakapısı) arşivi, hazîne-i evrâk adıyla anılmaya başladı.
başta pâdişâh olmak üzere, enderûn-ı hümâyûnda tam bir disiplin ve âhenkli bir terbiye sistemiyle yetiştirilen üst kademe osmanlı devlet adamları, tam bir tertip ve düzenle yazdıkları evrâkları usûlüne uygun bir şekilde saklamaya îtinâ gösterirlerdi.
bugünün bakanlar kurulu demek olan dîvân-ı hümâyûnda alınan kararların yazıldığı mühimme defterleri, gizli yazılan hüküm ve fermânların yazıldığı mektûm mühimme defterleri, ordu mühimmesi ve rikâb mühimmesi, ahkâm defterleri, kayûd-i ahkâm-ı mîrî defterleri, tahvîl ve rüûs defterleri, düvel-i ecnebiye defterleri, icmâl ve mufassal tahrîr defterleri ile rûznâmçe gibi defterlerde, her türlü kaydı tutup, devletin ve halkın hak ve hukûkunun zâyi olmaması için de bu defter ve evrâkları sıkı bir muhâfaza ve disiplinli bir kullanma nizâmı ile arşiv ve mahzenlerde sakladılar. devlet arşivi durumunda olan bu mahzenler, pâdişâhın vezîr-i âzamda bulunan mührüyle mühürlenen üç devlet hazînesinden biriydi. hükûmetin her toplantısından sonra bu mühürle mühürlenirdi. zîrâ milletin bütün hukûku bu kayıtlara bağlıydı. devleti ayakta tutan dirlik (tımar) sisteminin dolayısıyla ordunun, verginin, sanâyî, ticâret ve tarımın esasları mahzenlerdeki defterlerdeydi.
dîvân-ı hümâyûnda ve bâbıâlî’deki evrak ve vesîkaların çoğu parça kâğıtlar, bir kısmı da cildli defterler hâlindeydi. bu defter ve evraklar, senelerine göre tasnifleri yapılarak mahzenlerde saklanırdı. mühim olanları, kese ve torbalara konulurdu. her dâirede işleme tâbi tutulan bir günlük evrâk tomar yapılır, her ayın tomarı bir torbaya ve her yılın torbaları da bir sandık veya sandıklara konularak muhâfaza edilirdi. mâliye hazînedârbaşısı tarafından hazırlanan evrak keseleri, lüzûmunda sadrâzamın buyruldusu ile îcâb eden yerlere verilirdi. yeni kayıtlar, paşakapısı’ndaki (sonraları bâbıâlî) mahzende saklanır, bakmak îcâb ettiği zaman veya tashih lüzûmunda izinle saray mahzenindeki eski kayıtlara bakılırdı. kalemlere gelen evraklar, işi bitsin bitmesin, akşam mahzene kaldırılır, sabah tekrar getirilirdi.
pâdişâhların hatt-ı hümâyûnları görüldükten sonra reîs-ül-küttâba teslim edilir, o da her ay bunları birer torbaya koyup mühürledikten sonra husûsî bir sandıkta muhâfaza ederdi. bu sûretle pâdişâhların sadrâzamlara gönderdiği her türlü hatt-ı hümâyûnlar, ayrı ayrı torbalarda saklanırdı. pâdişâh okumak arzu ettiği zaman emânet olarak kendisine gönderilir, sonra geri alınarak tekrar yerine konurdu.
evrâkların muhâfazasından dîvân-ı hümâyûn üyesi olan nişancı sorumlu idi. reîs-ül-küttâb ve defter emîni onun emrinde idi (bkz. nişancı). fakat 16. asır ortalarından sonra reîs-ül-küttâb ile defter emîni nişancının önüne geçtiler. defter ve kayıtlarda yapılan her türlü düzeltme, nişancının kalemi ve mârifetiyle yapılırdı. nişancının bu vazîfesi ile ilgili pâdişâhtan başkasının sözlü emri geçersizdi. hattâ sadrâzam bile pâdişâh tuğrası ve muvaşşah ferman ile evrâk isteyebilir ve bizzat nişancı tarafından verilip alınırdı. diğer nâzırlar nişancının makâmında teslim alırlardı. tapu tahrir defterinde yapılacak bir kayıt tashihi için nişancıya yazılacak fermâna bizzat sadrâzam pâdişâhın tuğrasını çeker, nişancı da kendisine gelen fermanın köşesine; “defteri gele” diye yazarak defter emînine gönderirdi. güzel bir şekilde tasnif edilen milyonlarca vesika ve defter arasından istenilen defteri süratli bir şekilde bulup çıkaran defter emîni de, defterhâne kesedârı vâsıtasıyla defteri nişancıya yollar. nişancı, defter üzerinde gerekli tashihi yaptıktan sonra oraya fermânı da ekler, defterhâneye gönderirdi. tâlî derecedeki defterlerin başka yerlere gönderilmesi îcâb ettiği durumlarda, sadrâzamın defter emînine yazdığı buyruldu ile defterhâneden çıkarılarak istenilen yere gönderilir ve defter emîni tarafından tâkib edilirdi. defter iâde edilince ne kadarı dışarıda kaldığı deftere kaydedilirdi. son devirlerde nişancının derecesi düşmesine rağmen kayıtlarda yapılacak tashihler, yine onun kalemiyle yapılırdı. fakat tımar ve zeâmet işlerine, dîvân-ı hümâyûn reîsi olan reîs-ül-küttâblar bakardı.
sefer durumunda lüzumlu defterler de birlikte götürülür, nişancı ve defter emîni merkezde birer vekil bırakarak sefere iştirak ederlerdi. defter emîni defterleri muhâfaza eder, nişancı da gerekli kayıt ve tashihleri yapardı. devletin her türlü hukûkî bilgilerine sâhib olan nişancı hâricinde, hiç kimse pâdişâh dâhi olsa eski evrâka tashih için dahi hiçbir şekilde bir çizik çizemez veya silemezdi. nişancı da sadrâzamdan pâdişâh tuğrası çekilmiş fermân almadan kendisi hiçbir işâret koyamazdı. değişikliğe fermânı da eklerdi. vesîkaların çalınmasında veya tahrif edilmesinde rolü olanlar cezâlandırılırdı.
osmanlı devletinde millî arşivcilik konusunda ileri derecede teşebbüs, devrin mâliye nâzırı olan safveti paşanın 1845’te enderûn’daki târihî vesîka ve defterleri bir tertibe koyması ile başlamıştır. günümüz anlayışına uygun arşivcilik 1846’da hazîne-i evrâk dâiresinin kurulmasıyla başlar ve bu da bugünkü başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğünün çekirdeğini teşkil eder. hazîne-i evrâk nezâretinin başına getirilen hasan muhsin efendinin kıymetli çalışmalarıyla arşive dâhil vesîkaların tertibi ve arşivin çalışma tarzını belirten 1849 hazîne-i evrâk nizamnâmesi ile türk arşivciliği belirli bir düzene girmiştir.
başta pâdişâh olmak üzere, enderûn-ı hümâyûnda tam bir disiplin ve âhenkli bir terbiye sistemiyle yetiştirilen üst kademe osmanlı devlet adamları, tam bir tertip ve düzenle yazdıkları evrâkları usûlüne uygun bir şekilde saklamaya îtinâ gösterirlerdi.
bugünün bakanlar kurulu demek olan dîvân-ı hümâyûnda alınan kararların yazıldığı mühimme defterleri, gizli yazılan hüküm ve fermânların yazıldığı mektûm mühimme defterleri, ordu mühimmesi ve rikâb mühimmesi, ahkâm defterleri, kayûd-i ahkâm-ı mîrî defterleri, tahvîl ve rüûs defterleri, düvel-i ecnebiye defterleri, icmâl ve mufassal tahrîr defterleri ile rûznâmçe gibi defterlerde, her türlü kaydı tutup, devletin ve halkın hak ve hukûkunun zâyi olmaması için de bu defter ve evrâkları sıkı bir muhâfaza ve disiplinli bir kullanma nizâmı ile arşiv ve mahzenlerde sakladılar. devlet arşivi durumunda olan bu mahzenler, pâdişâhın vezîr-i âzamda bulunan mührüyle mühürlenen üç devlet hazînesinden biriydi. hükûmetin her toplantısından sonra bu mühürle mühürlenirdi. zîrâ milletin bütün hukûku bu kayıtlara bağlıydı. devleti ayakta tutan dirlik (tımar) sisteminin dolayısıyla ordunun, verginin, sanâyî, ticâret ve tarımın esasları mahzenlerdeki defterlerdeydi.
dîvân-ı hümâyûnda ve bâbıâlî’deki evrak ve vesîkaların çoğu parça kâğıtlar, bir kısmı da cildli defterler hâlindeydi. bu defter ve evraklar, senelerine göre tasnifleri yapılarak mahzenlerde saklanırdı. mühim olanları, kese ve torbalara konulurdu. her dâirede işleme tâbi tutulan bir günlük evrâk tomar yapılır, her ayın tomarı bir torbaya ve her yılın torbaları da bir sandık veya sandıklara konularak muhâfaza edilirdi. mâliye hazînedârbaşısı tarafından hazırlanan evrak keseleri, lüzûmunda sadrâzamın buyruldusu ile îcâb eden yerlere verilirdi. yeni kayıtlar, paşakapısı’ndaki (sonraları bâbıâlî) mahzende saklanır, bakmak îcâb ettiği zaman veya tashih lüzûmunda izinle saray mahzenindeki eski kayıtlara bakılırdı. kalemlere gelen evraklar, işi bitsin bitmesin, akşam mahzene kaldırılır, sabah tekrar getirilirdi.
pâdişâhların hatt-ı hümâyûnları görüldükten sonra reîs-ül-küttâba teslim edilir, o da her ay bunları birer torbaya koyup mühürledikten sonra husûsî bir sandıkta muhâfaza ederdi. bu sûretle pâdişâhların sadrâzamlara gönderdiği her türlü hatt-ı hümâyûnlar, ayrı ayrı torbalarda saklanırdı. pâdişâh okumak arzu ettiği zaman emânet olarak kendisine gönderilir, sonra geri alınarak tekrar yerine konurdu.
evrâkların muhâfazasından dîvân-ı hümâyûn üyesi olan nişancı sorumlu idi. reîs-ül-küttâb ve defter emîni onun emrinde idi (bkz. nişancı). fakat 16. asır ortalarından sonra reîs-ül-küttâb ile defter emîni nişancının önüne geçtiler. defter ve kayıtlarda yapılan her türlü düzeltme, nişancının kalemi ve mârifetiyle yapılırdı. nişancının bu vazîfesi ile ilgili pâdişâhtan başkasının sözlü emri geçersizdi. hattâ sadrâzam bile pâdişâh tuğrası ve muvaşşah ferman ile evrâk isteyebilir ve bizzat nişancı tarafından verilip alınırdı. diğer nâzırlar nişancının makâmında teslim alırlardı. tapu tahrir defterinde yapılacak bir kayıt tashihi için nişancıya yazılacak fermâna bizzat sadrâzam pâdişâhın tuğrasını çeker, nişancı da kendisine gelen fermanın köşesine; “defteri gele” diye yazarak defter emînine gönderirdi. güzel bir şekilde tasnif edilen milyonlarca vesika ve defter arasından istenilen defteri süratli bir şekilde bulup çıkaran defter emîni de, defterhâne kesedârı vâsıtasıyla defteri nişancıya yollar. nişancı, defter üzerinde gerekli tashihi yaptıktan sonra oraya fermânı da ekler, defterhâneye gönderirdi. tâlî derecedeki defterlerin başka yerlere gönderilmesi îcâb ettiği durumlarda, sadrâzamın defter emînine yazdığı buyruldu ile defterhâneden çıkarılarak istenilen yere gönderilir ve defter emîni tarafından tâkib edilirdi. defter iâde edilince ne kadarı dışarıda kaldığı deftere kaydedilirdi. son devirlerde nişancının derecesi düşmesine rağmen kayıtlarda yapılacak tashihler, yine onun kalemiyle yapılırdı. fakat tımar ve zeâmet işlerine, dîvân-ı hümâyûn reîsi olan reîs-ül-küttâblar bakardı.
sefer durumunda lüzumlu defterler de birlikte götürülür, nişancı ve defter emîni merkezde birer vekil bırakarak sefere iştirak ederlerdi. defter emîni defterleri muhâfaza eder, nişancı da gerekli kayıt ve tashihleri yapardı. devletin her türlü hukûkî bilgilerine sâhib olan nişancı hâricinde, hiç kimse pâdişâh dâhi olsa eski evrâka tashih için dahi hiçbir şekilde bir çizik çizemez veya silemezdi. nişancı da sadrâzamdan pâdişâh tuğrası çekilmiş fermân almadan kendisi hiçbir işâret koyamazdı. değişikliğe fermânı da eklerdi. vesîkaların çalınmasında veya tahrif edilmesinde rolü olanlar cezâlandırılırdı.
osmanlı devletinde millî arşivcilik konusunda ileri derecede teşebbüs, devrin mâliye nâzırı olan safveti paşanın 1845’te enderûn’daki târihî vesîka ve defterleri bir tertibe koyması ile başlamıştır. günümüz anlayışına uygun arşivcilik 1846’da hazîne-i evrâk dâiresinin kurulmasıyla başlar ve bu da bugünkü başbakanlık devlet arşivleri genel müdürlüğünün çekirdeğini teşkil eder. hazîne-i evrâk nezâretinin başına getirilen hasan muhsin efendinin kıymetli çalışmalarıyla arşive dâhil vesîkaların tertibi ve arşivin çalışma tarzını belirten 1849 hazîne-i evrâk nizamnâmesi ile türk arşivciliği belirli bir düzene girmiştir.
(bkz: hazine i evrak)
(bkz: acemi ocagi)
gelibolu’da kurulan ilk acemi ocağına verilen ad. gelibolu acemi ocağı, birinci murâd han zamânında kuruldu.
ilk acemiler, harpte esir edilen kuvvetli ve dinç gençlerden teşekkül ederdi. bunlar, gelibolu ve çardak arasında sefer yapan gemilerde hizmet görürler ve günde bir akçe alırlardı. on sene kadar bir hizmetten sonra türkçeyi ve türk âdetlerini de öğrenip, iki akçe gündelikle yeniçeri ocağına kaydedilirdi. acemi oğlanlara ilk önceleri sarı renkte sivri uçlu serpuş giydirilirdi. önceleri ocağın başında “acemi ocağı ağası” isminde birisi vardı.
istanbul’un fethinden sonra geniş şekilde bir acemi ocağının buraya da kurulması üzerine gelibolu’daki acemilerin başına “gelibolu ağası” denilen bir baş ağa tâyin edildi ve emrine sekiz adet acemi bölüklerine kumandan olmak üzere, çorbacı, yâni bölük kumandanı verildi. gelibolu acemi ocağı ağası bir yolsuzluğu görülmedikçe ölünceye kadar vazîfesine devâm ederdi. vefâtı ile yerine birinci çorbacı geçerdi. fakat istanbul devlet merkezi olduktan sonra, yeniçeri ocağının ihtiyâr bir yayabaşısının gelibolu ağalığına tâyini kânun oldu. ağalık bunlardan başkasına verilmezdi.
gelibolu ağasının yevmiyesi sonraları arttırılarak yirmi beş akçeye yükseldi. gelibolu zâbit ve acemilerinin maaşları her ulûfe dağıtımında istanbul’dan verilmek âdetti. bunun için nöbetçi bir yayabaşı istanbul’a gelir, bütün ocağın maaşını alıp, gelibolu’ya götürürdü.
yeniçeri ocağına girmek veya bir hizmete verilmek zamânı gelen gelibolu acemilerinin, ağalarının teklif ve arz etmesiyle kayıt muâmelesi yapılırdı. bunun için yeniçeri ağasına hükümdâr tarafından hüküm yazılır, o da bu hükme göre gelibolu acemilerini deftere kaydettirirdi. yine yeniçeri ağasına yazılan başka bir hükümle de gelibolu acemi ocağındaki münhallere (boş yerlere) türk çiftçilerinin hizmetlerinden gelmiş olan acemilerden verilirdi. ilk zamanlarda gelibolu acemi ocağının mevcudu dört yüz kadar olup, sonraları bu mikdâr ihtiyâca göre arttırıldı.
gelibolu acemi ocağı acemileri devamlı olarak rumeli ile anadolu arasında işleyip, hükûmete âit her türlü nakliyat yapan gemilerde hizmet ederlerdi.
ilk acemiler, harpte esir edilen kuvvetli ve dinç gençlerden teşekkül ederdi. bunlar, gelibolu ve çardak arasında sefer yapan gemilerde hizmet görürler ve günde bir akçe alırlardı. on sene kadar bir hizmetten sonra türkçeyi ve türk âdetlerini de öğrenip, iki akçe gündelikle yeniçeri ocağına kaydedilirdi. acemi oğlanlara ilk önceleri sarı renkte sivri uçlu serpuş giydirilirdi. önceleri ocağın başında “acemi ocağı ağası” isminde birisi vardı.
istanbul’un fethinden sonra geniş şekilde bir acemi ocağının buraya da kurulması üzerine gelibolu’daki acemilerin başına “gelibolu ağası” denilen bir baş ağa tâyin edildi ve emrine sekiz adet acemi bölüklerine kumandan olmak üzere, çorbacı, yâni bölük kumandanı verildi. gelibolu acemi ocağı ağası bir yolsuzluğu görülmedikçe ölünceye kadar vazîfesine devâm ederdi. vefâtı ile yerine birinci çorbacı geçerdi. fakat istanbul devlet merkezi olduktan sonra, yeniçeri ocağının ihtiyâr bir yayabaşısının gelibolu ağalığına tâyini kânun oldu. ağalık bunlardan başkasına verilmezdi.
gelibolu ağasının yevmiyesi sonraları arttırılarak yirmi beş akçeye yükseldi. gelibolu zâbit ve acemilerinin maaşları her ulûfe dağıtımında istanbul’dan verilmek âdetti. bunun için nöbetçi bir yayabaşı istanbul’a gelir, bütün ocağın maaşını alıp, gelibolu’ya götürürdü.
yeniçeri ocağına girmek veya bir hizmete verilmek zamânı gelen gelibolu acemilerinin, ağalarının teklif ve arz etmesiyle kayıt muâmelesi yapılırdı. bunun için yeniçeri ağasına hükümdâr tarafından hüküm yazılır, o da bu hükme göre gelibolu acemilerini deftere kaydettirirdi. yine yeniçeri ağasına yazılan başka bir hükümle de gelibolu acemi ocağındaki münhallere (boş yerlere) türk çiftçilerinin hizmetlerinden gelmiş olan acemilerden verilirdi. ilk zamanlarda gelibolu acemi ocağının mevcudu dört yüz kadar olup, sonraları bu mikdâr ihtiyâca göre arttırıldı.
gelibolu acemi ocağı acemileri devamlı olarak rumeli ile anadolu arasında işleyip, hükûmete âit her türlü nakliyat yapan gemilerde hizmet ederlerdi.
osmanlı devletinin kuzey afrika’daki üç eyâleti; tunus, cezâyir ve trablusgarb’a verilen ortak ad.
on dokuzuncu asrın ortalarında resmen kurulmuş olan ilk türk akademisi.
devletin iç güvenliğini temin eden teşkilât.
osmanlı devletinin kuruluşundan bu yana, devlet teşkilâtı ve sosyal müesseseler içerisinde zabıta kuruluşu da devletin gelişmesine paralel bir yön takip etmiş ve diğer ülkelerde rastlanmayan bir olgunluğa erişmiştir. devletin çözülüş döneminde bu teşkilat da iç ve dış tesirlerle yeni şekillere girmek ve değişikliklere uğramak suretiyle yeniden düzenlenme devrelerini geçirmiştir. askerî ve mülkî teşkilâtın yanında zabıta kuruluşları da zamanın icaplarına uydurulmuştur.
subaşı: türk zabıta tarihinde önemli bir rol oynayan ve tarih boyunca çeşitli şekil ve sıfatlarda görünmekle beraber daima zabıta işlerinin başında bulunduğu anlaşılan subaşı, ilk zabıta âmiri olarak kabul edilmektedir.
osmanlılar devrinin ilk dönemlerinde subaşılar, güvenlik işlerine bakmakla beraber, belediye zabıtası hizmetlerini de yürütmüşlerdir.
osmanlı devletinin kuruluşunda her kasabada birer kadı ve subaşı bulunurdu. kadı, mülkî işlere bakardı. kasabanın huzur ve güvenini, kadının verdiği hükümlerin yerine getirilmesini, aynı zamanda bir askerî âmir olan subaşılar sağlardı.
sancakların başındaki sancak beyleri ile eyaletlerdeki beylerbeyleri, emirleri altındaki askerlerle bölgelerinin güvenliğini sağlıyorlardı.
yeniçeri döneminde zabıta: yeniçerilerin kuruluşundan sonra asayiş, bunlar tarafından sağlandı ve yeniçeri ağaları kumandanlık yaptı. yeniçeri ağaları hükümet merkezinin güvenliğinden mesul kimselerdi.
istanbul’un fethinden sonra bu şehir, beş büyük zabıta bölgesine ayrıldı. bu bölgeler:
1)yeniçeri ağasına ayrılan bölge,
2) cebecibaşına ayrılan bölge,
3) kaptanpaşaya ayrılan bölge,
4) topçubaşına ayrılan bölge,
5) bostancıbaşına ayrılan bölge, olarak bilinmektedir.
bu zabıta bölgeleri dışında, yalnız kendi kesimlerinin güvenliğini sağlayan ve usta denilen memurlar da vardı.
birçok semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu. buralarda zabıta hizmetlerini yürüten ve kollukçu denilen kişiler vazife yapardı.
kale kapısına muhafızlık eden kollukçulara da yasakçı denilirdi.
zâbıta makamları
sadrazam: devletin iç ve dış güvenliğini sağlayan en yüksek makam. sadrazamlık olduğu için, en büyük zabıta âmirliği yetkisi de sadrazama aitti. kendisi seferde olduğu zamanlar bu yetkiyi kethüdâ bey kullanırdı.
yeniçeri ağası: istanbul’un güvenlik işleri ile de alâkası olduğundan, devriye gezerken yolsuz ve kanuna aykırı davranışlarda bulunanları yakaladığı zaman bunları yanındaki falakacılara dövdürür veya hapsettirirdi.
falakacı: yeniçeri ağasının emri altındaki acemi oğlanlar falakayı taşır ve bunlara da falakacı denirdi.
cebecibaşı ve cebeciler: istanbul’un ayasofya, hocapaşa, ahırkapı taraflarının korunması ve güvenliğinin sağlanması bunlara âitti.
kaptanpaşa: istanbul’un kasımpaşa ile galata semtinin güvenlik işlerinden kaptanpaşa mesul idi. galata semtinin asayişinden galata çavuşu, kasımpaşa ile yakın sahillerin asayişinden ise tersane çavuşu mesul kılınmıştı.
bu çavuşların emri altında kalyoncu denilen zabıta görevlileri vardı.
topçubaşı ve topçular: tophâne semti ile beyoğlu taraflarının korunması, dirlik ve düzenliğinin sağlanması topçubaşılarına verilmişti.
bostancıbaşı ve bostancılar: istanbul’un üsküdar, eyüp, kâğıthane, boğaziçi’nin iki tarafı, kadıköy, adalar ve ayastefanos (yeşilköy) taraflarının zabıta işleri bostancıbaşılara verilmişti. padişahın saray ve köşklerini de bunlar korurlardı.
kadı: sadrazam ve yeniçeri ağasından sonra, mülkî, adlî ve beledî işlere ve bu arada zabıta görevlerine de karışan büyük bir âmirdi. suçluları bizzat sorguya çeker ve hükmünü de kendisi verirdi. zabıta âmirliği yetkilerini bilhassa ahlâk zabıtası hizmetlerinde kullanırdı.
istanbul şehri, istanbul-galata-üsküdâr-eyüp olmak üzere dört kadılığa ayrılmıştı.
böcekbaşı: failleri ortaya çıkarılamayan suçları takip etme, suçluları yakalama ve diğer gizli zabıta işleri ile vazifeli âmire böcekbaşı denirdi. zamanımızın sivil zabıta görevlilerinin hizmetini görürlerdi. emirlerinde kadın memurlar da bulunurdu.
ustalıkla kıyafet değiştiren bu memurlar, kanun ve nizamlara aykırı davranışları tespit ederler, yerinde ve zamanında müdahale ile birçok yolsuzlukların önünü alırlardı. bu teşkilât içinde haber alma hizmetini gören ve çuhadar unvanı verilen birtakım memurlar da vardı. ayrıca, istanbul’da sadrazamın, illerde de valilerin emrinde baştebdil ağası denilen bir haber alma şefi bulunurdu.
yeniçeri ocağının 1826 tarihinde ortadan kaldırılmasından sonra, bunun yerine istanbul’da asâkir-i muntazama-i hâssa adıyla zabıta hizmetlerini yürütmek üzere yeni bir teşkilât kuruldu.
böylece yeniçeriler ve yeniçeri ağasının yerine asâkir-i mansûre-i muhammediyye ve serasker’in zabıta hizmetlerini yüklenme dönemi başlamaktadır.
bu dönemde istanbul zabıta hizmetleri, ihtisab nezâreti tarafından yürütülmüştür. eyaletlerde ise, bu hizmetler sipahilere bırakılmıştı.
1834 tarihinde, anadolu ve rumeli’nin bazı eyaletlerinde asâkir-i redife adı ile bir askerî teşkilât kuruldu. bu askerlerin yönetimi, serasker denilen bir kumandana bırakılmıştı.
seraskere, eskiden, yeniçeri ağasına bırakılan yetkiler verildi. bu suretle, kendisine hükümet merkezinde istanbul yakasının en büyük emniyet âmiri sıfat ve yetkileri tanınmış oldu.
yukarıda belirtildiği gibi; yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra da, eyaletlerde ve istanbul’da zabıta hizmetleri ayrı ayrı başlara bağlı olarak yürütülmekteydi.
teşkilât ve yürütme alanındaki bu farklılığı ortadan kaldırmak maksadıyla ilk defa, 1845 tarihinde, istanbul’da polis teşkilâtının kurulduğu görülmektedir.
yayınlanan ilk polis nizamnâmesi, 10 nisan 1845 tarihini taşımakta ve polis adı verilen yeni zabıta teşkilâtının vazifeleri bu nizamnâmede gösterilmektedir.
polis nizamnâmesinin yayımını ve polis adı verilen zabıta teşkilâtının kuruluşunu izleyerek, zabıta hizmetlerindeki karışık yönetimi önleme ve birleştirme amacı ile, bir yıl sonra da 1846 yılında ilk defa zaptiye müşirliği kuruldu.
zaptiye müşirliği, yalnız zabıta işleriyle uğraşmak üzere kurulmuş yeni bir teşkilât özelliği taşımaktadır.
1879 tarihinde kurulan zaptiye nezareti, 1909 yılına kadar bugünkü emniyet genel müdürlüğü görev ve yetkilerini yapıyor ve kullanıyordu. yurdun her tarafında kurulan polis teşkilâtları, bu nezaret tarafından idare ediliyordu.
başkent istanbul; üsküdar, beyoğlu, polis müdürlükleri ve beşiktaş polis memurluğu adları ile dört polis dairesine ve her polis dairesi de merkezlere ayrılmıştı.
1886 yılından sonra, istanbul polis müdürlüğü dışındaki diğer müdürlüklerin mutasarrıflık adını aldığı, polis müdürüne matasarrıf denildiği görülmekte ve 1898 yılında da istanbul’da sivil polis teşkilâtı kurulmuş bulunmaktadır.
bu dönemde ve başlangıçta 15 ilde polis teşkilâtı kurulmuş ve her il dairesinin başına bir serkomiser getirilmişti.
ikinci meşrutiyetin ilanından sonra 1909 yılının başında zaptiye nezâreti kaldırılmış, onun yerine polis işlerinin yürütülmesiyle vazifelendirilen, emniyet-i umumiye müdüriyeti, 22 temmuz 1909 tarihli istanbul vilâyeti ve emniyet umumiye vilayeti ve emniyet umumiye müdüriyeti teşkilâtına dair kanunla kurulmuştu.
bu durumda, bütün memleket polisini yönetimi altında bulunduran emniyet-i umumiye müdüriyeti, zaptiye nezaretinin yerini almış oldu.
zabıta hizmetinde geçirilen tecrübeler göz önünde bulundurularak yeni bir polis teşkilâtı ve vazife nizamnâmesi meydana getirildi. 21 mayıs 1913 tarihli bu nizamnâme ile, polisin teşkilâtlanması, görev ve yetkileri ile personelin dereceleri, sınıfları, mesleğe giriş, yükselme ve diğer bütün özlük işleri en iyi şekilde günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir.
osmanlı devletinin kuruluşundan bu yana, devlet teşkilâtı ve sosyal müesseseler içerisinde zabıta kuruluşu da devletin gelişmesine paralel bir yön takip etmiş ve diğer ülkelerde rastlanmayan bir olgunluğa erişmiştir. devletin çözülüş döneminde bu teşkilat da iç ve dış tesirlerle yeni şekillere girmek ve değişikliklere uğramak suretiyle yeniden düzenlenme devrelerini geçirmiştir. askerî ve mülkî teşkilâtın yanında zabıta kuruluşları da zamanın icaplarına uydurulmuştur.
subaşı: türk zabıta tarihinde önemli bir rol oynayan ve tarih boyunca çeşitli şekil ve sıfatlarda görünmekle beraber daima zabıta işlerinin başında bulunduğu anlaşılan subaşı, ilk zabıta âmiri olarak kabul edilmektedir.
osmanlılar devrinin ilk dönemlerinde subaşılar, güvenlik işlerine bakmakla beraber, belediye zabıtası hizmetlerini de yürütmüşlerdir.
osmanlı devletinin kuruluşunda her kasabada birer kadı ve subaşı bulunurdu. kadı, mülkî işlere bakardı. kasabanın huzur ve güvenini, kadının verdiği hükümlerin yerine getirilmesini, aynı zamanda bir askerî âmir olan subaşılar sağlardı.
sancakların başındaki sancak beyleri ile eyaletlerdeki beylerbeyleri, emirleri altındaki askerlerle bölgelerinin güvenliğini sağlıyorlardı.
yeniçeri döneminde zabıta: yeniçerilerin kuruluşundan sonra asayiş, bunlar tarafından sağlandı ve yeniçeri ağaları kumandanlık yaptı. yeniçeri ağaları hükümet merkezinin güvenliğinden mesul kimselerdi.
istanbul’un fethinden sonra bu şehir, beş büyük zabıta bölgesine ayrıldı. bu bölgeler:
1)yeniçeri ağasına ayrılan bölge,
2) cebecibaşına ayrılan bölge,
3) kaptanpaşaya ayrılan bölge,
4) topçubaşına ayrılan bölge,
5) bostancıbaşına ayrılan bölge, olarak bilinmektedir.
bu zabıta bölgeleri dışında, yalnız kendi kesimlerinin güvenliğini sağlayan ve usta denilen memurlar da vardı.
birçok semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu. buralarda zabıta hizmetlerini yürüten ve kollukçu denilen kişiler vazife yapardı.
kale kapısına muhafızlık eden kollukçulara da yasakçı denilirdi.
zâbıta makamları
sadrazam: devletin iç ve dış güvenliğini sağlayan en yüksek makam. sadrazamlık olduğu için, en büyük zabıta âmirliği yetkisi de sadrazama aitti. kendisi seferde olduğu zamanlar bu yetkiyi kethüdâ bey kullanırdı.
yeniçeri ağası: istanbul’un güvenlik işleri ile de alâkası olduğundan, devriye gezerken yolsuz ve kanuna aykırı davranışlarda bulunanları yakaladığı zaman bunları yanındaki falakacılara dövdürür veya hapsettirirdi.
falakacı: yeniçeri ağasının emri altındaki acemi oğlanlar falakayı taşır ve bunlara da falakacı denirdi.
cebecibaşı ve cebeciler: istanbul’un ayasofya, hocapaşa, ahırkapı taraflarının korunması ve güvenliğinin sağlanması bunlara âitti.
kaptanpaşa: istanbul’un kasımpaşa ile galata semtinin güvenlik işlerinden kaptanpaşa mesul idi. galata semtinin asayişinden galata çavuşu, kasımpaşa ile yakın sahillerin asayişinden ise tersane çavuşu mesul kılınmıştı.
bu çavuşların emri altında kalyoncu denilen zabıta görevlileri vardı.
topçubaşı ve topçular: tophâne semti ile beyoğlu taraflarının korunması, dirlik ve düzenliğinin sağlanması topçubaşılarına verilmişti.
bostancıbaşı ve bostancılar: istanbul’un üsküdar, eyüp, kâğıthane, boğaziçi’nin iki tarafı, kadıköy, adalar ve ayastefanos (yeşilköy) taraflarının zabıta işleri bostancıbaşılara verilmişti. padişahın saray ve köşklerini de bunlar korurlardı.
kadı: sadrazam ve yeniçeri ağasından sonra, mülkî, adlî ve beledî işlere ve bu arada zabıta görevlerine de karışan büyük bir âmirdi. suçluları bizzat sorguya çeker ve hükmünü de kendisi verirdi. zabıta âmirliği yetkilerini bilhassa ahlâk zabıtası hizmetlerinde kullanırdı.
istanbul şehri, istanbul-galata-üsküdâr-eyüp olmak üzere dört kadılığa ayrılmıştı.
böcekbaşı: failleri ortaya çıkarılamayan suçları takip etme, suçluları yakalama ve diğer gizli zabıta işleri ile vazifeli âmire böcekbaşı denirdi. zamanımızın sivil zabıta görevlilerinin hizmetini görürlerdi. emirlerinde kadın memurlar da bulunurdu.
ustalıkla kıyafet değiştiren bu memurlar, kanun ve nizamlara aykırı davranışları tespit ederler, yerinde ve zamanında müdahale ile birçok yolsuzlukların önünü alırlardı. bu teşkilât içinde haber alma hizmetini gören ve çuhadar unvanı verilen birtakım memurlar da vardı. ayrıca, istanbul’da sadrazamın, illerde de valilerin emrinde baştebdil ağası denilen bir haber alma şefi bulunurdu.
yeniçeri ocağının 1826 tarihinde ortadan kaldırılmasından sonra, bunun yerine istanbul’da asâkir-i muntazama-i hâssa adıyla zabıta hizmetlerini yürütmek üzere yeni bir teşkilât kuruldu.
böylece yeniçeriler ve yeniçeri ağasının yerine asâkir-i mansûre-i muhammediyye ve serasker’in zabıta hizmetlerini yüklenme dönemi başlamaktadır.
bu dönemde istanbul zabıta hizmetleri, ihtisab nezâreti tarafından yürütülmüştür. eyaletlerde ise, bu hizmetler sipahilere bırakılmıştı.
1834 tarihinde, anadolu ve rumeli’nin bazı eyaletlerinde asâkir-i redife adı ile bir askerî teşkilât kuruldu. bu askerlerin yönetimi, serasker denilen bir kumandana bırakılmıştı.
seraskere, eskiden, yeniçeri ağasına bırakılan yetkiler verildi. bu suretle, kendisine hükümet merkezinde istanbul yakasının en büyük emniyet âmiri sıfat ve yetkileri tanınmış oldu.
yukarıda belirtildiği gibi; yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra da, eyaletlerde ve istanbul’da zabıta hizmetleri ayrı ayrı başlara bağlı olarak yürütülmekteydi.
teşkilât ve yürütme alanındaki bu farklılığı ortadan kaldırmak maksadıyla ilk defa, 1845 tarihinde, istanbul’da polis teşkilâtının kurulduğu görülmektedir.
yayınlanan ilk polis nizamnâmesi, 10 nisan 1845 tarihini taşımakta ve polis adı verilen yeni zabıta teşkilâtının vazifeleri bu nizamnâmede gösterilmektedir.
polis nizamnâmesinin yayımını ve polis adı verilen zabıta teşkilâtının kuruluşunu izleyerek, zabıta hizmetlerindeki karışık yönetimi önleme ve birleştirme amacı ile, bir yıl sonra da 1846 yılında ilk defa zaptiye müşirliği kuruldu.
zaptiye müşirliği, yalnız zabıta işleriyle uğraşmak üzere kurulmuş yeni bir teşkilât özelliği taşımaktadır.
1879 tarihinde kurulan zaptiye nezareti, 1909 yılına kadar bugünkü emniyet genel müdürlüğü görev ve yetkilerini yapıyor ve kullanıyordu. yurdun her tarafında kurulan polis teşkilâtları, bu nezaret tarafından idare ediliyordu.
başkent istanbul; üsküdar, beyoğlu, polis müdürlükleri ve beşiktaş polis memurluğu adları ile dört polis dairesine ve her polis dairesi de merkezlere ayrılmıştı.
1886 yılından sonra, istanbul polis müdürlüğü dışındaki diğer müdürlüklerin mutasarrıflık adını aldığı, polis müdürüne matasarrıf denildiği görülmekte ve 1898 yılında da istanbul’da sivil polis teşkilâtı kurulmuş bulunmaktadır.
bu dönemde ve başlangıçta 15 ilde polis teşkilâtı kurulmuş ve her il dairesinin başına bir serkomiser getirilmişti.
ikinci meşrutiyetin ilanından sonra 1909 yılının başında zaptiye nezâreti kaldırılmış, onun yerine polis işlerinin yürütülmesiyle vazifelendirilen, emniyet-i umumiye müdüriyeti, 22 temmuz 1909 tarihli istanbul vilâyeti ve emniyet umumiye vilayeti ve emniyet umumiye müdüriyeti teşkilâtına dair kanunla kurulmuştu.
bu durumda, bütün memleket polisini yönetimi altında bulunduran emniyet-i umumiye müdüriyeti, zaptiye nezaretinin yerini almış oldu.
zabıta hizmetinde geçirilen tecrübeler göz önünde bulundurularak yeni bir polis teşkilâtı ve vazife nizamnâmesi meydana getirildi. 21 mayıs 1913 tarihli bu nizamnâme ile, polisin teşkilâtlanması, görev ve yetkileri ile personelin dereceleri, sınıfları, mesleğe giriş, yükselme ve diğer bütün özlük işleri en iyi şekilde günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir.
(bkz: derbent teskilati)
(bkz: derbent teskilati)
anadolu ve rumeli’nin dağlık bölgelerindeki geçit ve yolları korumak ve yolcuların güvenliğini sağlamakla görevli teşkilât. bu teşkilâtta görevli olanlara derbendci denirdi.
sultan abdülmecid han döneminde, rüşdiyelere (ortaokul) erkek öğretmen yetiştirmek üzere açılan okullardır.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?