yangın çıkınca etrafa yayılmadan söndürmek ve mahsur kalanları kurtarmak için kurulan bir osmanlı dönemi teşkilatı.
osmanlı devletinde çeşitli merâsimler esnâsında, protokol işlerinin görülmesi.
türk-islâm devletlerinde askerî bir unvan.
yeniçeri cemâat ortalarından 60,61, 62, 63. ortalara verilen ad. bunların kumandanı olan dört yayabaşıya “ser solak” veya“solakbaşı” denilirdi. hükümdârın muhâfız bölükleri de bu dört ortadan teşkil olunurdu. bunlar cesur, kuvvetli, boylu-boslu, tecrübeli, sözü dinlenir, hitâbeti düzgün yeniçeriler arasından seçilirdi. pâdişâhın atının sağında giden iki solak, ok ve yaylarını kullanırken, sol ellerini; solunda gidenler ise sağ ellerini kullanırlardı. ellerini bu sûretle kullanmalarına sebep pâdişâha arkalarını dönmeden hedefi vurabilmeleri içindi.
osmanlı devletinde solak ortaları ilk defâ yıldırım bâyezîd döneminde kuruldu. solak ortalarında her ortanın en eskisinin solakbaşı olması kânundu. fâtih zamânında ve istanbul’un fethi esnâsında solak mevcûdu iki yüz kadardı. kânûnî sultan süleyman devrinde her solak ortasında seksen nefer varken, sonradan herbir orta, yüz nefere çıkarılmıştır. maaş defterlerinde bu sûretle solakbaşılarıyla berâber yüz birer adet nefer solak görülmekte olup, bundan sonra solakların adedi artmamıştır.
hükümdârın sefere gidişinde köprü, su geçidi, ormanlık gibi tehlikeli ve hayvanı ürkütecek yerler geçilirken, solakbaşılar pâdişâhın atının yularından tutarlardı. su geçilirken, solaklar hünkârın yanına yaklaşarak iki tarafında yer alıp, suyu yürüyerek veya yüzerek geçerlerdi. sultan dördüncü murâd, revân kalesi yakınında diki nehrini kabarma esnâsında atıyla birlikte geçerken, yanında bulunan solaklardan biri suya kapılıp boğulma tehlikesi içine girmişti. sultan, tek eliyle solağı havaya kaldırıp nehrin kıyısına kadar o hâlde taşımış ve ayrıca kendisine bir kese de altın bahşiş vermişti.
muhârebe meydanında dört solakbaşı ile dört kethüdâ ve dört odabaşı hükümdârın yanında dururken, dört yüz kemankeş, yâni okçu solak, pâdişâhı her taraftan çepeçevre çevirir, hattâ silâhdâr, rikâpdâr, çuhadâr vesâire gibi hükümdârın en yakınlarını bile atın yanına sokmazlardı.
solaklar, başlarına bir buçuk karış yüksekliğinde döğme yaldızlı ve ön tarafı selvi biçiminde yeşil sorguçlu bir tas, sırtlarına saçaklı entari, bunun üstüne dolama tarzında entari kaftan, bacaklarına kırmızı çakşır, ayaklarına sarı mest, bunun üzerine de sarı çizme giyer, bellerine yaldızlı som kemer bağlarlar, bu kemere de gümüş kabzalı uzun bir kama sokar, ellerinde baltaya benzer bir silâh taşırlardı.
solak sınıfı 1829’da kaldırıldı.
osmanlı devletinde solak ortaları ilk defâ yıldırım bâyezîd döneminde kuruldu. solak ortalarında her ortanın en eskisinin solakbaşı olması kânundu. fâtih zamânında ve istanbul’un fethi esnâsında solak mevcûdu iki yüz kadardı. kânûnî sultan süleyman devrinde her solak ortasında seksen nefer varken, sonradan herbir orta, yüz nefere çıkarılmıştır. maaş defterlerinde bu sûretle solakbaşılarıyla berâber yüz birer adet nefer solak görülmekte olup, bundan sonra solakların adedi artmamıştır.
hükümdârın sefere gidişinde köprü, su geçidi, ormanlık gibi tehlikeli ve hayvanı ürkütecek yerler geçilirken, solakbaşılar pâdişâhın atının yularından tutarlardı. su geçilirken, solaklar hünkârın yanına yaklaşarak iki tarafında yer alıp, suyu yürüyerek veya yüzerek geçerlerdi. sultan dördüncü murâd, revân kalesi yakınında diki nehrini kabarma esnâsında atıyla birlikte geçerken, yanında bulunan solaklardan biri suya kapılıp boğulma tehlikesi içine girmişti. sultan, tek eliyle solağı havaya kaldırıp nehrin kıyısına kadar o hâlde taşımış ve ayrıca kendisine bir kese de altın bahşiş vermişti.
muhârebe meydanında dört solakbaşı ile dört kethüdâ ve dört odabaşı hükümdârın yanında dururken, dört yüz kemankeş, yâni okçu solak, pâdişâhı her taraftan çepeçevre çevirir, hattâ silâhdâr, rikâpdâr, çuhadâr vesâire gibi hükümdârın en yakınlarını bile atın yanına sokmazlardı.
solaklar, başlarına bir buçuk karış yüksekliğinde döğme yaldızlı ve ön tarafı selvi biçiminde yeşil sorguçlu bir tas, sırtlarına saçaklı entari, bunun üstüne dolama tarzında entari kaftan, bacaklarına kırmızı çakşır, ayaklarına sarı mest, bunun üzerine de sarı çizme giyer, bellerine yaldızlı som kemer bağlarlar, bu kemere de gümüş kabzalı uzun bir kama sokar, ellerinde baltaya benzer bir silâh taşırlardı.
solak sınıfı 1829’da kaldırıldı.
yeniçeri ocağının altmış beşinci ortası mensubuna verilen ad.
osmanlı devletinin avrupa topraklarındaki en büyük idârî birimi. osmanlılar rumeli’de ilk fetihlerini yaparken (1353-1359), süleyman paşa, bu kuvvetlerin başkumandanı sıfatı ile beylerbeyi durumunda idi. daha sonra sultan birinci murâd han döneminde, edirne merkez olmak üzere, rumeli eyâleti kuruldu. lala şâhin paşa da beylerbeyi tâyin edildi. bu beylerbeyliğin vazîfesi, idârî olmaktan ziyâde, fetih harekâtını devâm ettirmek, yâni islâm dînini yaymaktı. bu yüzden beylerbeyiliğin sınır bölgelerine en seçkin komutanlar tâyin edildi.
avrupa’daki osmanlı toprakları genişledikçe, rumeli beylerbeyliğinin devlet içindeki nüfûzu da arttı. bu eyâlet, sultan ikinci bâyezîd han devrinde devletin en mühim idârî birimi olurken, rumeli beylerbeyine de akranları arasında en üst rütbe verildi. vezir pâyesiyle, paşalık ünvânı ve divan toplantılarına katılma hakkı tanındı. bâzı rumeli beylerbeyleri, aynı zamanda, veziriâzamlık da yaptılar.
beylerbeyiler, ilk zaptedilen yerleri paşa sancağı hâlinde bizzât idâre ettikleri gibi, stratejik ehemmiyeti ön plânda olan ve idârî bir merkez olmaya elverişli bulunan kale ve şehirleri de, ehliyet ve kâbiliyet sâhibi beyler vâsıtasıyla hâkimiyetleri altında tutuyorlardı. on altıncı asır ortalarına kadar bölgedeki fethedilen bütün yerler, stratejik ehemmiyetlerine göre sancak hâline getirilerek, rumeli beylerbeyliğine bağlandı. kânûnî sultan süleymân han devrinin sonlarında, macaristan’da yeni eyâletler teşkil edildi.
osmanlı fethinden önce bölge halkı, zâlim kral ve imparatorların zulümlerinden kaçıp, rumeli’yi boşaltmaya başlamıştı. bu yüzden kayda değer büyüklükte bir şehre tesâdüf edilmeyen rumeli bölgesinde ufak-tefek bâzı yerleşim birimleri vardı. fetihten sonra aksaray tarafındaki yörükler, topluca rumeli’nin boş arâzisine yerleştirildi. fethedilen yerlerde kimse aç ve açıkta bırakılmadı. her taraf kısa zamanda îmâr edildi. elde edilen vergi gelirinin iki-üç misli harcama yapılarak rumeli âdetâ yeniden inşâ edildi. câmisi, medresesi, imâreti, hamamı, köprüsü mektebi, çeşmesi, kışlası, insanların ihtiyâcı olan her şeyiyle rumeli şenlendi. temizlik ve güzellik, adâlet ve güzel ahlâk her tarafta yayıldı. bâzı hıristiyan köylerinden rumeli ağası nezâretinde devşirilen çocuklar, müslüman köylülerin yanlarına verilip bilâhare acemi ocağına alınarak yetiştirildiler.
beylerbeyilik merkezlerine (paşa sancağı), sancak merkezlerine ve kazâlara kâdılar tâyin edildi. nâhiyelere nâibler vazîfelendirildi. köy ve mahallelerde ise imamlara mesûliyet verildi. kazâ ve nâhiyelerde sübaşılar âsâyişi temin ettiler. tımar sâhipleri iyi muâmeleleriyle toprakları şenlendirdiler.
aynî ali risâlesi’nde verilen rakamlara göre 16. asrın sonlarına doğru rumeli toprakları 9274 kılıç olarak dirlik sâhiplerine dağıtıldı. rumeli eyâletinden cebelüleriyle birlikte 33.000 kişi sipâhî ordusuna katılırdı. ayrıca rumeli’den on binin üzerinde yörük ve müsellem eşkinciyle bir o kadar da akıncı çıkardı. rumeli beylerbeyinin emrinde yaklaşık 60.000 kişilik bir ordu teşekkül ederdi.
rumeli eyâleti, kânûnî devrinde; paşa livası (sırasıyla; edirne, sofya, manastır), gelibolu, silistre, niğbolu, vize, sofya, köstendil, midilli, semendire, iskenderiye (işkodra), avlonya, ilbasan, ağrıboz, tırhala, prizen, alacahisar, vidin, florina, mora, vilçitrin, yanya, karlıili, izvornik, hersek, bosna, selânik, kızılca müsellem, voynuk, çingâne, karadağ, kefe veohri sancakları olarak teşkilâtlandırılmıştı.
on yedinci asırda mora ve çevresindeki sancaklar, rumeli’den ayrıldılar. on dokuzuncu asırda ise; üsküp, bosna, selânik ve yanya, rumeli eyâletlerinden ayrılarak ayrı birer vilâyet hâline getirildi. rumeli de, ohri, kesriye ve işkodra’dan ibâret bir eyâlet hâline geldi. 1864’te vilâyet sistemine geçilince de; varna, niş, sofya, tırnova, rusçuk, tolçu ve vidin mutasarrıflıklarından meydana gelen tuna vilâyeti kuruldu. işkodra ve edirne 1878’de ayrı birer vilâyet hâline getirilince, rumeli eyâleti tamâmen ortadan kalktı ve rumeli coğrafî bir tâbirden ibâret kaldı.
avrupa’daki osmanlı toprakları genişledikçe, rumeli beylerbeyliğinin devlet içindeki nüfûzu da arttı. bu eyâlet, sultan ikinci bâyezîd han devrinde devletin en mühim idârî birimi olurken, rumeli beylerbeyine de akranları arasında en üst rütbe verildi. vezir pâyesiyle, paşalık ünvânı ve divan toplantılarına katılma hakkı tanındı. bâzı rumeli beylerbeyleri, aynı zamanda, veziriâzamlık da yaptılar.
beylerbeyiler, ilk zaptedilen yerleri paşa sancağı hâlinde bizzât idâre ettikleri gibi, stratejik ehemmiyeti ön plânda olan ve idârî bir merkez olmaya elverişli bulunan kale ve şehirleri de, ehliyet ve kâbiliyet sâhibi beyler vâsıtasıyla hâkimiyetleri altında tutuyorlardı. on altıncı asır ortalarına kadar bölgedeki fethedilen bütün yerler, stratejik ehemmiyetlerine göre sancak hâline getirilerek, rumeli beylerbeyliğine bağlandı. kânûnî sultan süleymân han devrinin sonlarında, macaristan’da yeni eyâletler teşkil edildi.
osmanlı fethinden önce bölge halkı, zâlim kral ve imparatorların zulümlerinden kaçıp, rumeli’yi boşaltmaya başlamıştı. bu yüzden kayda değer büyüklükte bir şehre tesâdüf edilmeyen rumeli bölgesinde ufak-tefek bâzı yerleşim birimleri vardı. fetihten sonra aksaray tarafındaki yörükler, topluca rumeli’nin boş arâzisine yerleştirildi. fethedilen yerlerde kimse aç ve açıkta bırakılmadı. her taraf kısa zamanda îmâr edildi. elde edilen vergi gelirinin iki-üç misli harcama yapılarak rumeli âdetâ yeniden inşâ edildi. câmisi, medresesi, imâreti, hamamı, köprüsü mektebi, çeşmesi, kışlası, insanların ihtiyâcı olan her şeyiyle rumeli şenlendi. temizlik ve güzellik, adâlet ve güzel ahlâk her tarafta yayıldı. bâzı hıristiyan köylerinden rumeli ağası nezâretinde devşirilen çocuklar, müslüman köylülerin yanlarına verilip bilâhare acemi ocağına alınarak yetiştirildiler.
beylerbeyilik merkezlerine (paşa sancağı), sancak merkezlerine ve kazâlara kâdılar tâyin edildi. nâhiyelere nâibler vazîfelendirildi. köy ve mahallelerde ise imamlara mesûliyet verildi. kazâ ve nâhiyelerde sübaşılar âsâyişi temin ettiler. tımar sâhipleri iyi muâmeleleriyle toprakları şenlendirdiler.
aynî ali risâlesi’nde verilen rakamlara göre 16. asrın sonlarına doğru rumeli toprakları 9274 kılıç olarak dirlik sâhiplerine dağıtıldı. rumeli eyâletinden cebelüleriyle birlikte 33.000 kişi sipâhî ordusuna katılırdı. ayrıca rumeli’den on binin üzerinde yörük ve müsellem eşkinciyle bir o kadar da akıncı çıkardı. rumeli beylerbeyinin emrinde yaklaşık 60.000 kişilik bir ordu teşekkül ederdi.
rumeli eyâleti, kânûnî devrinde; paşa livası (sırasıyla; edirne, sofya, manastır), gelibolu, silistre, niğbolu, vize, sofya, köstendil, midilli, semendire, iskenderiye (işkodra), avlonya, ilbasan, ağrıboz, tırhala, prizen, alacahisar, vidin, florina, mora, vilçitrin, yanya, karlıili, izvornik, hersek, bosna, selânik, kızılca müsellem, voynuk, çingâne, karadağ, kefe veohri sancakları olarak teşkilâtlandırılmıştı.
on yedinci asırda mora ve çevresindeki sancaklar, rumeli’den ayrıldılar. on dokuzuncu asırda ise; üsküp, bosna, selânik ve yanya, rumeli eyâletlerinden ayrılarak ayrı birer vilâyet hâline getirildi. rumeli de, ohri, kesriye ve işkodra’dan ibâret bir eyâlet hâline geldi. 1864’te vilâyet sistemine geçilince de; varna, niş, sofya, tırnova, rusçuk, tolçu ve vidin mutasarrıflıklarından meydana gelen tuna vilâyeti kuruldu. işkodra ve edirne 1878’de ayrı birer vilâyet hâline getirilince, rumeli eyâleti tamâmen ortadan kalktı ve rumeli coğrafî bir tâbirden ibâret kaldı.
osmanlı devletinde, dîvân-ı hümâyunda, doğrudan doğruya vezîriâzama bağlı yazı işleriyle meşgul kalemlerin ve buradaki kâtiplerin faaliyetine nezâret eden dâire reisi.
osmanlı devletinde ihtiyat askerine verilen ad. sultan ikinci mahmud han, 1826 târihinde yeniçeri ocağını kaldırarak yerine asâkir-i mansûre-i muhammediyye adıyla yeni bir ordu teşkilâtı kurdu. daha sonra da, osmanlı ordusunun muvazzaf birliklerine, ihtiyaç hâlinde kaynak olması için yeni terhis edilmiş askerlerden faydalanma yoluna gidilerek devlete mâlî bakımdan fazla yük yüklemeyecek redîf teşkilâtı kuruldu. redîf-i asâkir-i mansûre adı verilen bu ihtiyât kuvvetlerinin tertip tarzı sultan ikinci mahmûd han tarafından serasker hüsrev paşaya havâle edildi. ancak halkın yeni kurulmuş asâkir-i mansûre ve hassa teşkilâtına iyice intibak etmesi için redîf teşkilâtı kurulması biraz geciktirildi. bu esnâda redîf teşkilâtı hakkında halka bilgi verilip, redîf (ihtiyat) yazılmaya heveslendirildi.
24 mayıs 1834 târihinde sultan ikinci mahmûd hanın kızı sâliha sultanın düğünü vesîlesiyle taşrada bulunan vezirlerle âlim ve eşraftan bâzıları dâvet edilerek, redîf teşkilâtı konusunda istişârî mâhiyette görüşmeler yapıldı. bunu ikinci ve üçüncü toplantılar tâkip etti. bâb-ı fetvâda kânunnâme okunup, kabul olundu ve pâdişâhın irâdesi alınarak 8 temmuz 1834 târihinde redîf nizamnâmesi yürürlüğe girdi. 28 temmuz 6 ağustos 1834 târihli hükümlerle de durum redîf teşkîlâtı kurulacak yerlerin vâli, mutasarrıf ve diğer ilgililerine bildirildi.
redîf kuvvetlerinin alay ve merkezleri şu şekilde tanzim ve tespit edilmişti:
1. hassa ordusu redîf alayları: merkezleri sıra ile izmit, bursa, izmir, aydın, afyonkarahisar ve isparta’da bulunan altı piyâde alayı; bursa, aydın ve isparta’da üç süvârî alayı ve yine isparta’da bir topçu alayı.
2. dersaâdet (istanbul) ordusu redîf alayları: merkezleriedirne, bolu, ankara, çorum, konya ve kayseri’de altı piyâde alayı; bolu, ankara ve kayseri’de üç süvârî alayı ile çorum ve edirne’de birer topçu alayı.
3. rumeli redif alayları: merkezleri manastır, selânik, yanya, üsküp, sofya ve şumnu’da altı piyâde alayı.
4. anadolu ordusu redif alayları: merkezleri sivas, tokat, harput (elazığ), erzurum, diyarbakır ve kars’ta altı piyâde alayından kurulmuştu. her dört ordudaki redîf piyâde alayları dörder taburluydular.
dörder bölükten meydana gelen redîf taburlarında başlangıçta 1308 nefer bulunması gerekmekte ve her bölüğün ilk üç onbaşısına 28, diğer dokuz onbaşısına ise 27’şer nefer isâbet etmekteydi. şubat 1835 târihinde alınan bir kararla redîf taburlarında bulunması gereken nefer sayısı 1200’e indirildi. bu değişiklikle bölüklerde bulunan onbaşılar arasında eşitlik sağlandı. böylece her onbaşıya 25 nefer verildi.
1836’da redîf teşkilâtında bâzı yenilikler yapıldı. redîf süvârî alayları teşkil edildi. 1869’da çıkarılan yeni bir kânuna göre muvazzaflık hizmet süresi dört yıla indirildi ve bir yıl muvazzaf ihtiyattan sonra, altı yıl sürecek bir redîflik hizmet dönemi esas kabul edildi. rediflik süresi 1887’de sekiz yıla çıkarıldı.
redîf teşkilâtına kumanda edecek subaylar, muvazzaf ordu subaylarıyla aynı niteliklere sâhip bulunuyorlardı. ancak bunlar, rediflerin bulundukları yerleşim bölgelerinde sulh zamânında askerlik şûbelerinde vazîfelendirilmişlerdi. redîf teşkilâtı 1912’de kaldırıldı.
24 mayıs 1834 târihinde sultan ikinci mahmûd hanın kızı sâliha sultanın düğünü vesîlesiyle taşrada bulunan vezirlerle âlim ve eşraftan bâzıları dâvet edilerek, redîf teşkilâtı konusunda istişârî mâhiyette görüşmeler yapıldı. bunu ikinci ve üçüncü toplantılar tâkip etti. bâb-ı fetvâda kânunnâme okunup, kabul olundu ve pâdişâhın irâdesi alınarak 8 temmuz 1834 târihinde redîf nizamnâmesi yürürlüğe girdi. 28 temmuz 6 ağustos 1834 târihli hükümlerle de durum redîf teşkîlâtı kurulacak yerlerin vâli, mutasarrıf ve diğer ilgililerine bildirildi.
redîf kuvvetlerinin alay ve merkezleri şu şekilde tanzim ve tespit edilmişti:
1. hassa ordusu redîf alayları: merkezleri sıra ile izmit, bursa, izmir, aydın, afyonkarahisar ve isparta’da bulunan altı piyâde alayı; bursa, aydın ve isparta’da üç süvârî alayı ve yine isparta’da bir topçu alayı.
2. dersaâdet (istanbul) ordusu redîf alayları: merkezleriedirne, bolu, ankara, çorum, konya ve kayseri’de altı piyâde alayı; bolu, ankara ve kayseri’de üç süvârî alayı ile çorum ve edirne’de birer topçu alayı.
3. rumeli redif alayları: merkezleri manastır, selânik, yanya, üsküp, sofya ve şumnu’da altı piyâde alayı.
4. anadolu ordusu redif alayları: merkezleri sivas, tokat, harput (elazığ), erzurum, diyarbakır ve kars’ta altı piyâde alayından kurulmuştu. her dört ordudaki redîf piyâde alayları dörder taburluydular.
dörder bölükten meydana gelen redîf taburlarında başlangıçta 1308 nefer bulunması gerekmekte ve her bölüğün ilk üç onbaşısına 28, diğer dokuz onbaşısına ise 27’şer nefer isâbet etmekteydi. şubat 1835 târihinde alınan bir kararla redîf taburlarında bulunması gereken nefer sayısı 1200’e indirildi. bu değişiklikle bölüklerde bulunan onbaşılar arasında eşitlik sağlandı. böylece her onbaşıya 25 nefer verildi.
1836’da redîf teşkilâtında bâzı yenilikler yapıldı. redîf süvârî alayları teşkil edildi. 1869’da çıkarılan yeni bir kânuna göre muvazzaflık hizmet süresi dört yıla indirildi ve bir yıl muvazzaf ihtiyattan sonra, altı yıl sürecek bir redîflik hizmet dönemi esas kabul edildi. rediflik süresi 1887’de sekiz yıla çıkarıldı.
redîf teşkilâtına kumanda edecek subaylar, muvazzaf ordu subaylarıyla aynı niteliklere sâhip bulunuyorlardı. ancak bunlar, rediflerin bulundukları yerleşim bölgelerinde sulh zamânında askerlik şûbelerinde vazîfelendirilmişlerdi. redîf teşkilâtı 1912’de kaldırıldı.
(bkz: redif teskilati)
(bkz: nakibulesraf)
islâm devletlerinde seyyidlerin ve şerîflerin doğum ve vefât kayıtlarını tutan ve işleriyle ilgilenen müessesenin idârecisi.
osmanlı donanmasına deniz subayı yetiştirmek için kurulan okul.
on yedinci yüzyılın başından îtibâren dünyâ denizciliğinde büyük gelişmelerin ve keşiflerin ortaya çıkması ile avrupalı devletler modern gemilere ve yetişmiş bir presonele sâhip olmaya başladılar. bu sıralarda osmanlı devletinde duraklama devri göze çarpıyordu. 1774 çeşme deniz mağlubiyetiyle osmanlı devletinde deniz muhârebe sanatında mâhir denizciye olan ihtiyaç açık bir şekilde ortaya çıktı. bu sebeple 1734 yılında sultan birinci mahmûd zamânındaüsküdar’da kara ve deniz okullarına esas olan bir mühendishâne (askerî mektep) açıldı. fakat bozulmuş olan yeniçerilerden çekinildiği için hemen kapandı.
bilâhare 1776’da kasımpaşa’daki tersânede mühendishâne-i bahrî-i hümâyûn adıyla bir sınıf açıldı. deniz harp okulunun kuruluş yılı bu târih olarak kabul edilmektedir. (bkz. harp okulları)
mühendishâne-i berrî-i hümâyun
topçu ve istihkâm subayı yetiştiren okul.
osmanlı devleti yükselme devrinden sonra, bilhassa başta 1683 viyana bozgunu olmak üzere, birbirini tâkip eden mağlûbiyetlerle karşılaştı. bu durum, askerî sâhada yeni bilgilerle mücehhez bir orduya sâhip olma zarûretini ortaya çıkardı. bu sebeple orduda ilk defâ modern bilgilerle tâlim ve terbiye, 1728’de sultan üçüncü ahmed zamânında humbaracı (topçu) sınıfında başladı. sonra 1734’te sultan birinci mahmûd, üsküdar’da bir mühendishâne (mühendis mektebi) açtı. mühendishâne 1759’da kâğıthâne’den karaağaç’a nakledildi. 1784’te birinciabdülhamîd zamânında mühendishâne-i bahrî-i hümâyûn ve mühendishâne-i berrî-i hümâyûn olmak üzere ikiye ayrıldı. mühendishâne-i berrî-i hümâyûn, topçu ve istihkâm subayı, askerî mühendis yetiştirmeye devâm etti. 1793’te kasımpaşa’dan eyüp’teki bahâriye sarayına, sonra hasköy’e, daha sonra maçka’ya taşındı. 1796’da üçüncü selim zamânında mühendishâneye kırk talebe alındı. cebir, trigonometri (ilm-i müsellesât), mekânik, atıcılık, hey’et (astronomi), harp târihi, hendese, coğrafya ve istihkâmcılık okunan dersler arasındaydı.
mühendishâne, yüksek matematik okutan tek mektep olduğundan ve asker arasında yüksek matematik okuyanlara erkân-ı harp denildiğinden, mühendishânenin ilk mezunları, sultan ikincimahmûd zamânında kurulan asâkir-i mansûre-i muhammediyye ordusunda, erkân-ı harplik (kurmaylık) vazîfesine tâyin edildiler.
mühendishânenin başında nâzır denilen bir yetkili bulunmakla berâber, esas sevk ve idâreyi baş hoca adındaki vazîfeli yapardı. baş hoca, baş mühendis ve mühendishânenin en bilgili ve lisan bilen subayı idi. talebenin tâlim ve terbiyesi (eğitim-öğretim) ve idâresi ile meşgûl olurdu. mühendishânede başhocalık yapanlar arasında en meşhûru ishak efendidir. fen ilimlerinde mütehassıs, lisan bilen bu zâtın koyduğu fennî ıstılahlardan bâzısı, dilimizde hâlâ kullanılmaktadır. 1830 senesinde sultan üçüncü selim’e mühendishânenin ıslâhı husûsunda bir lâyiha (rapor) vermiştir.
mühendishânenin (mektebin) iki kat üzerine dört dershânesi, hocalara mahsus odaları, kütüphânesi ve matbaası vardı.
1834’te harbiye mektebi açıldığında harbiyeye ve mühendishâneye hoca, askerî fabrikalara teknik eleman yetiştirmek üzere mühendishâne hocalarından iki zâbit (subay) ile on talebe tahsil için avrupa’ya gönderildi. dönenler orada öğrendiklerini öğretmeye ve tatbike başladılar.
avrupa’da tahsilini tamamlayıp dönen tophâne nâzırı bekir paşanın teklifiyle bir nizâmnâme çıkarıldı. buna göre, 64 senelik mühendishâne, topçu ve mîmar yâni istihkâm mektebine çevrildi. mevcut mektep idâdî kabul edilip, ayrıca dört senelik harbiye ve mîmar sınıfları açıldı ve binâya ilâveler yapılarak, avrupa askerî mekteplerindeki gibi fen dersleri okutulmaya başlandı.
yine mektebin hoca ihtiyâcını gidermek için çeşitli târihlerde avrupa’nın muhtelif merkezlerine pekçok zâbit gönderildi. bununla berâber topçu mektebini daha da geliştirmek için avrupa’dan mütehassıslar getirildi.
1864’te bütün askerî idâdîlerin galatasaray’da birleştirilmesi karârı üzerine, topçu mektebi de galatasaray’a nakledildi. ancak 1867’de galatasaray’daki idâdî-i umûmî, kuleli kışlasına kaldırılarak galatasaray’da sivil mâhiyette ve mekteb-i sultânî adı ile umûmî bir idâdî açıldı.
1871’de ise, harbiye öğrencileri, tatbîkâtlı tâlim yaparak mesleklerinde yetişebilmeleri için harbiye mektebine nakledildiler. 1878’de harbiye’deki topçu ve istihkâm sınıfları tekrar harbiye’den ayrılıp mekteplerine döndüler.
mühendishâne-i berrî-i hümâyûn, yüksek mühendis mektebi adıyla kurulup, 1944’te istanbul teknik üniversitesi adını alan okulun çekirdeğini teşkil etmiştir.
mühendishâne-i sultânî
sultan üçüncü selim han (1789-1807) zamânında, fen bilgileri öğretmek için açılan okul. pâdişâh olduğu andan îtibâren bir takım ıslâhatlara teşebbüs eden üçüncü selim han, açtığı okullarla dikkat çeken bir pâdişahtır. okul, enderun ağalarının kâbiliyetli ve en genç olanlarının seçilip, başlarına fennî ilimleri çok iyi bilen öğretmenlerin tâyin edilmesiyle, 1792-93 senesinde eyüp bahariye’deki sarayda öğretime başladı.
burada iki yıl öğretim gören talebelerden fen dallarında öğrenim yapabilecek seviyeye gelenler mühendishâne-i bahri-i hümâyûna gönderilirdi.
on yedinci yüzyılın başından îtibâren dünyâ denizciliğinde büyük gelişmelerin ve keşiflerin ortaya çıkması ile avrupalı devletler modern gemilere ve yetişmiş bir presonele sâhip olmaya başladılar. bu sıralarda osmanlı devletinde duraklama devri göze çarpıyordu. 1774 çeşme deniz mağlubiyetiyle osmanlı devletinde deniz muhârebe sanatında mâhir denizciye olan ihtiyaç açık bir şekilde ortaya çıktı. bu sebeple 1734 yılında sultan birinci mahmûd zamânındaüsküdar’da kara ve deniz okullarına esas olan bir mühendishâne (askerî mektep) açıldı. fakat bozulmuş olan yeniçerilerden çekinildiği için hemen kapandı.
bilâhare 1776’da kasımpaşa’daki tersânede mühendishâne-i bahrî-i hümâyûn adıyla bir sınıf açıldı. deniz harp okulunun kuruluş yılı bu târih olarak kabul edilmektedir. (bkz. harp okulları)
mühendishâne-i berrî-i hümâyun
topçu ve istihkâm subayı yetiştiren okul.
osmanlı devleti yükselme devrinden sonra, bilhassa başta 1683 viyana bozgunu olmak üzere, birbirini tâkip eden mağlûbiyetlerle karşılaştı. bu durum, askerî sâhada yeni bilgilerle mücehhez bir orduya sâhip olma zarûretini ortaya çıkardı. bu sebeple orduda ilk defâ modern bilgilerle tâlim ve terbiye, 1728’de sultan üçüncü ahmed zamânında humbaracı (topçu) sınıfında başladı. sonra 1734’te sultan birinci mahmûd, üsküdar’da bir mühendishâne (mühendis mektebi) açtı. mühendishâne 1759’da kâğıthâne’den karaağaç’a nakledildi. 1784’te birinciabdülhamîd zamânında mühendishâne-i bahrî-i hümâyûn ve mühendishâne-i berrî-i hümâyûn olmak üzere ikiye ayrıldı. mühendishâne-i berrî-i hümâyûn, topçu ve istihkâm subayı, askerî mühendis yetiştirmeye devâm etti. 1793’te kasımpaşa’dan eyüp’teki bahâriye sarayına, sonra hasköy’e, daha sonra maçka’ya taşındı. 1796’da üçüncü selim zamânında mühendishâneye kırk talebe alındı. cebir, trigonometri (ilm-i müsellesât), mekânik, atıcılık, hey’et (astronomi), harp târihi, hendese, coğrafya ve istihkâmcılık okunan dersler arasındaydı.
mühendishâne, yüksek matematik okutan tek mektep olduğundan ve asker arasında yüksek matematik okuyanlara erkân-ı harp denildiğinden, mühendishânenin ilk mezunları, sultan ikincimahmûd zamânında kurulan asâkir-i mansûre-i muhammediyye ordusunda, erkân-ı harplik (kurmaylık) vazîfesine tâyin edildiler.
mühendishânenin başında nâzır denilen bir yetkili bulunmakla berâber, esas sevk ve idâreyi baş hoca adındaki vazîfeli yapardı. baş hoca, baş mühendis ve mühendishânenin en bilgili ve lisan bilen subayı idi. talebenin tâlim ve terbiyesi (eğitim-öğretim) ve idâresi ile meşgûl olurdu. mühendishânede başhocalık yapanlar arasında en meşhûru ishak efendidir. fen ilimlerinde mütehassıs, lisan bilen bu zâtın koyduğu fennî ıstılahlardan bâzısı, dilimizde hâlâ kullanılmaktadır. 1830 senesinde sultan üçüncü selim’e mühendishânenin ıslâhı husûsunda bir lâyiha (rapor) vermiştir.
mühendishânenin (mektebin) iki kat üzerine dört dershânesi, hocalara mahsus odaları, kütüphânesi ve matbaası vardı.
1834’te harbiye mektebi açıldığında harbiyeye ve mühendishâneye hoca, askerî fabrikalara teknik eleman yetiştirmek üzere mühendishâne hocalarından iki zâbit (subay) ile on talebe tahsil için avrupa’ya gönderildi. dönenler orada öğrendiklerini öğretmeye ve tatbike başladılar.
avrupa’da tahsilini tamamlayıp dönen tophâne nâzırı bekir paşanın teklifiyle bir nizâmnâme çıkarıldı. buna göre, 64 senelik mühendishâne, topçu ve mîmar yâni istihkâm mektebine çevrildi. mevcut mektep idâdî kabul edilip, ayrıca dört senelik harbiye ve mîmar sınıfları açıldı ve binâya ilâveler yapılarak, avrupa askerî mekteplerindeki gibi fen dersleri okutulmaya başlandı.
yine mektebin hoca ihtiyâcını gidermek için çeşitli târihlerde avrupa’nın muhtelif merkezlerine pekçok zâbit gönderildi. bununla berâber topçu mektebini daha da geliştirmek için avrupa’dan mütehassıslar getirildi.
1864’te bütün askerî idâdîlerin galatasaray’da birleştirilmesi karârı üzerine, topçu mektebi de galatasaray’a nakledildi. ancak 1867’de galatasaray’daki idâdî-i umûmî, kuleli kışlasına kaldırılarak galatasaray’da sivil mâhiyette ve mekteb-i sultânî adı ile umûmî bir idâdî açıldı.
1871’de ise, harbiye öğrencileri, tatbîkâtlı tâlim yaparak mesleklerinde yetişebilmeleri için harbiye mektebine nakledildiler. 1878’de harbiye’deki topçu ve istihkâm sınıfları tekrar harbiye’den ayrılıp mekteplerine döndüler.
mühendishâne-i berrî-i hümâyûn, yüksek mühendis mektebi adıyla kurulup, 1944’te istanbul teknik üniversitesi adını alan okulun çekirdeğini teşkil etmiştir.
mühendishâne-i sultânî
sultan üçüncü selim han (1789-1807) zamânında, fen bilgileri öğretmek için açılan okul. pâdişâh olduğu andan îtibâren bir takım ıslâhatlara teşebbüs eden üçüncü selim han, açtığı okullarla dikkat çeken bir pâdişahtır. okul, enderun ağalarının kâbiliyetli ve en genç olanlarının seçilip, başlarına fennî ilimleri çok iyi bilen öğretmenlerin tâyin edilmesiyle, 1792-93 senesinde eyüp bahariye’deki sarayda öğretime başladı.
burada iki yıl öğretim gören talebelerden fen dallarında öğrenim yapabilecek seviyeye gelenler mühendishâne-i bahri-i hümâyûna gönderilirdi.
askerî öğrenim gâyesiyle avrupa’ya gönderilen talebeler için, paris’te açılan türk okulunun adı. on dokuzuncu yüzyılda avrupa devletlerinde ilim ve teknikte görülen ilerlemeyi alabilmek için kâbiliyetli talebelerin seçilip tahsile gönderilmesi önem kazanmıştı. bunların sayısının çoğalması ile idâresi ve daha verimli tahsil yapabilme çârelerinin düşünülmesi neticesinde paris’te, krenal mahallesinde 1856 yılında bu okul açıldı. idârecilerinin türk olduğu bu okulun önemli bir görevi de talebelerin örf-âdetlerine, dinlerine bağlılıklarını muhâfaza ettirerek, terbiyelerini korumaktı. öğretmenleri fransız, mevcudu 60 kişi olan okulda, paris askerî lisesinin programı uygulanırdı. ilk müdür, öğrenimini viyana’da yapan ali nizâmî paşadır. 1870 alman-fransız harbinin çıkması ve 1867’de fransızca tedrîsât yapacak mekteb-i sultanî (galatasaray lisesi)nin açılmış olması gibi sebeplerle mekteb-i osmânî, 1874’te kapatıldı. aynı sene istanbul’da askerî rüşdiye açıldı.
osmanlı devletinde sadrâzamın başkanlığındaki şeyhülislâmla diğer nâzırlardan meydana gelen meclisin adı; vekiller meclisi. bu meclis, devletin iç ve dış siyâsetiyle ilgili mühim hususlarda kararlar alırdı. buna “meclis-i has” “meclis-i hass-ı vükelâ” da denirdi ki kabîne, yâni bakanlar kurulu demektir.
meclis-i vükelâyı meydana getiren heyette zaman zaman değişiklikler olmuştur. 1908’den önceki mecliste, sadrâzam, şeyhül islâm, adliye nâzırı, serasker, şura-yı devlet reisi, hâriciye, dâhiliye, bahriye, mâliye, maarif, evkaf-ı hümâyun, ticâret ve nâfia nazırlıkları, tophâne müşiri, müsteşar-ı sadr-ı âli bulunurdu. bunlardan seraskerle, tophane müşiri, müşir (mareşal); diğerleri vezirdi. 1908’den sonraki meclislerde bunlardan bâzıları bulunmazdı. meclis-i vükelâ, osmanlı devletinin yıkılmasına kadar devâm etti.
meclis-i vükelâyı meydana getiren heyette zaman zaman değişiklikler olmuştur. 1908’den önceki mecliste, sadrâzam, şeyhül islâm, adliye nâzırı, serasker, şura-yı devlet reisi, hâriciye, dâhiliye, bahriye, mâliye, maarif, evkaf-ı hümâyun, ticâret ve nâfia nazırlıkları, tophâne müşiri, müsteşar-ı sadr-ı âli bulunurdu. bunlardan seraskerle, tophane müşiri, müşir (mareşal); diğerleri vezirdi. 1908’den sonraki meclislerde bunlardan bâzıları bulunmazdı. meclis-i vükelâ, osmanlı devletinin yıkılmasına kadar devâm etti.
(bkz: vukela meclisi)
(bkz: matbah i amire)
osmanlı devletinde saray mutfağı. matbah-ı hümâyûn. topkapı sarayında, orta kapıdan içeriye girildiği zaman, alay meydanının sağ tarafında baştan aşağı matbah-ı âmire binâları mevcuttur. matbahın alay meydanına açılan üç kapısı vardır. kapılardan içeriye girilince ikişer ikişer yirmi bacalı büyük mutfaklarla karşılaşılır. mutfak binâlarının önünde matbah-ı âmire görevlilerinin, aşçı ve tablakârlarının koğuşları ile mescidleri bulunur.
matbah-ı âmire büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdı. büyük mutfakta saray halkı, dîvân günü sofraları ve törenler için yemek hazırlanırdı. hergün yaklaşık dört-beş bin kişiyi doyuracak yemek çıkarılan bu mutfakta vâlide sultan, kızlarağası, kapıağası ve kilercibaşı matbahı gibi bölümler vardı. küçük mutfak ise, pâdişâhın özel yemeklerinin pişirildiği yerdi ve “matbah-ı hümâyûn, matbah-ı has” ve “kuşhâne” gibi isimlerle anılırdı. matbah-ı âmirede hergün mûtâd olarak verilen yemeklerden başka, ulûfe (maaş) dağıtıldığı günlerde 10-15 bin askere yemek verilirdi. ramazan ayının on beşinci gecesi on bin yeniçeriye baklava; dîvân günlerinde ise 600 sahan çorba, zerde, pilav hazırlanırdı. matbah-ı âmirenin bir kısmına “helvahâne” denirdi. her türlü tatlılar, reçeller, şuruplar ve mâcunlar ile kokulu sabunlar burada yapılırdı.
matbah-ı âmire aşçılarıyla pâdişâh, şehzâde, vâlide sultan ve sâirenin yemeklerini pişiren aşçıların pişirdikleri yemek îtibâriyle miktarları çeşitliydi. bunlar arasında aşçıbaşı, ocakbaşı, kebâpçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı ve balıkçı başlıcalarıdır.
kuşhâne matbahına zülüflü baltacılar arasından kâbiliyetli ve îtimâd edilir iki kişi seçilirdi. birincisine kuşçubaşı, diğerine ikinci denirdi. her matbahta mesleğinin ehli aşçı, usta, kalfa ve şâkirtleri, bunların maiyetlerinde de yamaklar bulunurdu. her matbahın bir aşçı başısı mevcut olup, âmirlerine “baş aşçı” denilirdi.
sarayda mutfak işlerine bakan memura “matbah-ı âmire emini” adı verilirdi. matbah-ı âmire emini, “hâcegân” rütbesindeydi. matbah-ı âmire emini mutfak ihtiyâçlarını karşılayan, masraf ve gider defterlerini tutan ve baş muhâsebeye karşı sorumlu bulunan levâzım müdürü hüviyetindeydi. başlıca vazîfeleri; saray mutfağının bütün ihtiyâçlarını karşılamak, hesaplarını tutmak ve emri altında bulunan memurları idâre etmekti. memurların tâyin ve azilleri enderun kilercibaşısı tarafından yapılırdı. kiler emini, çâşnigir, matbah-ı âmire kâtibi ve kethüdâsı kendisine yardım ederdi. bunların dışında matbah-ı âmirenin diğer hizmetlileri olarak yoğurtçular, sütçüler, sebzeciler, tavukçular, simitçiler, buzcular, karcılar, sakalar, mumcular, fırıncılar, buğday döğücüler, helvacılar, bozacılar, kasaplar çoğunlukla acemi ocağındaki asker adayları arasından seçilirdi.
matbah-ı âmirenin ihtiyâçları mısır ile eflâk voyvodalığından; koçhisar, atranos, harmancık, keşan, eğriboz, izmit, istanköy ve sakız mukâtaalarından para veya mal olarak karşılanırdı. matbah-ı âmirenin her yıl devir muhâsebesi yapılır, bu münâsebetle memurlara devriye adı ile ayrı bir ikrâmiye verilirdi. matbah-ı âmire emirleri de görevlerinden ayrıldıkları zaman yine devir işlemleri yaparak hesapları kapatırlardı.
matbah-ı âmire eminliği, ikinci mahmûd’un son yıllarında gümrük eminliğine katılarak “matbah-ı âmire idâresi” adını aldı. 1838’de de darphâne nezâretine bağlanarak ortadan kaldırıldı. matbah-ı âmire, dolmabahçe ve yıldız saraylarında saltanatın sonuna kadar devâm etti.
matbah-ı âmire büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdı. büyük mutfakta saray halkı, dîvân günü sofraları ve törenler için yemek hazırlanırdı. hergün yaklaşık dört-beş bin kişiyi doyuracak yemek çıkarılan bu mutfakta vâlide sultan, kızlarağası, kapıağası ve kilercibaşı matbahı gibi bölümler vardı. küçük mutfak ise, pâdişâhın özel yemeklerinin pişirildiği yerdi ve “matbah-ı hümâyûn, matbah-ı has” ve “kuşhâne” gibi isimlerle anılırdı. matbah-ı âmirede hergün mûtâd olarak verilen yemeklerden başka, ulûfe (maaş) dağıtıldığı günlerde 10-15 bin askere yemek verilirdi. ramazan ayının on beşinci gecesi on bin yeniçeriye baklava; dîvân günlerinde ise 600 sahan çorba, zerde, pilav hazırlanırdı. matbah-ı âmirenin bir kısmına “helvahâne” denirdi. her türlü tatlılar, reçeller, şuruplar ve mâcunlar ile kokulu sabunlar burada yapılırdı.
matbah-ı âmire aşçılarıyla pâdişâh, şehzâde, vâlide sultan ve sâirenin yemeklerini pişiren aşçıların pişirdikleri yemek îtibâriyle miktarları çeşitliydi. bunlar arasında aşçıbaşı, ocakbaşı, kebâpçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı ve balıkçı başlıcalarıdır.
kuşhâne matbahına zülüflü baltacılar arasından kâbiliyetli ve îtimâd edilir iki kişi seçilirdi. birincisine kuşçubaşı, diğerine ikinci denirdi. her matbahta mesleğinin ehli aşçı, usta, kalfa ve şâkirtleri, bunların maiyetlerinde de yamaklar bulunurdu. her matbahın bir aşçı başısı mevcut olup, âmirlerine “baş aşçı” denilirdi.
sarayda mutfak işlerine bakan memura “matbah-ı âmire emini” adı verilirdi. matbah-ı âmire emini, “hâcegân” rütbesindeydi. matbah-ı âmire emini mutfak ihtiyâçlarını karşılayan, masraf ve gider defterlerini tutan ve baş muhâsebeye karşı sorumlu bulunan levâzım müdürü hüviyetindeydi. başlıca vazîfeleri; saray mutfağının bütün ihtiyâçlarını karşılamak, hesaplarını tutmak ve emri altında bulunan memurları idâre etmekti. memurların tâyin ve azilleri enderun kilercibaşısı tarafından yapılırdı. kiler emini, çâşnigir, matbah-ı âmire kâtibi ve kethüdâsı kendisine yardım ederdi. bunların dışında matbah-ı âmirenin diğer hizmetlileri olarak yoğurtçular, sütçüler, sebzeciler, tavukçular, simitçiler, buzcular, karcılar, sakalar, mumcular, fırıncılar, buğday döğücüler, helvacılar, bozacılar, kasaplar çoğunlukla acemi ocağındaki asker adayları arasından seçilirdi.
matbah-ı âmirenin ihtiyâçları mısır ile eflâk voyvodalığından; koçhisar, atranos, harmancık, keşan, eğriboz, izmit, istanköy ve sakız mukâtaalarından para veya mal olarak karşılanırdı. matbah-ı âmirenin her yıl devir muhâsebesi yapılır, bu münâsebetle memurlara devriye adı ile ayrı bir ikrâmiye verilirdi. matbah-ı âmire emirleri de görevlerinden ayrıldıkları zaman yine devir işlemleri yaparak hesapları kapatırlardı.
matbah-ı âmire eminliği, ikinci mahmûd’un son yıllarında gümrük eminliğine katılarak “matbah-ı âmire idâresi” adını aldı. 1838’de de darphâne nezâretine bağlanarak ortadan kaldırıldı. matbah-ı âmire, dolmabahçe ve yıldız saraylarında saltanatın sonuna kadar devâm etti.
1838’de kurulup cumhûriyete kadar devâm eden osmanlı mâliye bakanlığı. sultan ikinci mahmûd devrine (1808-1839) kadar osmanlı devletinde mâlî işler, merkezî bir teşkilâtla yönetilmezdi. merkez ve eyâletlerin değişik mâliye teşkilâtı vardı. tımar sisteminin bozulması para değerinin düşmesi, bâzı toprakların kaybedilmesi, uzun süren savaşlar gibi sebepler, osmanlı mâliyesini yeni tasarruf tedbirleri almaya ve yeni vergi kaynakları bulmaya zorladı. işe yaramaz bir masraf kapısı hâline gelen yeniçeri ocağı kaldırıldı(1826). asâkir-i mansûre-i muhammediye kuruldu ve bunlara subay yetiştirmek için okullar açıldı. bunların harcamalarını karşılamak için me’mure hazînesi kuruldu (1834).
bundan başka, sultan ikinci mahmûd döneminde hazîne-i âmire, darbhâne hazînesi, redif hazînesi ve tersâne hazînesi olmak üzere dört ayrı hazîne daha vardı. 1835’te hazîne-i âmire ve darbhâne hazîneleri birleştirilerek darbhâne-i âmire defterdarlığı kuruldu. 1838’de hazîne-i âmire ve darbhâne hazînesi birbirinden ayrıldı. hazîne-i âmire ve mansûre hazînesi birleştirilerek mâliye nezâreti kuruldu. abdurrahmân nâfiz paşa, umur-ı mâliye nâzırı ünvan ve paşa rütbesiyle bütün hazînelere bakmakla vazîfelendirildi.
mâliye nezâreti kısa bir müddet sonra kaldırılarak işler, mukâtaat hazînesi ve hazîne-i âmire defterdarlıklarına bağlandı. aynı sene mukataat hazînesi defterdarlığına mâliye nezâreti adı verildi (1839). daha sona hazîne-i âmire defterdarlığı da bu nezârete bağlandı (1841). pâdişâh ve öteki hânedan üyelerinin özel gelir kaynakları hazîneye aktarılıp, kendilerine maaş bağlandı. tersâne,redif, mansûre ve âmire hazîneleri kaldırılarak hazîne-i celile-i mâliye kuruldu. bu hazînenin 1840’ta 400 milyon, 1848’de 775 milyon, 1857’de 1 milyar, 1862’de 1.6 milyar kuruş gelir-gider hacmi vardı.
kurulduğu günden îtibâren devamlı gelişme gösteren mâliye nezâretinde, tanzimâtın îlânı sırasında sekiz muhâsebe ve sekiz kalem vardı. bu teşkilât 1878’e kadar küçük değişikliklerle korundu. 1879’da heyet-i merkeziye ve heyet-i mülhaka adıyla iki kısma ayrıldı. heyet-i merkeziyeye dâhil olan nezâret müsteşarının yetkileri arttırıldı. 1854’ten îtibâren alınan dış borçların ödenmesi için 1881’de kurulan düyûn-ı umûmiye idâresi, teknik açıdan bir model hâline geldi. bu teşkilâtın mâliye nezâretinden daha geniş bir kadrosu vardı. 1889’da mâliye nezâretinde bâzı düzenlemeler yapıldı. meşrûtiyetin ikinci defâ îlânından sonra bâzı kalem, meclis ve komisyonlar kaldırılıp, memur sayısının azaltılması yoluna gidildi. saltanat kaldırılmadan önce nezâret; kalem-i mahsusa, vâridât-ı umumiyye muhâsebe-i umûmiye, teftiş heyeti, vezne, emlâk-ı emiriye, me’murîn ve levâzım ve mahâssesât-ı zâtiye müdürlüklerinden meydana geliyordu. 1922’de saltanatın kaldırılmasıyle mâliye nezâretinin varlığı da sona erdi. 1920’de ankara’da kurulan mâliye vekâleti daha sonra mâliye bakanlığı adını aldı.
bundan başka, sultan ikinci mahmûd döneminde hazîne-i âmire, darbhâne hazînesi, redif hazînesi ve tersâne hazînesi olmak üzere dört ayrı hazîne daha vardı. 1835’te hazîne-i âmire ve darbhâne hazîneleri birleştirilerek darbhâne-i âmire defterdarlığı kuruldu. 1838’de hazîne-i âmire ve darbhâne hazînesi birbirinden ayrıldı. hazîne-i âmire ve mansûre hazînesi birleştirilerek mâliye nezâreti kuruldu. abdurrahmân nâfiz paşa, umur-ı mâliye nâzırı ünvan ve paşa rütbesiyle bütün hazînelere bakmakla vazîfelendirildi.
mâliye nezâreti kısa bir müddet sonra kaldırılarak işler, mukâtaat hazînesi ve hazîne-i âmire defterdarlıklarına bağlandı. aynı sene mukataat hazînesi defterdarlığına mâliye nezâreti adı verildi (1839). daha sona hazîne-i âmire defterdarlığı da bu nezârete bağlandı (1841). pâdişâh ve öteki hânedan üyelerinin özel gelir kaynakları hazîneye aktarılıp, kendilerine maaş bağlandı. tersâne,redif, mansûre ve âmire hazîneleri kaldırılarak hazîne-i celile-i mâliye kuruldu. bu hazînenin 1840’ta 400 milyon, 1848’de 775 milyon, 1857’de 1 milyar, 1862’de 1.6 milyar kuruş gelir-gider hacmi vardı.
kurulduğu günden îtibâren devamlı gelişme gösteren mâliye nezâretinde, tanzimâtın îlânı sırasında sekiz muhâsebe ve sekiz kalem vardı. bu teşkilât 1878’e kadar küçük değişikliklerle korundu. 1879’da heyet-i merkeziye ve heyet-i mülhaka adıyla iki kısma ayrıldı. heyet-i merkeziyeye dâhil olan nezâret müsteşarının yetkileri arttırıldı. 1854’ten îtibâren alınan dış borçların ödenmesi için 1881’de kurulan düyûn-ı umûmiye idâresi, teknik açıdan bir model hâline geldi. bu teşkilâtın mâliye nezâretinden daha geniş bir kadrosu vardı. 1889’da mâliye nezâretinde bâzı düzenlemeler yapıldı. meşrûtiyetin ikinci defâ îlânından sonra bâzı kalem, meclis ve komisyonlar kaldırılıp, memur sayısının azaltılması yoluna gidildi. saltanat kaldırılmadan önce nezâret; kalem-i mahsusa, vâridât-ı umumiyye muhâsebe-i umûmiye, teftiş heyeti, vezne, emlâk-ı emiriye, me’murîn ve levâzım ve mahâssesât-ı zâtiye müdürlüklerinden meydana geliyordu. 1922’de saltanatın kaldırılmasıyle mâliye nezâretinin varlığı da sona erdi. 1920’de ankara’da kurulan mâliye vekâleti daha sonra mâliye bakanlığı adını aldı.
osmanlı saray ve konaklarında haremlik ve selamlık bölümlerini ayıran dâire. arapçada “iki şeyin arası” mânâsındadır. sultan ikincimahmûd han devrinden îtibâren sarayların selamlık dâirelerine “mâbeyn-i hümâyûn” denilmiştir.
yine osmanlı devletinin kuruluşunda işlerin azlığı sebebiyle pâdişâhlar herkesle teşrîfât ve merâsime hâcet kalmaksızın görüşürlerdi. devletin büyümesi ve gelişmesi netîcesinde saray ve saray teşrîfâtı ortaya çıktı. fâtih sultan mehmed han, kânûnnâmeleri çıkartıp teşrîfât için maddeler koydurmuş ve; “evvelâ bir arz odası yapılsın. cenâb-ı şerîfim pes perdede oturup haftada dört gün vüzerâm ve kazaskerim ve defterdârlarım rikâb-ı hümâyûnuma arza girsünler.” demiştir. bu duruma göre acele haller dışında vezirler bile haftada ancak dört gün pâdişâhla görüşebilecekti.
pâdişâhla görüşebilmek için mürâcaatlar, kapıağasına yapılır, o da mâbeynci görevi yapan kapıcılar kethüdâsına duyururdu. daha sonra sırayla vezir ve kazaskerlere haber verilirdi. sultan ikinci mustafa handan îtibâren silâhdârlar aynı zamanda mâbeyncilik de yapmaya başladılar. çuhâdâr ve rikâbdâr da her zaman pâdişâhın huzûruna girebilirdi.
osmanlılarda ilk defâ mâbeynci ünvânıyla memur istihdâmı sultan üçüncü selim han zamânındadır. ondan sonra bu ünvân ile memurlar tâyin edildi ve ehemmiyetleri de arttı.
sultan ikinci abdülhamîd han devrinde mâbeyn başlı başına bir dâire hâline geldi. saraydaki mâbeyn dâiresinde başmâbeynci, ikinci mâbeynci ve öbür mâbeynciler kendilerine ayrılan odalarda oturur, sırayla nöbet tutarlardı. abdülhamîd han mâbeyncileri bizzat seçerdi. sadrâzam ile vezirler saraya geldiklerinde kendilerine ayrılan odalarda, diğer ziyâretçiler mâbeyn dâiresindeki odalarda beklerdi.
mâbeyn vâzifelileri şunlardı:
mâbeyn başkâtibi: sarayın yazı işlerini idâre eden teşekkülün (kurumun) reisidir. diğer bir târifle osmanlı sultânı ile hükûmet teşkilâtının başında bulunan sadrâzam arasındaki haberleşme ve yazı işlerine bakan memurun ünvânı olup, bu vazîfe sâhibinin asıl adı sır kâtibi idi. emrindeki diğer memurlara mâbeyn kâtibi denirdi.
mâbeyn başkâtibi olarak hizmet edenlerden vezîrler ile yüksek devlet memuriyetinde bulunanların yanında, saîd paşa gibi sadrâzam olanlar da vardır.
mâbeynci: pâdişâhın dışarı ile olan işlerine bakan ve dilekleri kendisine ulaştıran saray memurlarıdır. bunun yerine, yakın mânâsında kurenâ tâbiri de kullanılmıştır. enderûn ağalarından silâhdâr, çuhâdâr, rikâbdâr, tülbent ve peşkir gulâmı ile baş müezzin, sır kâtibi baş çuhâdâr, kahvecibaşı, sarıkçıbaşı ve tüfekçibaşı mâbeyn dâiresinde hizmet ettikleri için, kendilerine mâbeynci adı verilmiştir.
mâbeynciler, nöbetleşe sarayda kalırlar ve nöbetçi oldukları günün gecesi odalarında yatarlardı.
mâbeyn çavuşu: buna hünkâr çavuşu da denilmiştir. pâdişâhı korumak, atla habercilik yapmak ve dâvetlileri saraya çağırmakla görevli askerî saray memurudur.
mâbeyn erkânı: saray ileri gelenlerine verilen ad olup; başkâtip, başmâbeynci, mâbeyn müşiri, dârüsseâde ağası, baş imâm, hazîne-i hassa nâzırı, ıstabl-ı âmire müdiri ve emsâli bu kabildendir.
mâbeyn ferîki: pâdişâhı korumakla görevli askerlerin, tümgenerâl rütbesindeki kumandanıdır.
mâbeyn müşîri: sarayda pâdişâh maiyetindeki mareşal rütbeli askerî mümessildir. plevne kahramanı osman paşa, mâbeyn müşirlerinin en meşhurudur.
yine osmanlı devletinin kuruluşunda işlerin azlığı sebebiyle pâdişâhlar herkesle teşrîfât ve merâsime hâcet kalmaksızın görüşürlerdi. devletin büyümesi ve gelişmesi netîcesinde saray ve saray teşrîfâtı ortaya çıktı. fâtih sultan mehmed han, kânûnnâmeleri çıkartıp teşrîfât için maddeler koydurmuş ve; “evvelâ bir arz odası yapılsın. cenâb-ı şerîfim pes perdede oturup haftada dört gün vüzerâm ve kazaskerim ve defterdârlarım rikâb-ı hümâyûnuma arza girsünler.” demiştir. bu duruma göre acele haller dışında vezirler bile haftada ancak dört gün pâdişâhla görüşebilecekti.
pâdişâhla görüşebilmek için mürâcaatlar, kapıağasına yapılır, o da mâbeynci görevi yapan kapıcılar kethüdâsına duyururdu. daha sonra sırayla vezir ve kazaskerlere haber verilirdi. sultan ikinci mustafa handan îtibâren silâhdârlar aynı zamanda mâbeyncilik de yapmaya başladılar. çuhâdâr ve rikâbdâr da her zaman pâdişâhın huzûruna girebilirdi.
osmanlılarda ilk defâ mâbeynci ünvânıyla memur istihdâmı sultan üçüncü selim han zamânındadır. ondan sonra bu ünvân ile memurlar tâyin edildi ve ehemmiyetleri de arttı.
sultan ikinci abdülhamîd han devrinde mâbeyn başlı başına bir dâire hâline geldi. saraydaki mâbeyn dâiresinde başmâbeynci, ikinci mâbeynci ve öbür mâbeynciler kendilerine ayrılan odalarda oturur, sırayla nöbet tutarlardı. abdülhamîd han mâbeyncileri bizzat seçerdi. sadrâzam ile vezirler saraya geldiklerinde kendilerine ayrılan odalarda, diğer ziyâretçiler mâbeyn dâiresindeki odalarda beklerdi.
mâbeyn vâzifelileri şunlardı:
mâbeyn başkâtibi: sarayın yazı işlerini idâre eden teşekkülün (kurumun) reisidir. diğer bir târifle osmanlı sultânı ile hükûmet teşkilâtının başında bulunan sadrâzam arasındaki haberleşme ve yazı işlerine bakan memurun ünvânı olup, bu vazîfe sâhibinin asıl adı sır kâtibi idi. emrindeki diğer memurlara mâbeyn kâtibi denirdi.
mâbeyn başkâtibi olarak hizmet edenlerden vezîrler ile yüksek devlet memuriyetinde bulunanların yanında, saîd paşa gibi sadrâzam olanlar da vardır.
mâbeynci: pâdişâhın dışarı ile olan işlerine bakan ve dilekleri kendisine ulaştıran saray memurlarıdır. bunun yerine, yakın mânâsında kurenâ tâbiri de kullanılmıştır. enderûn ağalarından silâhdâr, çuhâdâr, rikâbdâr, tülbent ve peşkir gulâmı ile baş müezzin, sır kâtibi baş çuhâdâr, kahvecibaşı, sarıkçıbaşı ve tüfekçibaşı mâbeyn dâiresinde hizmet ettikleri için, kendilerine mâbeynci adı verilmiştir.
mâbeynciler, nöbetleşe sarayda kalırlar ve nöbetçi oldukları günün gecesi odalarında yatarlardı.
mâbeyn çavuşu: buna hünkâr çavuşu da denilmiştir. pâdişâhı korumak, atla habercilik yapmak ve dâvetlileri saraya çağırmakla görevli askerî saray memurudur.
mâbeyn erkânı: saray ileri gelenlerine verilen ad olup; başkâtip, başmâbeynci, mâbeyn müşiri, dârüsseâde ağası, baş imâm, hazîne-i hassa nâzırı, ıstabl-ı âmire müdiri ve emsâli bu kabildendir.
mâbeyn ferîki: pâdişâhı korumakla görevli askerlerin, tümgenerâl rütbesindeki kumandanıdır.
mâbeyn müşîri: sarayda pâdişâh maiyetindeki mareşal rütbeli askerî mümessildir. plevne kahramanı osman paşa, mâbeyn müşirlerinin en meşhurudur.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?