confessions

mitili

- Yazar -

  1. toplam entry 12923
  2. takipçi 2
  3. puan 307399

eyyubi devleti

mitili
ünlü kumandan ve siyaset adamı selâhaddin eyyûbî tarafından, suriye, filistin, mısır ve yemen’de kurulan devlet.
hânedânın kurucusu olan selâhaddin eyyubî, hazbanî kabilesine mensuptu. ancak bu aile, uzun yıllar türkler arasında bulunmuş ve tam manâsıyla türkleşmişti. selâhaddin eyyubî, 1138’de çok sayıda askeri ile birlikte musul türk kumandanı zengî bin aksungur’un hizmetine girdi. bu durumun akabinde selâhaddin’in kardeşi şirkûh da zengî’nin oğlu nureddin’in hizmetine girdi. şirkûh, bu hizmetteyken, 1169’da mısır’ın kontrolünü ele geçirdi ise de, çok geçmeden öldü ve onun halefi olarak yerine selâhaddin geçti.

böylece, hânedânın gerçek kurucusu olarak ortaya çıkan selâhaddin eyyûbî, 1171 yılında, şiî fâtımî idaresini tamamıyla ortadan kaldırdı. 1175 yılında ise, ismâil zengî ile böri gâzi’nin kumanda ettiği orduyu kurunhama’da bozguna uğrattı ve eyyûbî devletinin temellerini attı. 1176 yılında kardeşi turan şahla beraber, yemen’deki abdün-nebi fırkasını yıkan selâhaddin eyyûbî, abbasî halifesi tarafından suriye, yemen, filistin ve kuzey afrika’nın sultanı ilan edildi. bu durum, aynı zamanda, halife tarafından, devletinin kabul edilmesi demekti.

selâhaddin eyyûbî, ilk iş olarak mısır’daki fâtımî idaresinin son izlerini de ortadan kaldırdı. onların eski toprakları üzerinde, din ve eğitimde kuvvetli bir siyasetin teşvik ve uygulayıcısı oldu. şiîliğin yerine sünnî mezhebini yaymaya başladı. bunda başarılı olan selâhaddin, mısır ve suriye’de fâtımîlerin yaydığı yanlış itikadın önüne geçerek, ehl-i sünnet itikadının yayılmasında önder oldu. selâhaddin eyyûbî’nin takip ettiği siyasetin diğer bir yönü de, haçlılara karşı mücadelenin başlatılması idi. bilindiği gibi bu yüzyılda haçlılar, iki defa anadolu’dan kudüs’e kadar gitmişler ve geçtikleri yerlerde kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamışlardı. hattâ bu zalimler, kendi dindaşları ve ırkdaşlarının kalplerinde bile, derin bir nefret uyandırmışlardı. kutsal şehir kudüs, yıllardır bu zalimlerin elinde bulunmaktaydı. nitekim, selâhaddin’in haçlılara karşı tesirli bir şekilde başlattığı cihad siyaseti, bütün islâmî gayret ve heyecanı onun etrafında birleştirdi. türk ve arap ordularının aynı gaye etrafında toplanmasını sağladı.

topladığı bu kuvvetlerle, 1187 yılında, haçlıların karşısına çıkan selâhaddin eyyûbî, hattin’de parlak bir zafer kazandı. perişan bir vaziyete düşen haçlıların elindeki bütün kaleler, kudüs dahil eyyûbîlerin eline geçti. 89 yıl düşman elinde kalan kutsal şehir kudüs’ün de ele geçirildiği bu zaferle, bütün müslümanların gönüllerinde taht kuran selâhaddin eyyûbî, büyük bir üne kavuştu. avrupa, bu hezimet karşısında birbirine girdi ve üçüncü haçlı seferi için çalışmalara başladılar. ancak, bu yeni haçlı ordusu, daha akka’da iken hezimete uğratıldı ve yine onların aleyhine olarak bir antlaşma imzalandı.

hemen hemen bütün günleri harp meydanlarında geçen, ortadoğu’daki haçlı varlığının belini kıran ve onu asla eski gücüne kavuşamayacağı bir hale getiren, böylece ortadoğu-islâm dünyasının kudretini, bütün avrupa’ya gösteren mücâhid sultan, 4 mart 1193 çarşamba günü dımaşk’ta (şam) vefat etti. aynı şehirde bulunan kabri, bugün, büyük ziyaretgâhlardandır.

selâhaddin eyyûbî, ölmeden önce devletinin çeşitli bölgelerini oğullarına ıktâ olarak dağıtmıştı. bununla beraber merkezî kontrol, oğullarından el- âdil’in elindeydi. bu sultan zamanında, daha önceki aktif politika terk edilerek yumuşak bir siyaset izlenmeye başlandı. frenklerle barış yapılarak, ilişkiler, normal bir duruma getirildi. 1205 senesinde samsat, serve ve ra’sul-ayn’ın şehirlerine hakim olan melik el-efdal, amcası el-âdil’le ilişkisini keserek anadolu selçukluları sultanı keyhüsrev’e bağlandı. bu dönemde eyyûbîler, 1208’de ahlat’ı, 1215 senesinde ise yemen’i hakimiyetleri altına aldılar. beşinci haçlı seferi sırasında dimyat’ın haçlılar eline geçmesi ile üzüntüsünden hastalanan sultan el-âdil, çok geçmeden vefat etti (10 eylül 1218). yerine oğlu el-kâmil geçti.

el-kâmil, kısa sürede orduyu toparlayarak, haçlıları geri püskürtmeye muvaffak oldu. ancak, daha sonra, imparator ikinci frederik ile anlaşan el-kâmil, anlaşılamayan bir tutumla, kudüs’ü haçlılara terk etti. böylece, ikinci frederik ile başlayan sulh dönemi, mısır ve suriye’ye bazı iktisadî faydalar sağlarken, aynı zamanda akdeniz hıristiyan devletleri ile ticaretin yeniden canlanmasına yol açtı. sultan el-kâmil’in devri, diğer taraftan iç çatışmalara ve çalkantılara sahne oldu. sultana karşı ülkede ittifaklar kuruldu. aynı zamanda sultanın kardeşi muazzam ile melik eşref bile, bu ittifakın içinde yer aldı. hattâ, melik eşref, bir ordu ile sultanın karşısına çıktı ise de, aniden vefat ettiğinden kuvvetleri dağıldı.

eyyûbî devleti son parlak devrini, sultan el-kâmil ile yaşadı. onun ölümüyle ülke parçalanmaya yüz tuttu. el-kâmil’in yerine geçen es-sâlih zamanında, ülke bir taraftan iç mücadelelere sahne olurken, diğer yandan altıncı haçlı seferi başgösterdi. bu karışık vaziyete rağmen, haçlılara karşı başarılar kazanıldı ve fransa kralı st. louis esir alındı. sultan es-sâlih’in kısa bir süre sonra ölümü üzerine, mısır eyyûbî ülkesi, 1250 yılında, türk bahri memlûk birliklerinin eline geçti.

halep’te ise, 1236 senesinde ölen el-azîz’in yerine geçen en-nâsır yûsuf, mısır’daki sultan sâlih’in ölümü üzerine bütün suriye’yi ele geçirdi. onun suriye üzerindeki iddiaları, mısır memlûkları ile mücadelelere sebep oldu. bu sürekli mücadelelere, ancak moğolların taarruzu son verdi. devamlı tâbi halde yaşayan hama’daki şube ise, varlığını 1342 senesine kadar sürdürdü. bu tarihte, onlar da moğollar tarafından ortadan kaldırıldı. sadece diyarbekir ve hısnıkeyfa civarında, mahallî bir beylik, moğolların ve timurlular’ın hücumlarından kurtulabildi. eyyûbîlerin bu kolu da akkoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.

eyyûbîler devleti, zengîler’in bir devamıydı. eyyûbî devlet teşkilâtı, diğer islâm devletlerindeki teşkilâtlardan farklı değildi. başta bir sultan ve onun hânedânı, sonra, idarî ve askerî yetkiye sahip emîrler, daha sonra bürokratlar ve ilmiye sınıfına mensup olanlar gelirdi.

devlet işlerini yürüten üç dîvân vardı. dîvân-ül-inşâ; bürokrasinin idaresi ve diplomatik işlerin yürütülmesiyle uğraşırdı. dîvân-ül-ceyş; ordu ve onun malî işlerinden sorumluydu. dîvân-ül-mâl; bugünkü maliye bakanlığının görevini yapardı. dîvânlar arasında en geniş teşkilâta sahip olan bu dîvândı.

eyyûbîler devletinin en önemli hedefi, ortadoğu’da haçlılar tarafından işgal edilen islâm topraklarını kurtarmaktı. bu sebepten sultan, her zaman, savaşa hazır güçlü bir orduyu beslemek zorundaydı. ordunun temelini, toprağa bağlı süvariler meydana getiriyordu. bunların yanında, maaşlarını para olarak alan bir miktar piyade ve süvari vardı. piyadeler, kale savunma veya kuşatmalarında vazife alıyorlardı. diğer muharebelerde ise, timarlı süvariler savaşıyordu. süvarilerin en önemli kısmını, parayla satın alınarak veya devşirilerek yetiştirilen memlûklar teşkil ediyordu. bunların büyük çoğunluğu türk’tü.

eyyûbîler devletinde sağlık hizmetleri çok gelişmişti. birçok şehirde hastaneler yapılmıştı. bu hastaneler arasında dımaşk’taki nureddin ve kahire’deki selahaddin hastaneleri, mükemmel tıp merkezleriydi. buralarda erkekler, kadınlar ve sinir hastaları için ayrı kısımlar vardı. tarihte sinir ve ruh hastalıkları için ilk ilaçlar, bu hastanelerde hazırlanmıştır. hastanelerin yanında, kimsesiz, bakıma muhtaç çocukların ve fakirlerin korunması için birçok bakım evleri ve misafirhaneler açılmıştır.

eyyûbîler devletinde, teknik ve sanat da gelişmişti. dımaşk ve kahire’de dökümhaneler ve cam imalathaneleri vardı. bu şehirlerde ayrıca, su ile çalışan kâğıt değirmenleri de yer alıyordu. kâğıt; buğday, pirinç sapları ve pamuktan yapılıyordu. musul kumaşları, mısır pamukluları ve dar-ut-tirâz’da imal edilen yünlü, ipekli ve pamuklu kumaşlar çok meşhurdu. bakır işlemeciliği gelişmişti. bugün, eyyûbîler devrine ait şamdanlar, leğen ve tabaklar çeşitli ülkelerin müzelerinde bulunmaktadır. silâh imalatı da oldukça ileri seviyede idi. bilhassa dımaşk’ın meşhur çelik kılıçları çok ünlüydü.

eyyûbîler devri, ilmî hayat bakımından islâm tarihinin en canlı ve hareketli dönemlerinden biriydi. bozuk itikadlara karşı, ehl-i sünnet itikadını yaymak gayesiyle, kahire ve dımaşk’ta birçok medreseler açıldı. burada tefsir, hadis, fıkıh ilimleri yanında, fen ilimleri de öğretiliyordu. ayrıca kur’ân ilimlerini öğretmek için dâr-ul-kurrâlar, hadîs ilimlerini öğretmek için dâr-ul-hadîsler ve fen ilimlerini öğretmek için dâr-ül-hendeseler açıldı. medreselerin yanında camiler de önemli ilim merkezleriydi. camilerde çeşitli ilimlerin okutulduğu halkalar ve köşeler vardı.

tarihte çok önemli bir rol oynayan eyyûbîler, büyük selçuklu devleti’nin geleneklerini yeniden kurarken, şiî fâtımî devletine en büyük darbeyi vurmuş ve islâm’ın yeniden ihyasına canla başla çalışmışlardır. haçlılara karşı büyük bir devlet ve güç meydana getirmişler, nitekim geçici bir zaman için de olsa kudüs’ü ele geçirebilmişlerdir. eyyûbîlerin devlet teşkilâtının izleri, daha sonra memlûk ve osmanlı devlet teşkilâtında tesirli olmuştur.

delhi türk sultanligi

mitili
hindistan’daki, müslüman gurlu devletinin komutanlarından kutbeddin aybeg tarafından delhi’de kurulan türk devleti. bu devlete; mu’izzîler, halacîler, tuğluklar ve seyyîdler olmak üzere dört türk sülâlesi, birbiri arkasından hâkim oldular.
islâmiyet, aşağı indüs vâdisine ilk olarak emevîler devrinde girmişti. sonraları hindistan içlerine, müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren gazneli hükümdarlarıydı. gazneliler, pencab bölgesini ele geçirerek, burayı hindistan’daki daimî merkezleri yaptılar. iktidarlarının sonuna doğru ise, lahor merkez olmuştu. gaznelilerin yerini alan gurlular için pencab, hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. gurlu hânedânından, 1173 senesinden sonra gazne’de hükümdar olan şehâbüddîn (mu’izzüddîn) muhammed, ganj ovasında hakimiyetini genişletti. muînüddîn çeştî hazretlerinden aldığı işaretle, ecmir’i fethetti. emrindeki türk asıllı kumandanlardan kutbeddin aybeg’i, bütün hindistan’ın fethiyle vazifelendirdi. hindistan’da islâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan muizzüddîn, 1206 senesinde ölünce, lahor’a giden kutbeddin aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. kuzey hindistan’a hakim olup, delhi türk devletinin temelini attı. ölen muizzüddîn muhammed’in kardeşi ve batı gurluların sultanı gıyâseddîn mahmud, bu durumu kabul edip kutbeddin’e, melik unvanını verdi. bu sırada sultan muizzüddîn’in komutanlarından taceddîn yıldız, gazne’de hüküm sürmekteydi. aybeg, onu yenerek gazne’ye girdiyse de, kırk gün kalabildi. daha sonra taceddin yıldız’ın baskısı üzerine, hindistan’a çekildi. orada islâmiyet’in yayılması için çalıştı. fethettiği yerleri cami ve medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sahipleriyle şenlendirdi. alimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mani oldu. hak ve adaleti hakim kıldı.

kutbeddin aybeg, 1210 senesinde vefat edince, yerine damadı şemseddin iltutmuş geçti. iltutmuş, öncelikle, diğer bölgelerde bağımsızlıklarını ilan eden komutanları da hakimiyeti altına aldı ve hindistan’da türk islâm hakimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.

daha sonra başarılı seferler düzenleyerek, hakimiyet bölgesini genişletti. vindhya dağlarının kuzeyinde kalan bütün hindistan’ı ele geçirdi. abbasî halîfesi muntasır-billah tarafından tanınan, hindistan’ın ilk müslüman türk sultanı oldu. nâsır ve emîr-ül-mü’minîn lakabını aldı. bir ara ismailîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da, muvaffak olamadılar. delhi sultanlarının en büyüklerinden olan iltutmuş, büyük islâm âlimi kutbüddîn-i bahtiyâr kâkî’nin talebelerindendi. islâmiyet’in hindistan’da yayılması için, çok gayret gösterdi. ülkede, birlik ve düzeni sağladı.

1236 senesinde karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan iltutmuş, mayıs ayında vefat etti. ölümünden sonra kızı râziye begüm sultan başa geçtiyse de, ileri gelen devlet adamlarının muhalefeti üzerine, tahtı terk etmek zorunda kaldı. iç karışıklıklar, devleti yıkılmanın eşiğine getirdi. nitekim moğollar; sind, mültan ve batı pencab’a girdiler. 1241 senesinde lahor’u yağmaladılar. kırklar diye bilinen komutanlar arasında, kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. guwalyar ve rantambor bölgeleri, devletin elinden çıktı. do’ab’daki hindli yol kesiciler yüzünden, bengal ile haberleşme tamamen kesildi.

bu sırada, iltutmuş’un memlûklarından (köle) biri olan ve soyca kıpçak türklerine dayanan balaban, devlet içinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. hind kabilelerini, racaları ve bazı emîrleri cezalandırdı. 1247 senesinde, kâlinca ile kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 1255 senesinde kutlug hanın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar hindistan’a giren moğollara karşı, büyük bir ordu hazırladı. moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek, birlikleri ile orduya katılmayan bazı vali ve beylerin üzerine yürüdü. bunları sindirdi ve bir çoğunu affetti. sultan nâsıreddîn mahmud şahın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidarın gerçek hakimi olan balaban, gıyâseddin lakabıyla tahta çıktı.

tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. âsâyişi bozan hinduları ve delhi civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. balaban, idaresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için, fazla bir gayret göstermedi. tek düşüncesi, hudutları tehdit eden moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. bu gayeyle sind ve batı pencab’ın idarî durumunu yeniden düzenledi. bölgeye önce şir hanı, ölümünden sonra oğlu muhammed hanı vali tayin etti. diğer oğlu mahmud buğra han ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde moğollar, pencab’a saldırdılar. delhi sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek, sütlüce irmağını aştılar, fakat bozguna uğratıldılar.

moğol saldırısını fırsat bilen bengal valisi tuğrul han, ayaklanarak bağımsızlığını ilan etti. balaban, moğolları yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu buğra hanın ordusunu da yanına alarak, bengal üzerine yürüdü. tuğrul han, hazinesini ve fillerini alarak, orissa ormanlarına sığındı ise de, ele geçirilerek öldürüldü. bengal valiliğine oğlu mahmud buğra hanı tayin etti. balaban’ın 1287 yılında vefatından sonra başa geçen muizzüddîn keykubâd’ın başarısız idaresi, yerine geçen oğlu keyûmers’in de küçük yaşta olması üzerine, halaçların reisi firuz şah, rakiplerini yenerek, celâleddin lakabı ile, delhi sultanlığının başına geçti. celâleddin firuz şahın, 1290 senesinde delhi sultanlığı tahtına geçmesinden sonra, idare, halacîler sülâlesine geçti.

delhi sultanlığına hakim olan halaç ailesi, eski bir türk kabilesi olan ve kesin olarak tespit edilemeyen bir tarihte türkistan’dan göç edip, doğu afganistan ile hindistan’ın kuzey hudutlarına yerleşen halaç türklerine mensupturlar.

firuz şah’ın, tahta çıktıktan sonra, hintli prenslere karşı seferleri, müspet sonuçlar vermedi. onun asıl isteği, moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde, moğol ordusunun büyük bir istilâ teşebbüsü, başarıyla önlendi ve moğolların çoğu esir edildi. bu esirlerin büyük bir kısmı, müslüman olarak, delhi türk sultanlığının hizmetine girdiler. aynı sene içinde mandor ve ucceyn’e seferler düzenlendi. bu arada, karâ valisi ve damadı alâeddin muhammed, hükümdardan izin almadan devagir üzerine sefere çıktı. 1294 senesinde, sekiz bin kişilik bir süvari birliğiyle yola çıkan alâeddin, vindhyalar dağlarını geçerek zor şartlar altında iki ay süren bir yolculuktan sonra, devagir’e vardı ve şehri kısa sürede ele geçirdi. alâeddin, aldığı büyük ganimetlerle ülkesine döndü. firuz şâh, bu galibiyete çok sevindi. yeğenini tebrik ve teftiş için karâ’ya gitti. 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnasında vefat etti. yerine alâeddin muhammed halacî geçti.

alâeddin muhammed, uzun seneler, moğol saldırılarına karşı koymakla uğraştı. 1299 senesinde kutlug hoca’nın kumandasında 200.000 kişilik bir moğol ordusu, delhi önlerine kadar geldi. alâeddin, moğollara karşı ordusunun az olmasına rağmen, kahramanca savaştı ve moğolları bozguna uğrattı. iç işlerini düzelten alâeddin muhammed, 1302 senesinde, fetihler yapmak için sefere çıktı. racistan’da, ünlü çitor kalesini kuşatarak aldı. fakat ordu bu seferden yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. ayrıca telingan devleti üzerine gönderdiği ordu da, başarı elde edemeden ve yorgun döndü.

1305 senesinde amroha ve 1306 yılında ravi yakınlarında, moğollar bozguna uğratıldı. bu mücadeleler sırasında, dipâlpur eyaleti hudutları, melik gazi tuğluk’un idaresine verildi. melik gazi’nin her sene düzenlediği seferlerden dolayı da, moğol tehlikesi kalktı.

kuzey hindistan’ın hemen hemen tamamına hakim olan alâeddin, 1308 senesinde melik kâfur’u güney seferine gönderdi. melik kâfur, önce varangel’i 1310 senesinde de madura ve duâramudra’yı ele geçirdi. böylece sultanlığın güney sınırları, deniz sahiline kadar dayandı.

sultan alâeddin, hiç tahsil görmediği halde, şahsî kabiliyet ve tecrübeleri ile devlet topraklarını genişletti. birçok idarî yenilik yaptı. müslümanların refah ve huzur içinde yaşamalarını sağlamaya çalıştı. sultan alâeddin 1316 senesinde ölünce, melik kâfur, veliahd hızır hanın yerine henüz 5-6 yaşındaki şihâbüddîn ömer’i tahta çıkardı. buna karşı çıkan alâeddin’in üçüncü oğlu mübârek han, melik kâfur’u öldürttü. 1316 senesi nisan ayında kardeşini de hapse attırarak, kutbeddin lakabı ile tahta çıktı. mübârek han, babasının bazı kanunlarını yürürlükten kaldırdı. gucerât ve 1318 senesinde devagir’deki isyanları bastırdı. ancak, bir hindu dönmesi ve kölesi olan hüsrev han tarafından 1320 senesi nisan ayında öldürüldü. hüsrev han, tahta geçti.

hüsrev han, tahta geçtiği zaman pencap’ta hudut bölgeleri kumandanı olan gazi melik tuğluk isyan etti. oğlu fahreddin cavna’nın da teşvikiyle delhi üzerine yürüdü. delhi önlerinde yapılan savaşı, gazi melik tuğluk kazandı. hüsrev han, yakalanarak idam edildi. gazi melik de, 1320 senesi eylül ayının altısında, delhi sultanlığı tahtına çıktı. bu tarihten itibaren delhi sultanlığında, tuğluklar devri başladı.

babası türk, annesi hindli olan gazi gıyâseddin melik tuğluk, tahta geçtikten bir hafta gibi kısa bir zaman zarfında, sükûneti sağladı. tuğluk-âbâd adı ile yeni bir şehir kurdu ve burasını hükümet merkezi yaptı. dekken’deki varangel racası isyan edince, uluğ han unvanı alan oğlu cavna hanı, o bölgeye gönderdi. bu sefer, başarısızlıkla neticelendi. 1323 senesinde, tekrar dekken üzerine gönderildi. o da bidâr’ı fethettikten sonra varangel’e doğru ilerleyerek burayı da ele geçirdi. bu tarihten itibaren varangel, sultanpür olarak adlandırıldı. cavna han, bölgede son olarak telingâna’yı fethetti. burası, ilk defa doğrudan doğruya müslümanların idaresine girdi.

1325’te tuğluk hanın ölümü üzerine oğlu cavna han, muhammed şah lakabı ile tahta geçti. muhammed bin tuğluk, bazı idarî ve askerî tedbirler aldı. güneydeki fetihler sebebiyle, bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına ihtiyaç duyarak, 1327 senesinde devagir’i yeniden inşa ettirdi. devletâbâd adını verdiği bu şehri, hükümet merkezi yaptı. hükümet memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya yerleşti. muhammed han, gönüllü göçün az olması yüzünden, halkı devletâbâd’a göç etmeye zorladı. bu duruma kızan halk, arazilerini terk ederek hırsızlığa başladı. sultanın, bunlar üzerine bir birlik göndermesi, arazide ziraat yapılmasını zorlaştırdı ve delhi’de kıtlık baş gösterdi.

muhammed han devri, bundan sonra, daimî olarak isyanlarla geçti. 1335 senesinde, ma’ber valisi seyyid celâleddin madura, bağımsızlığını ilan etti. sultan bu valinin üzerine yürüdü ise de, bir netice elde edemedi. böylece ma’ber, delhi sultanlığının idaresinden çıktı.

bengal valisi behram han’ın, 1338 senesinde ölümünden sonra, sultanlığa bağlı doğu bengal eyaleti, istiklalini ilan etti. aradan bir sene geçmeden ali şah kar adında bir kumandan, isyan etti, fakat isyan, anında bastırıldı. arkasından avadh valisi ayn-el-mülk ayaklandı. sultan, bütün güçlüklere rağmen bu isyanı da bastırdı. ayn-el-mülk yakalanarak hapsedildi ise de, bir süre sonra af edilerek tekrar avadh valiliğine getirildi.

1343 senesinde, pencab eyaletindeki sunâm, samânâ, kaythal ve guhrâm’da isyanlar çıktı. ancak, bu isyanlar şiddetli bir şekilde bastırıldı. muhammed tuğluk, yine bir isyanı bastırmak üzere sind seferine çıktığı zaman tahattha yakınlarında hastalanarak, 1351 senesi martında öldü. muhammed tuğluk’un ölümü sırasında hindistan’da, üçü ayaklanmalardan ortaya çıkma, beş tane bağımsız müslüman türk devleti vardı.

başsız ve güçsüz durumda kalan ordunun ileri gelen kumandanları ve devlet adamlarının ısrarıyla, ölen sultanın yeğeni firuz şah, sultanlığı istememesine rağmen, tahta çıkarıldı.

firuz şah, tahta geçtikten sonra, devleti kuvvetlendirmek için seferlere çıktı. bengal bölgesinin hakimi ilyas, 1345 senesinde batı bengal’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1352 senesinde ise doğu bengal’i ele geçirmişti. firuz şah, önce ilyas’ın üzerine yürüdü ve onu ikdala kalesine çekilmeye mecbur bıraktı. firuz şah, bu seferden sonra orissa üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi. orissa racası barış yapmak istedi. senelik yirmi fil vergi vermek üzere barış yapıldı.

firuz şah, 1367 senesinde doksan bin süvarî, 480 fil ve çok sayıda piyadeden meydana gelen ordusu ile, thattha üzerine sefer düzenledi. çok büyük sıkıntıların çekildiği bu sefer sonunda, sind câmlarının hükümdarı câm mâli’nin, senede 400.000 hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.

firuz şah, 1388 senesi eylül ayında, seksen üç yaşındayken öldü. her işinde âlimlere danışan firuz şah, ülke topraklarını genişletmek için, büyük seferlere çıkmaktan ziyade iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. işlerinde en büyük desteği hocası celâleddin hindî’den görmekteydi. vergileri koyup kaldırmakta, dinin hükümlerine çok dikkat ederdi. dine uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. devlet geliri, azalacağı yerde daha da arttı. devlet idaresinde yaptığı düzenlemeler, malî ve iktisadi alanlarda, büyük bir gelişmeye sebep oldu. müslüman ve gayrimüslim, bütün halkın refah ve saadetine hizmet etti.

firuz şah’tan sonra şehzadeler arasındaki mücadeleler, onun yaptığı bütün iyi işlerin tahrip olmasına ve sultanlığın kötü duruma düşmesine sebep oldu. bu mücadelelerden sonra, torunu gıyâseddin tuğluk tahta geçti. bu tarihten timur han’ın 1398 senesindeki hindistan seferine kadar taht, altı defa el değiştirdi. timur han, 1398 senesi eylül ayında, indus nehrini geçerek hindistan’a girdi. delhi sultanı mahmud şah, elindeki yetersiz kuvvetlerle karşı koymaya çalıştı ise de delhi önündeki muharebede yenildi. delhi, timur hanın eline geçti. timur han, 1399 senesinde türkistan’a geri dönünce, mahmud şah, yeniden hükümdar unvanını aldı. fakat önce mallû, sonra da devlet han ludi’nin elinde bir kukla hükümdar olarak kaldı. mahmud şahın, 1413 senesinde ölmesiyle, tuğluk hânedânı sonra erdi.

1414 yılında delhi’yi ele geçiren mültan valisi hızır han, ölünceye kadar, bölgeyi timur ve şahruh adına idâre etti. ölümünden sonra yerine geçen oğlu mübârek, bağımsızlığını ilan etti. böylece delhi sultanlığının idaresi, peygamberimizin neslinden olduklarını iddiâ etmeleri yüzünden “seyyidler” adını alan hızır han nesline geçti.

mübârek şahın saltanatı, ayaklanmalarla geçti. mübârek şah, 1434 senesinde nüfuzunu kırmak istediği veziri server-ül-mülk tarafından öldürüldü. yerine kardeşinin oğlu muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu âlem şah çıktı. hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış harplerle geçti. bu yüzden, devlet, gittikçe zayıfladı. son yıllarda devlet işleri, pencab’ın büyük bir kısmına hakim olan behlül han ludî adında bir afgan beyinin eline geçti. 1451 senesinde, behlül’ün baskısına dayanamayan âlem şah, tahtı ona bırakarak badaun’da yerleşti. böylece delhi türk sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık afgan asıllı lûdîlerin eline geçti.

delhi türk sultanlığının idarî teşkilâtı, genelde türk islâm devletlerinin teşkilâtına dayanmaktaydı. saray teşkilâtının başında vekil-i dâr bulunurdu. ondan sonra idaresinde hâciblerin görev yaptığı emir hâcib veya bâr bey denilen saray görevlisi gelirdi.

idârî işlere vezir bakmaktaydı. dinî işler ise, sadr-üs-sudûr denilen görevlinin idaresindeydi. bu zat, aynı zamanda sultanlık baş kadısı kâdı-i memâlik görevini de yapardı.

delhi türk sultanlığı, süvarî kuvvetlerinin büyük rol oynadığı, düzenli bir orduya sahipti. askerler, önce, iktalardan faydalanırlardı. daha sonra maaş almaya başladılar. orduda fillerin önemli bir yeri vardı. fillerin üzerinde okçular bulunurdu. ayrıca, bunlardan düşman saflarını yarmak ve maneviyatlarını bozmak için faydalanılırdı. ordunun piyade sınıfının çoğunu hindular meydana getirirdi. hassa askerleri dışında, piyadeler geçici olarak orduya alınırdı.

birçok âlim, şair, yazar ve sanatkârı himayelerine alan delhi sultanları, kültür ve sanatın gelişmesine büyük hizmet ettiler. balaban devri, ilim ve sanat bakımından önemlidir. onun devrinde ferîdeddîn mes’ûd, sadreddîn bin behâeddîn zekeriyyâ, bedreddîn ganevî gibi islâm âlimleri, hamîdeddîn, bedreddîn dımeşkî, hüsâmeddîn gibi tıp âlimleri yetişti. büyük âlim emir hüsrev dehlevî, delhi sultanlarından himaye gördü. hüsrev dehlevî, hindistan’da şiirlerini farsça yazan şairlerin en büyüğüdür. şairliği yanı sıra, tarihî eserler de yazmıştır. delhi sarayında yaşayan şairlerden birisi de hüsrev dehlevî’nin yakın arkadaşı necmeddîn hasan sencerî idi. bu iki zatın yakın dostu tarihçi ziyâeddîn bernî, 1357 senesine kadar delhi sultanlığının tarihini anlatan tarih-i firuz şah adlı eserin yazarıdır. nizâmüddîn evliyâ, ferîdüddîn genc-i şeker ve şeyh nureddin, celâleddin hindî gibi büyük tasavvuf âlimleri, delhi türk sultanlığı zamanında yaşamış, hindistan’ın meşhur ve büyük velîleridir.

delhi sultanları, geniş imar faaliyetlerinde bulundular. günümüze kadar ulaşan birçok eserler yaptılar. ayrıca yeni şehirler inşa ettiler. yaptıkları eserlerin büyük kısmı delhi’dedir. kutbeddîn aybeg’in yaptırmaya başladığı 79 metre yüksekliğindeki kutb minâr ismi ile meşhur minare, daha sonra bitirilmiştir. aybeg, ayrıca cayna mabetleri enkazını kullanarak kıdvet-il-islâm adlı camiyi inşa ettirdi.

halacî hânedânlığı zamanında, hindistan’daki müslüman mimarisi, selçuk mimârisi teknik ve üslubunun etkisinde gelişti. alâeddin halacî zamanında kıdvet-il-islâm camiinin yanında yapılan medrese, bunlardan biridir.

tuğluklarda firuz şah, birçok imar faaliyetlerinde bulundu. ayrıca, eski eserlerin tamir ve ihyasına büyük önem verdi. hisar ve cavnpûr gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tamir ettirdi. ayrıca firuzâbâd adıyla delhi yakınlarında, yeni bir başkent inşa ettirdi. buranın güneyinde havz-ı hassı denilen büyük havuzun kenarında bir medrese yaptırdı. bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20 hânkâh, 100 kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek kuyu ve su biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü yaptırmıştır.

kirman selçuklu devleti

mitili
sultan alparslan’ın kardeşi kara arslan kavurd bey tarafından, kirman’da kurulan devlet.
büyük selçuklu devleti’nin kurulmasında önemi büyük olan dandanakan savaşı kazanıldıktan sonra merv’de toplanan selçuklu büyükleri, o zamana kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idaresini, hanedan üyeleri arasında paylaştırdılar. bu paylaştırma sırasında, tabes vilayeti ile kirman bölgesi ve kuhistan havalisi, kara arslan kavurd beye verilmişti. melik kavurd, maiyetinde bulunan beş-altı bin türk süvarisi ile, kendisine verilen kirman bölgesine girdi. bölgeye hakim bulunan büveyhî emîrinin naibi behram bin leşkeristan, türklere karşı koyamayacağını anladı ve kirman’ın merkezi olan berdesîr’e çekilerek müdafaaya başladı. bir süre sonra, melik kavurd ile anlaşmak mecburiyetinde kaldı. behram, eman dileyerek şehri teslim etmeye ve kızını kavurd beye vermeye razı oldu. bunun üzerine kirman, 1048 senesinde, kavurd’un idaresi altına girdi. böylece, 1186 yılına kadar devam edecek olan kirman selçuklu devletinin temeli atılmış oldu. melik kavurd’un hakim olduğu serd-sîr bölgesi, burada yaşayan halkı besleyecek kadar verimli değildi. kirman’ı besleyen germ-sîr bölgesi, kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. melik kavurd, takip ettiği siyaset neticesinde, ani bir baskınla kufs kavmini dağıtarak kirman’a tamamıyla hakim oldu (1051).

melik kara arslan kavurd, hürmüz emîri bedr isa çâşû’nun sağladığı gemilerle, umman’a sefer düzenledi. bu, selçuklu tarihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. selçuklu ordusu, umman sahillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. kavurd, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan umman’a hakim oldu.

kavurd, bundan sonra fars bölgesi üzerine sefere çıktı. fars bölgesinde o sırada şebankare emirlerinden fazlûye hakimdi. kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan şiraz üzerine yürüdü. fazlûye, şehri terk ederek cehrem kalesine sığındı. şiraz’ı ele geçiren kavurd, 1062 yılında, fars bölgesine de hakim oldu.

büyük selçuklu sultanı tuğrul bey’in 1063 yılında ölümü üzerine kavurd da, amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. fakat, kardeşi alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca isfahan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. bu sırada fazlûye, fars’ı tekrar ele geçirmek için harekete geçti ise de, kavurd’a mağlup olarak geri döndü. bunun üzerine sultan alparslan’dan yardım istedi. kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hakimiyet sahasının genişlemesini istemeyen sultan alparslan, fars üzerine yürüyerek, bölgeyi fazlûye’ye iade etti. bir süre sonra melik kavurd, vezirinin teşviki ile isyan etti. alparslan, bu durumu öğrenince, hemen kirman üzerine yürüdü. öncü kuvvetler arasındaki muharebeyi kaybeden kavurd, kaçtı ise de, sultan alparslan tarafından affedildi.

melik kavurd, 1073 yılında, bu defa sultan melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. cömertliği ve iyi idaresi ile halkı memnun etmiş, zamanında kirman halkı bolluk ve refaha kavuşmuştu. onun zamanında kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. melik kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu kirmanşah’ın hükümdarlığı bir sene sürdü.

kirmanşah’ın ölümünden sonra, kavurd’un küçük oğlu hüseyin tahta geçti. fakat hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan kavurd’un diğer oğlu sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). bir süre sonra sultan melikşah, büyük bir ordu ile kirman üzerine yürüdü. kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. kalabalık selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan sultanşah, melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. bunun üzerine melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itaat edeceği hususunda verdiği sözde durması için yemin ettirdi. melikşah, berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini sultanşah ile evlendirdikten sonra isfahan’a döndü (1080). sultanşah, 1085 senesi ocak ayında hastalanarak öldü.

sultanşah’ın yerine kardeşi turanşah geçti. turanşah, askeri için kışlalar yaptırdı. çeşitli imar faaliyetlerinde bulundu. diğer yandan, kavurd’un ölümünden sonra kirman selçukluları, fars eyaletinin hakimiyetini kaybetmişlerdi. sultan melikşah, bu bölgenin idaresini emirüddevle humar tigin’e vermişti. bu emîrin idaresi sırasında fars bölgesinde asayiş bozulmaya başladı. durumdan faydalanan turanşah, fars üzerine iki sefer düzenledi. birincisinde mağlup oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. isyan eden umman halkını itaat altına aldı.

çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan turanşah, on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.

turanşah’ın yerine oğlu iranşah geçti. iranşah çevresindeki bazı kişilerin etkisi ile, bir müddet sonra, sapık bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kadı ve âlimlerden bazısını öldürdü. bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kadılara mürâcaat etti. şeyhülislâm ve zamanın kadıları, davranışları sebebiyle, iranşah’ın tahttan indirilmesi için fetva verdiler. halk, verilen fetva üzerine ayaklandı. iranşah önce af diledi. sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). bu olaylar ve şehzadeler arasındaki taht mücadeleleri, kirman selçuklu devletini yıkılma noktasına getirmişti. ancak, bu sırada tahta çıkan kirmanşah’ın oğlu birinci arslanşah, sultan sencer’in hakimiyetini tanıdı. saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında, kirman selçukluları, parlak bir dönem yaşadı. fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. imar faaliyetleri arttı. arslanşah, 1142’de isyan eden oğlu muhammed tarafından tahttan indirildi.

muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde, saltanat mücadeleleri ve iç karışıklıklar sonucu, devlet zayıflamaya başladı. önce irak selçukluları’nın hakimiyeti altına giren devlet, 1180 yılından itibaren oğuzların saldırılarına maruz kaldı. bilhassa tuğrulşah’ın oğulları ikinci arslanşah, behramşah ve ikinci tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücadelesinden faydalanan oğuzlar, kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde, kirman’a giren oğuz beyi melik dinar, ikinci muhammedşah’ın irak’a gitmesinden de istifade ederek, kirman selçuklu devletine son verdi.

kirman selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. melikten sonra atabeg gelirdi. atabeg, vilayetleri idare ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzadelere hoca sıfatıyla tayin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. saray teşkilâtı, büyük selçuklulardaki gibiydi. sarayda; üstâd-üd-dâr, silâhdârlık, ahurdarlık, emîr-i câmehane, hansâlârlık, candârlık, bâzdârlık, nedîmlik, serhengler, saray muallimliği, mutripler, sâkîler ve hademeler bulunurdu.

devlet teşkilâtı da, büyük selçuklu devletininki gibiydi. devlet işleri dîvân-ı âlâ’da görüşülüp, karâra bağlanırdı. bundan başka büyük dîvân, inşâ dîvânı, istifâ dîvânı, işrâf dîvânı, dîvân-ı arz, berîd dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı.

kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler), ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. her sultanın, şehzade, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. bunlar sahipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

kirman selçuklu melikleri, kültür ve imar faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himaye etmişlerdir. efdaleddîn ebû hamid ahmed, ezrâkî, burhânî, ebü’l-hüseyn kutbulevliyâ, şeyh cemâleddîn ahmed, imâm ebû abdullah muhammed, ismâil bin ahmed nişâbûrî, şeyh burhâneddîn ebû nasr ahmed, kâdı ebü’l-âlâ ali semânî, kirman selçukluları zamanında yetişen belli başlı âlimlerdendir.

kirman selçuklularında imar faaliyetleri, kavurd zamanında başladı. kavurd, önce sistan ve derre yolu üzerine bir derbend inşa ettirdi ve derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. melik kavurd’un ölümünden sonra imar faaliyetleri bir süre durdu ise de birinci turanşah devrinde yeniden başladı. önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında ulu cami ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı. birinci arslanşah da, babası gibi, imar faaliyetlerine devam ederek, berdesir, bem ve ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. onun yaptırdığı en önemli eser, mescid-i melik’deki kütüphanedir. bu kütüphanede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. kirman selçukluları da, onların atabegleri de imar faaliyetlerinde bulundular. kirman’da bugün var olan ve selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.

kirman selçukluları melikleri / tahta geçiş tarihi


kavurd / 1048
kirmanşah / 1073
hüseyin / 1074
sultanşah / 1074
turanşah / 1085
iranşah / 1097
arslanşah / 1101
birinci muhammed / 1142
tuğrulşah / 1156
behramşah / 1170
ikinci arslanşah / 1170
behramşah (ikinci defâ) / 1171
ikinci arslanşah (ikinci defa) / 1172
behramşah (üçüncü defâ) / 1175
ikinci muhammedşah / 1175
ikinci arslanşah (üçüncü defâ) / 1175
ikinci turanşah / 1177
ikinci muhammedşah (ikinci defâ) / 1183
oğuz işgâli /1186

suriye selçuklu devleti

mitili
suriye ve havalisinde sultan melikşah’ın kardeşi tutuş tarafından kurulan bir selçuklu hânedânı. suriye fatihi emir atsız’ın, kahire yakınlarında, fatımîler karşısında mağlûbiyeti sırasında öldüğü zannedilince, sultan melikşah, suriye’yi kardeşi tutuş’a verdi (1077). fakat atsız’ın, sultan melikşah’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine, tutuş’a halep bölgesine gitmesi emredildi. bir süre sonra fatımîler, şam’ı kuşatınca, atsız, melik tutuş’u yardıma çağırdı. atsız’ın ölmesi üzerine tutuş, daha önce hakim olduğu suriye şehirlerini ele geçirdi (1079). sonra kudüs’ü aldı. büyük selçuklu devleti’ne bağlı olarak, başşehri şam olmak üzere, suriye selçuklu devletini kurdu.
bu sırada antakya’yı fetheden anadolu fatihi süleyman şah, suriye hakimiyetini ele geçirmek istedi. bu maksatla halep’i ele geçirmek için hareket etti (1085). halep valisi ibn-i huteytî, tutuş’tan yardım istedi. melik tutuş, yanında artuk bey olduğu halde, harekete geçti. iki hânedan üyesi halep civarında ayn seylem mevkiinde karşılaştılar. yapılan muharebede süleyman şah, hayatını kaybetti (1086). tutuş, halep’i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. suriye’deki hadiseler üzerine melikşah, bölgeye sefer düzenledi. tutuş, şam’a çekildi.

sultan melikşah’ın suriye’den ayrılmasından sonra tutuş, harekete geçip, 1090 senesinde humus’u ele geçirdi.trablusşam muhasarası başarısızlıkla neticelendi. melikşah’ın vefatı üzerine sultan berkyaruk’la saltanat mücadelesine girişen tutuş, rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. genç yaşta hayatını kaybetti (1095). melik tutuş’un ölümünden sonra oğullarından rıdvan halep’te, dukak ise dımaşk’ta saltanatını ilan etti. böylece suriye selçuklu devleti, halep ve dımaşk melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı.

halep selçuklu melikliği:

rıdvan, halep melikliğini kurduktan sonra topraklarını genişletmek üzere, veziri cenâhüddevle ile birlikte, suruç üzerine yürüdü. fakat, artukoğlu sökmen’in başarılı müdafaası karşısında kuşatmayı kaldırarak, ermeni asıllı toros’un idaresinde bulunan urfa’yı zaptetti (1096). şehrin idaresini antalya valisi yağıbasan’a vererek halep’e döndü. melik rıdvan, dımaşk’ı da alarak, babasının hakim olduğu topraklara sahip olmak istiyordu. bunun için artukoğlu sökmen beyden yardım istedi. bir süre sonra rıdvan, sökmen’in kuvvetlerinin de katıldığı ordusuyla, dımaşk’ı muhasara etti. ancak iki kardeş arasındaki mücadele fatımîlere yaradı. fatımîler büyük bir ordu ile gelerek, kudüs’ü zaptettiler (ağustos 1096). melik rıdvan ise, kınnesrin’de dukak’ın kuvvetlerini bozguna uğrattı. bu savaş neticesinde dukak, rıdvan’ın üstünlüğünü tanımak mecburiyetinde kaldı.

diğer taraftan haçlılar, 1098 senesinde antakya’yı ele geçirdiler. hakimiyet sahalarını genişletmeye çalışan antakya hakimi bohemond, halep’e bağlı bazı kaleleri ele geçirdi. rıdvan, haçlıların ele geçirdiği kella kalesini geri almaya çalıştıysa da, mağlup oldu. çok geçmeden haçlılar, halep’i kuşatma hazırlıklarına başladılar. fakat malatya emîri danişmend kumandasındaki bir müslüman ordusu tarafından sıkıştırılınca, geri çekildiler.

1104 senesinde sökmen bey ve emir çökürmüş idaresindeki türk kuvvetleri urfa ve antakya haçlılarını harran’da mağlup etti. bunun üzerine melik rıdvan harekete geçerek, halep civarında haçlıların elinde bulunan birçok yeri aldı. böylece, bir süre için haçlı tehlikesinden uzak kaldı.

1107’de, melik rıdvan’ın, antakya bölgesine kadar seferler düzenlemesi üzerine, antakya prensi tancerd harekete geçerek esârib ve zerdâna kalelerini zaptetti. bölgeye karşı yağma akınları düzenledi. melik rıdvan, bu durum karşısında tancerd ile ağır şartlarda bir anlaşma imzaladı. bir süre sonra rıdvan, haçlılara karşı büyük selçuklu sultanı muhammed tapar’dan yardım istedi. sultan muhammed tapar’ın yardım çağrısına birçok emir uydu ve mevdûd’un komutasındaki selçuklu ordusu, tell-başir’i kuşattı. fakat bu, başarısızlıkla neticelendi. rıdvan, halep’e haçlı baskısının artması karşısında büyük selçuklu ordusunun halep’e gelmesini istedi. emir mevdûd, bu isteği yerine getirmek için halep önlerine geldiyse de, askerin halka kötü davranması, rıdvan’ın şehir kapılarını kapamasına yol açtı ve selçuklu ordusu, halep’ten ayrılmak mecburiyetinde kaldı.

melik rıdvan’ın 1113’te vefatından sonra yerine on altı yaşındaki oğlu alp arslan el-ahras geçti. fakat idare tamamıyla atabegi hadim lü’lü’ün elindeydi. bu dönemde halep’teki bâtınîlerden şikâyetlerin artması üzerine, sultan muhammed tapar, bir elçi göndererek bâtınîlere karşı harekete geçilmesini istedi. alp arslan, bu isteğe uyarak bir kısım bâtınî reîsini öldürdü. bâtınîleri sevmeyen halep halkı da bu harekâta iştirak etti. bâtınîlerin sağ kalanları suriye’nin çeşitli şehirlerine ve haçlılara sığındılar. alp arslan’ın melikliği kısa sürdü. yakınlarının tavsiyesi üzerine yardım için tuğtegin’e müracaat etti ve dımaşk’a dostça bir ziyaret yaptı. tuğtegin, bu müracaatı müspet karşıladı. bu durum karşısında atabeg lü’lü, alp arslan’ın davranışlarından ve tuğtegin’in istekleri doğrultusunda hareket edeceğinden korkarak 1114 senesinde alp arslan’ı öldürttü.

hadım lü’lü, alp arslan’ın yerine rıdvan’ın altı yaşındaki oğlu sultanşah’ı geçirdi. böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi durumuna geldi. fakat, kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun küçük çapta olması, halep melikliğini, sadece bu şehri müdafaa durumunda bıraktı. lü’lü’ün ise 1117’de öldürülmesinden sonra, artuklu ilgâzi 1118’de halep’i ele geçirdi ve sultanşah’ı hapsetti. böylece, halep melikliği sona erdi.

dımaşk (şam) selçuklu melikliği:

tutuş’un ölümünden sonra, oğlu dukak, suriye selçuklularının dımaşk şubesini kurmuştu. tutuş’un emrinde bulunan emîr tuğtegin, sultan berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. tuğtegin, dımaşk’a gelerek dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. ayrıca, dukak’ın annesiyle evlendi ve savtigin’i ortadan kaldırarak, melikliğin idaresini ele aldı. dukak, dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi, halep meliki rıdvan ile yaptığı mücadelede mağlup olunca, onun hakimiyetini kabul etti.

melik dukak, bundan sonra haçlılarla mücadele etti. fakat haçlı kumandanı raymond’la yaptığı trablus önündeki savaşı kaybetti (1102). daha sonra cenâhüddevle, rahbe’yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, melik dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. cenâhüddevle, dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, atabeg tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu tutuş adına hutbe okuttu. daha sonra dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi ertaş’ı tahta geçirdi. fakat, tuğtegin’den korkan ertaş, dımaşk’tan kaçtı (1104). böylece, suriye selçuklularının dımaşk kolu sona erdi ve yerine tuğtegin ailesi, yani böriler hânedânı kuruldu.

suriye selçuklu hükümdarları / tahta geçişleri


tâcüddevle tutuş / 1079
rıdvan (halep’te) / 1095-1113
dukak (şam’da) / 1095-1104
alp arslan el-ahras (halep’te) / 1113
sultanşâh (halep’te) / 1114-1117

oğuz yabgu devleti

mitili
oğuzlar, 10. asrın ilk yarısında, kışlık merkezi yeni-kent olan bir devlet kurmuşlardı. başta yabgu bulunuyor. kül erkin unvanlı bir başbuğ, ona naiplik yapıyor, orduyu subaşı idare ediyordu. yabgu devleti’nin komşuları peçenekler ve hazarlar’la münasebetinin pek dostane olmadığını gösteren deliller vardı. ibn-i fadlan (10. asrın ilk çeyreği) ve el-mes‘udi’ye göre, aralarında savaş eksik değildi. harezm’in yerli hanedanı afrigiler, oğuz baskısı altında idiler. oğuzlar’ın doğudaki komşuları karluklar ile de mücadele halinde oldukları, aralarındaki savaşlardan birinde, oğuz yabgusu’nun ölmesinden anlaşılıyor.
diğer taraftan kaşgarlı mahmud, oğuzlar’la çiğiller arasında köklü bir düşmanlıktan bahseder. kuzeyde kimekler ile ise bazen dostça, bazen hasmane münasebetler devam edip gidiyordu. bu oğuzlar, umumî “türk” adı yanında, yine siyasî bir isimlendirme olarak “türkmen” adını da taşıyorlardı ki, müslüman ülkelerine geldikten sonra islam kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır.

oğuz yabgu devleti’nin tarihi hakkında başkaca açık bilgiye rastlanılmıyor. son oğuz yabgusu olarak ali han adında birini zikreden ve selçuklular’ın ilk zamanlarında, “can düşmanı” olarak tuğrul ve çağrı beyleri hayli uğraştırdığını bildiğimiz meşhur çend “hakimi” şah-melik’i de ali han’ın oğlu olarak gösteren reşidü’d-din’in (14. asrın ilk çeyreği) bu malumatı “destanî” mahiyette görülmektedir.

sabar devleti

mitili
m. s. 5.-6. yüzyıllarda, batı sibirya ile kafkasların kuzey bölgesinde mühim tarihî rol oynadığı, çeşitli yabancı kaynaklardaki dağınık bilgilerin yardımı ile tespit edilebilen türk topluluğu.
bizans tarihlerinde, sabar, sabir, savir; ermeni, süryanî, islam kaynaklarında, sırasıyla savır, sabr, s(a)bir, sibir vb. olarak adlandırılmaktadır. sabarların islav veya moğol yahut fin-ugor menşeli olduklarına dair iddialar eskimiş ve bugün, onların türk olduğu, gerek taşıdıkları ad, gerekse tarihî ve kültürel durumlarıyla anlaşılmıştır.

çeşitli dillerdeki ses değişmeleri neticesinde, farklı şekillerde görülen adlarının esasını teşkil eden ve ancak türkçe ile açıklanabilen sabar kelimesi "sab+ar"dan (=sap-ar=sapmak, fiiline+ar ekinin ilavesiyle. başka örnekler: kazar, bulgar, kabar vb.) meydana gelmiş olup "sapan, yol değiştiren, başıboş kalan, serbest" manasındadır ve türklerde ad verme usulüne uygundur. ayrıca, sabarlara ait şahıs adları da türkçe’dir: balak, ilig-er, bo-arık = buğ-arık vb.

sabarların erken tarihleri iyi bilinmiyor. adlarının gösterdiği gibi, herhangi bir ana kütleden kopmaları bahis konusu ise, onların, asıl yurtları gibi görünen tanrı dağlarının batısı - ili nehri sahasında iken, asya büyük hun imparatorluğu’na bağlı topluluklardan biri olmaları icabeder. sabarlara ait ilk kesin bilgi, 461-465 yıllarında batı sibirya kavimleri arasındaki büyük kımıldama ve geniş ölçüdeki göç hadiseleri münasebetiyle, bizans tarihçisi priskos (5. yüzyıl) tarafından verilmiştir.

doğudan gelen avar baskısı karşısında sabarlar, yerlerini terk edip batıya yönelmişler, altaylar-ural dağları arası düzlüklerde (bugünkü kazakistan bozkırlarının güney sahası) yaşayan ogur-türk boylarını yurtlarından atarak, tobol ve içim ırmakları çevresinde yerleşmişlerdir. sabarlar, bu bölgede, yerli halkınkinden çok üstün kültürleri ile yüzyıllarca süren, derin tesirler bırakmışlardır: tobolsk dolaylarında, ob, tura ve irtiş boylarında sabar, saber (tapar), soper, savri, sabrei, sıbır (sı-vır) gibi yer ve kale adları yaygındır. ay-sabar, kün-sabar gibi şahıs adlarına da rastlanır. tobolsk ahalisi, buranın en eski sakinlerini sybyr, syvyr diye anmaktadır.

ayrıca, bu civar halkın masallarında ve kahramanlık hikayelerinde, sabarlar, geniş yer tutar. sabarları kendi büyükleri olarak kabul eden ostiyaklar yanında, vogulların da, sonraları tabiiyetine girdikleri ruslara "sa-per" adını vermiş olmaları, halk nazarında eski sabarların üstün durumlarını ortaya koyar. aynı sahada kurulduğu bilinen sibir hanlığı’nın (16. asır) başkenti de, sibir adını taşıyordu. bu kelime, zamanla çok geniş bir coğrafyayı ifade etmiştir (sibirya). rusların, önce sibir (isker) şehrini ele geçirerek bölgeye verdikleri bu ad, rus harekâtı doğuya ilerledikçe daha geniş sahaları göstermiş, böylece sabar türklerinin hatırası, günümüze kadar yaşamağa devam etmiştir.

daha 503 yılında, doğu avrupa’ya doğru hakimiyetlerini genişleterek bir kısım bulgar gruplarını idarelerine alan sabarlardan, kalabalık bir kütlenin, 515 sonlarında itil (volga) - don nehirleri arasında ve kafkasların kuzeyindeki kuban ırmağı boyunda yerleşmesi ve doğrudan doğruya bizans ve sasanî imparatorlukları ile temas kurması, sabarların, doğu avrupa tarihinde ön safa çıkmalarına yol açtı.

iran-bizans savaşlarının devam etmekte olduğu o yıllardan itibaren, hükümdar balak (belek?) idaresinde, büyük çapta askerî faaliyet gösteren sabarların, sasanîlerle anlaşarak, bizans’a karşı savaştıkları (516), ermeniye bölgesine akınlar yaptıkları ve arkasından anadolu’ya girerek kayseri, ankara, konya dolaylarına kadar ilerledikleri bilinmektedir. bu münasebetle, sabarların büyük savaş gücü ve bilhassa yüksek harp malzeme tekniği, bizans’ta hayret uyandırmış görünmektedir. prokopios’un ifadeleri ilginçtir:

"sabarlar, insan hafızasının hatırlayabildiği zamandan beri, ne iranlılardan, ne romalılardan hiç kimsenin düşünemediği makinelere sahiptirler. öyle ki, her iki imparatorlukta fenci eksik olmamış ve her devirde muhasara makineleri yapılmıştır, fakat şimdiye kadar, bu "barbar"larınkine benzer bir buluş, ne ortaya konmuş, ne de onlar gibi kullanılabilmiştir. bu, şüphesiz, insan dehasının bir eseridir".

balak’tan (ölm. 520’ler) sonra, onun yerine geçtiği anlaşılan dul hatunu bo(ğ)arık, savaşçılığı, idareciliği ve güzelliği ile meşhur bir türk kraliçesi idi ve "100 bin" kişilik sabar ordusuna kumanda ediyordu. bizans imparatoru justinianos (527-565) çeşitli gümüş vazolar ve diğer zengin hediyeler karşılığında, boğarık ile anlaşmayı tercih etti (528). bizans, yıllardan beri sürüp gelmekte olan sasanîler savaşında, sabarları, kendine dost ve müttefik yapmayı, daha uygun bir siyasî davranış saymış olmalı idi.

531 yılına kadar bizans ile işbirliği halinde görülen sabarlar hakkında, sonraki senelere ait açık bir kayda rastlanmamakla beraber, onların şehinşah anûşirvan (adil) zamanında, sasanîlerin kafkaslardaki sürekli ve başarılı savaşlarında (bilhassa 545’de) hayli telefat verdikleri tahmin ediliyor ki, neticede bir askerî güç olmaktan çıkmışlar, üstelik 557’ye doğru avarlar’dan da ağır bir darbe yemişlerdir.

sabar sahası, az sonra, karadeniz’e ulaşan göktürk idaresine girmiştir. 576’da, güney kafkaslardaki hakimiyetleri, bizans tarafından yıkıldıktan sonra, bir kısmı kür nehrinin güneyine yerleştirilen sabarların adlarına, 7. yüzyıl ortalarına kadar dağınık şekilde rastlanmakta ve bu tarihlerde, aynı bölgede büyük bir devlet olarak ortaya çıkan hazarlar’ın esas kütlesini teşkil ettikleri, hazar kabileleri olarak görülen belencer ve semender’in, aslında, iki büyük sabar kütlesi olduğu anlaşılmaktadır.

kirgizlar

mitili
adlarının menşei ve manâsı hakkında, çeşitli görüşler ileri sürülmüş olan kırgızlar, çin kaynaklarında k’i-ku, kien-kun adları ile zikredilmekte ve hanlardan (çin’deki ’han’ hanedanı, m.ö. 206 - m.s. 220) beri mevcudiyetleri bildirilmektedir. asya hunları zamanında kuzey-batıda baykal’ın batısında irtiş nehri havalisinde bir türk kavmi olan ting-linglerle karışık olarak oturmuşlardır.
fakat, kırgızlar, kaynaklarda türk asıllı gösterilmekte ve tahminen 5-6. asırlarda, türkleşmiş kavimlerden sayılmaktadır. 6. asır sonlarında çin kaynaklarında hia-kia-sseu diye zikredilen kırgızların, göktürk hakanı mu-kan zamanında, 560’a doğru, hakanlığa bağlandıktan sonra, 630-680 arasındaki fetret devrinde, müstakil bir “kagan”a sahip olmalarından anlaşılıyor. ii. gök-türk hakanlığı devrinde tekrar gök-türk idaresine alınan kırgızlar, mo-yen-çur kağan tarafından uygur hakanlığı’na bağlanmış (758), fakat 840 yılında şiddetli bir hücumla, uygur devletini yıkarak, ötüken’de kendi devletlerini kurmuşlardı.

ancak orada fazla kalamadılar. 920’de bütün moğolistan’ı ele geçiren k’i-tanlar (çin’de liao sülalesi), kırgızları ötüken bölgesinden çıkartıp, eski yurtlarına sürdüler. k’i-tanlar ve devamları olan kara-hitayların, yenisey havalisine kadar sokulamadıkları anlaşılıyor. cengiz, moğolistan’ı idaresi altında birleştirmek istediği için, merkit ve naymanlarla olan savaşları sırasında, kırgızları da itaate almıştır (1207) ki, bu suretle kırgızlar, cengiz moğollarına itaat eden “ilk türk kavmi” oluyorlar. 1217’de moğollara karşı direnmek istedikleri için, ertesi yıl, yenisey’i buz üzerinden geçen, cengiz’in oğlu coçi tarafından tenkil edilen kırgızların, artık, “hakan”ları olmamıştır.

tolui ulusuna dahil edilen iki kısım halinde yaşamaya devam ettiler. kırgız kavminin, uygur hakanlığı’nı yıkarak işgal ettiği ötüken’de tutunamayıp, buranın moğol k’i-tanlara geçmesine ve tam idrak ve intibak edemediği “orhun kültürünün ortadan kalkmasına” sebep olmak, dolayısı ile eski türk hakanlar yurdunu, bir daha geri gelmemek üzere moğollara intikal ettirmek suretiyle, türk tarihinde oynadığı menfi rol, dikkatten kaçmamıştır. nitekim karluklar, ötüken’de kırgız hakimiyetini reddetmişlerdir.

turgis devleti

mitili
adlarının “türk+ş” şeklinde gelişmiş olduğu bildirilen türgişler, talas - çu - ili - isık göl sahasında oturuyor ve batı göktürkler’in (on-oklar) to-lu kolunun bir kısmını teşkil ediyorlardı. çin kaynaklarında, ilk defa 651 hadiseleri ile ilgili olarak zikredilen türgişler (to-ki-şi), şüphesiz göktürk hakanlığı’nın kuruluşundan önceki devirlerden beri burada bulunuyorlardı, zira istemi kağan, 552’de türgişler’in de dahil olduğu on-okların başına “yabgu” tayin edilmişti. 630’u takip eden yıllarda türgişlerin, diğer türk toplulukları gibi, teşkilatlı bir mukavemet unsuru halinde ortaya çıktıkları anlaşılıyor.
ilk türgiş şefi olarak görünen, baga tarkan unvanlı u-çe-le, başlangıçta bağlı bulunduğu tayinli (bağımlı bulunulan devlet, yani çin tarafından atanmış) batı gök-türk kağanının idaresizliğinden faydalanarak, etrafına kuvvetler topladı. kısa zamanda her birinin 7 biner askeri olan, 20 başbuğlu bir ordu kurmağa muvaffak oldu. çu vadisinin kuzey-batı ucunda bulunan merkezini, kuzey-doğuya nakletti. böylece, biri çu üzerinde, öteki ili’nin kuzeyinde, iki merkeze sahip oldu. çu bölgesinden başka, turan ve kuca “eyalet”lerine kadar hakimiyetini genişletti, durumun zayıfladığını görerek, ülkesini bırakıp çin başkentine giden tayinli “kağan”ın ayrılmasından sonra, hemen bütün on-ok sahasını kendi idaresine aldı. fakat, iktidarının bu sağlam devrinde (7. asrın sonlarında doğru), kapagan kağan idaresinde haşmetli çağını yaşayan göktürkleri durdurmak maksadı ile kırgızlar ve çin ile işbirliği yapması, iyi netice vermedi.

göktürk aleyhtarı üçlü ittifakın bir üyesi olduğu için üzerine yürüyen tonyukuk tarafından mağlup ve esir edildi (698, bolçu savaşı). on ok sahası, göktürk hakanlığına bağlandı. u-çe-le’nin oğlu so-ko da merkeze itaatsizlik gösterdiği, çin ile münasebet kurduğu için bu defa kül tigin ve bilge’nin iştiraki ile, kapagan kağan tarafından, 711’de bolçu yakınında hezimete uğratıldı ve telef edildi. savaşın sebebi olarak çin kaynaklarında bildirilen, türgiş arazisinin paylaşılması sırasında çıkan anlaşmazlık ve kitabelerde “kara-türgiş” halkının itaate alındığının kaydedilmesi, türgiş hanlığında bir bölünmenin vukua gelmediğini göstermektedir. so-ko’ya bağlı kara-türgişler’in mağlup edildiği, fakat, so-o’nun küçük kardeşi, çe-mu’ya bağlı grubun (herhalde sarı türgiş) mücadeleye katılmadığı anlaşılıyor.

kapagan’ın şiddeti yüzünden, karışıklık ve isyan hareketlerinin arttığı yıllarda, çin’in hiç eksilmeyen kışkırtmaları neticesinde yine türgişlerle uğraşmak zorunda kalındı. 712 veya 713’te kül tigin tarafından idare edilen ve göktürkler için elverişsiz şartlara rağmen başarı ile sona eren bir kara-türgiş seferinden sonra, türgişler su-lu-çur adlı başbuğu “kağan” seçtiler (717) ki, çin haberlerine göre türk uruglarından mühim bir kısım, bilge’den ayrılarak, yeni türgiş hakanının hizmetine girmiştir.

başkenti, talas’ın kuzey-batısında, balasagun şehri olarak, uzunca süren hükümdarlığı zamanında su-lu, maveraünnehir’den doğuya arap ilerlemesini durdurarak orta asya türk halkının “arap tebaası” olmasını engelleyen ve üzerinde türklerin tarihi hak sahibi bulunduğu maveraünnehir’i yine türk eline almağa çalışan bir hakan olarak görünür.

araplarla bu mücadele devrinde, arap ordularına karşı çıkanların hepsi, islam kaynaklarında “türk” olarak belirtilmektedir. büyük mücadelede, şüphesiz bu bölgenin ve seyhun ötesi türk ülkelerinin, meşhur iç-asya kervan yolu üzerinde yer almaları dolayısıyla, iktisadi ehemmiyeti de rol oynuyordu. halife ömer b. abdülaziz (717-720) tarafından tayin edilen ilk vali el-cerrah b. abdullah’ın, seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, kumandanı durdurup muhasara ederek, arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen türk mukavemeti karşısında sarsılması, emevileri, aradaki türk engelini kaldırmak için, çin ile temaslar kurmağa sevk etmiş, bu maksatla şüphesiz arapların müsaadesi ve teşviki ile, gerek maveraünnehir hükümdarlarından, gerek doğrudan doğruya araplardan heyetler gönderilmiş ise de, hiçbir netice elde edilememişti. çünkü, arap ordularının, seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlayan, çin’in, batıya doğru göktürk hakanlığının akamete uğrattığı genişleme siyaseti, bu defa türgiş duvarına çarpma tehlikesi ile karşılaşmakta idi.

çin’in şimdilik “durumu idare” yoluna girmesi dolayısıyla da kendilerini serbest hisseden türgişler, batıda faaliyete geçtiler. bunun üzerine maveraünnehir’de başlayan arap aleyhtarı hareketler, türgiş baskısına iyiden iyiye yardımcı oluyordu. seyhun’u aşarak maveraünnehir’e giren türk ordusu kumandanı kül-çur, semerkand yakınına kadar sokularak, ilk büyük başarıyı kazandı. başında, yeni kumandan said b. abdülaziz’in bulunduğu arap kuvvetlerini mağlup ve kumandanını bir müddet çember içinde tuttu (721). bu vali değiştirildi. yerine gelen el-haraşî (721 sonbaharı) şiddet oyununa başvurup, yerlerini terk eden halkı hocand (hocend) bölgesinde teslim olmaya zorlayarak hepsini öldürttüğü için, canlarını kurtarabilenler, kütleler halinde, türgişler’e sığınıyorlardı.

maverannehir’de, tam bir ihtilal havası esmekte idi. halife hişam (724-743), bu valiyi de azlederek, yerine müslim b. said’i getirdi (724 başları). arap askeri kuvvetleri arasında da ihtilaf baş göstermiş ve yemenli kuvvetler, tedip edilmişlerdi. fergana’ya yürümek üzere müslim b. said idaresinde, seyhun’u geçen arap ordusuna karşı, bizzat hakan su-lu çıktı. ordusuna ricat emri veren müslim, susuz yollardan, aralıksız ve cebri yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadıkları için bütün ağırlıklarını yakmaya mecbur kaldıktan sonra, seyhun kıyısında, türgişlerle işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. suya erişememişti. arkadan hakan hızla gelmekte olduğu için, bin zorluk ile önlerindeki engeli aşan arap kuvvetleri, ağır telefat ve zayiat pahasına, semerkand’a doğru çekilmeğe muvaffak oldular.

724’te seyhun ötesindeki bütün arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta arap nüfuzunun kırılmasına sebep olan bu seferdeki hezimet, arapları uzunca bir müddet müdafaada kalmaya zorlamış ve yalnız maveraünnehir’de değil, toharistan’da ve diğer güney bölgelerinde, idareciler ve halk, türgişler’e kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıkları ve maveraünnehir arap muhafız kıtalarının merkezi semerkand önünde bile göründükleri bu sırada, horasan valisi tekrar değiştirildi. fakat, yeni vali esed b. abdullah, 726’da huttal’da su-lu kağan karşısında başarısızlığa uğradığı için, bütün maveraünnehir arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. ülkede, emevîlere karşı şii ve abbasî propagandası da hızlanmakta idi. hakan su-lu, durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, buhara’yı zaptetti (725).

arap idaresi, semerkand, debusiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. yerli halka birçok haklar bahşetmesine rağmen ümit ettiği ilgiyi göremeyen yeni vali eşres b. abdullah es-sulemî, beykent yakınlarında hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir “susuzluk vakası”na maruz kaldı, nihayet semerkand’a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve kül-çur idaresindeki türgiş kuvvetleri tarafından, kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı. artık, harezm’de bile araplara karşı kımıldanmalar görülüyordu. su-lu’nun maksadı, semerkand’daki arap merkez ordugâhını düşürüp, arapları maveraünnehir’den tamamen atmaktı. bu sebeple, semerkand’ı kuşatmağa hazırlandığı sırada, çarpışmaya cesaret edemeyen karargâh kumandanı sevre b. hur, yeni tayin edilen horasan valisi cüneyd b. abdurrahman el-murî’yi, merv’den imdada çağırdı.

fakat, türgişler tarafından yolu kesilmişti. zaruri olarak, geçilmesi müşkül dağ yollarına düşen cüneyd, savdar dağlarının dar geçitlerinde, hakan tarafından sıkıştırıldı, yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu, yer-yer baskına uğruyordu. nihayet, 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, semerkand’a ulaşabildi (geçit savaşı = vak‘atü’ş-şi‘b). durumdan haberdar edilen halife hişam’ın emri ile, kûfe ve basra’dan 20 bin kişilik bir takviye ordusu semerkand’a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemeyen hakan, buhara’yı da tahliye ederek, çekildi (732). cüneyd’in 734 başlarında ölümü ile, zaten arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan horasan vilayetinde “siyah bayrak açan”, abbasi taraftarı, haris b. sureyc’in isyan ederek belh’i, arkasından valilik merkezi merv şehrini zaptetmesi, maveraünnehir’de durumu büsbütün karıştırdı.

yeni valilerin, üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıkları haris, sonunda türgişler’e iltica etti. hakan su-lu, maveraünnehir’e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu: haris taraftarlarından başka sogd hükümdarı (yani gurak veya oğlu), usruşana hakimi, şaş (taşkent bölgesi) hükümdarı, hutta hükümdarı. bu liste, “maveraünnehir’deki arap nüfuzunun nasıl türklere geçmiş olduğunu” açıkça göstermektedir. hakan, belh’e doğru ilerledi. cüzcan’a girdi, önce toharistan’ı araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamayı faydalı görüyordu. fakat, vali esed b. abdullah, hakanın ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (737 haristan savaşı).

esasen su-lu, araplarla birleşen cüzcan hükümdarının hıyanetine uğramıştı. memleketine dönen su-lu kağan, herhalde ömrünü harcadığı bu mücadeleye devam edecekti, fakat kendisi, o zamanlara kadar büyük hizmetlerini gördüğü kül-çur (=baga tarkan) tarafından öldürüldü (738). çin’in türk başbuğlarını birbirine düşürme esasına dayanan tahrikçi siyaseti, bir daha hedefine ulaşmış ve kara türgişler’le sarı türgişleri birbirine iyice düşman etmişti. sarı türgişler, mücadeleyi kazandılar. başbuğları baga tarkan (kül-çur), rakibi kara türgiş başbuğu tu-mo-çe’yi mağlup ederek ve onun “kağan” yapılmasını istediği su-lu’nun oğlunu ortadan kaldırarak, kendini “kağan” ilan etti. bu arada, çin’in on-oklar “kağanı” tayin ettiği, aşına ailesinden son hakan olan hin’i mağlup edip öldürmesi, (739), çin’i bu defa kara-türgişleri desteklemeğe sevk etti.

742’deki türgiş kağanı il-etmiş kutlug bilge, bir kara-türgiş başbuğu idi. 753’te hakan ilan edilen tangri bulmuş bir kara türgiş idi. iki taraf arasındaki uzun süren mücadeleye, karluklar da karışmışlar, türgiş iktidarı büsbütün zayıflamıştı. nihayet, 20 sene içinde gittikçe kuvvet kazanan karluklar; to-lular ve nu-şi-piler arasında üstünlük kazanarak, ağırlık merkezi çu vadisi olmak üzere, kendi hakimiyetlerini kurdular (766).

http://www.dallog.com/index.html

doğu turkistan uygur devleti

mitili
iç asya’ya doğru göçen uygurlar’ın başında, vu-hi tegin’in kardeşi, ngo-nie tegin bulunuyordu. kendisi 13 uygur kabile birliğinin son “kağan”ı (846-948) kabul edilmektedir. batıya gelen uygur kolu, tanrı dağları, beş-balık, turfan taraflarına yerleşerek, 840’da kara-balasagun’da istilacılar eli ile öldürülen uygur hakanının yeğeni, mengli’yi “kağan” (ulug tangride kut bulmış alp külüg bilge) seçtiler (856). tibetliler’in hücumuna karşı, nüfuzu altında tutmak istediği bu bölgede, kendisine bir dost arayan çin, bu uygur devleti’ni derhal tanıdı. 873’e doğru “kağan”ın buku cin olması muhtemeldir.
t’anglar, ismen de olsa, kendilerine bağlı ve siyasetlerine uygun bir tutum içinde bulunan bu uygur devletinin, meşru çin idaresine isyan eden turfan, beş-balık askerî valilerini ortadan kaldırarak hami’ye kadar hakimiyet kurmalarına şüphesiz müdahale etmiyorlardı. bu suretle, siyasî nüfuzu gittikçe artan ve iç-asya’nın ticaret yolları üzerinde olması ile de iktisaden gelişen uygur devleti, aynı zamanda manihaizm’in bölgede yayılmasına vasıta oluyordu. nitekim t’anglar’ın yıkılışı sırasında tun-huang askeri bölgesini işgal eden çinli kumandan, muhtar “devlet”ini kurarken “beyaz elbise giyen gök-oğlu” lakabını almıştı (maniheistler beyaz giyiyorlardı). fakat bilindiği gibi, kan-çou uygurları bu muhtar “devlet”e son vermişler (911), bu tarihten itibaren doğu türkistan uygur devleti de müstakil olmuştu.

bundan sonra, güneyde tibet, batı türkistan’da karluk bölgesi ile sınırlı ve başlıca şehirleri turfan, kaşgar, beş-balık, kuça, hami (urumçi) olan ülkelerini müdafaa ile yetinerek sanat, edebiyat ve ticaret sahasında yükselen bu uygur devleti ile ilgili siyasi hadiseler hakkında, fazla bilgi görülmüyor. ancak, 947’de başkentin hoço (doğu türkistan’da kara-hoca = kao-ch’eng) şehri ve yazlık merkezin de beş-balık (pei-ting) olduğu ve “gün ay tangride kut bulmış, ulug kut onanmış, alpın, erdemin, il tutmuş alp arslan kutlug kül bilge tangri han”ın devleti idare ettiği biliniyor. uygur hükümdarlarına “ıduk-kut” lakabı verilmiş ve başkent iduk-kut (idi-kut) şehri diye anılmıştır.

uygurlar hakkında en ilgi çekici bilgiye, çin’deki kuzey sung imparatoru tarafından, 981’de kara-hoça’ya elçi olarak gönderilen wang-ye tö’nün seyahat notlarında tesadüf edilmektedir ki, kültür tarihi bakımından büyük değer taşır.

doğu türkistan uygur devleti’nde, doğu uygur kolunda olduğu gibi, budizm çok yayılmış, hatta manihaizm’den üstün bir mahiyet almış, bunun yanında nesturî hıristiyanlık ve başlangıçta pek az olmak üzere islamiyet, tesirlerini göstermiştir. müslüman-türk karahanlılar, kaşgarlı mahmud’un eserinde (1074) “kâfir” diye bahsedilen uygurlar’la mücadele ediyor ve uygur ülkesinde, islamiyet’i yaymağa çalışıyorlardı. sonra, islamiyet, çin’e uygurlar vasıtası ile girdiği için, oradaki ilk müslüman çinlilere huei-ho (uygur) denilmiştir.

doğu türkistan uygur devleti, 1209’da cengiz han’a bağlandığı zaman, o tarihe kadar kara-hitaylar’a tabi durumunda olan iduk-kut barçuk art-tegin bulunuyordu. islam kaynaklarında daima “dokuz-oğuz” diye bahsedilen uygurların hakimiyeti, fiilen sona ermekle beraber, moğollar tabiiyetinde olarak uygur sülalesi, iduk-kut unvanı ile, çin’de ming devrinin başlarına, son uygur idi-kut’u ho-şang, ming sülalesi kurucusuna teslim oluncaya kadar (1368) devam ettiği gibi, birçok uygur, cengiz moğolları devletinde yüksek idari vazife almış ve uygur medeni tesirleri asya’nın doğusu ve batısında asırlarca hissedilmiştir.

http://www.dallog.com/index.html

tabgac devleti

mitili
iv. yüzyıl sonlarına doğru, kuzey çin’de, kudretli bir siyasî teşekkül meydana getiren, çinliler’in t’o-ba dedikleri topluluğu, türkler, “tabgaç” diye anmışlardır. orhun kitabelerinde sık sık adı geçen ve göktürk yolu ile bizans kaynaklarına da intikal eden taugast ( = tabgaç) kelimesi, “çin” manasına da alınmıştır. çünkü göktürkler’in ilk zamanlarında, türklerce “büyük” tanınan bu sülale, çin’de hüküm sürmekte idi.
aslında türkçe olup, “ulu, muhterem, saygıdeğer” manâsını ifade eden tabgaç tabiri, bazı karahanlı hükümdarları tarafından unvan olarak (tafgaç, tamgaç) kullanılmıştır. kaşgarlı mahmud’un, türklerden bir bölük olduğunu kaydettiği tabgaçlar, çin yıllıklarına göre asya hunları’ndan bir kısımdır. sülalenin resmî tarihinde (wei-shu) de mete han, eski t’o-ba (tabgaç) hükümdarı olarak gösterilmiştir.

ayrıca tabgaçların örf-adet ve geleneklerinden çoğu; kurt efsanesi, mağara, dağ, orman kültleri, göç efsanesi vb. türklerle ilgili bulunduğu gibi, dillerinin de türkçe olduğunu ortaya koyan deliler vardır: bitegçin (bitikçi, kâtip, hariciye nazırı), kapugçin (kapıcı, hacib), atlaçın (atlı, süvari birliği), tabagaçın (yaya, piyade birliği), kurakçın (koruyucu, muhafız kıtaları), yamçın (posta sürücüsü), aşçın (aşçı, matbahçı başı), törü (kanun töre) vb. çin kaynaklarında geçen bu kelime ve tabirler, aynı zamanda, tabgaçların devlet idaresi ve ordu kuruluşları hakkında da bilgi verir durumdadır.

bununla beraber, bu türk devletinde, oldukça büyük ölçüde, moğolların da yer aldığı anlaşılıyor. araştırmalarda, tabgaçlara bağlı kabilelerden, kimlikleri tespit edilebilenlerin yarısından fazlasının moğol menşeli olduğu neticesine varılmıştır. ancak moğollar, diğer çinli halk ile birlikte şüphesiz tebaa durumundadır.

çinli’lerin “wei” adını verdikleri bu sülalenin kurucusu olarak bilinen şa-mo han’dan itibaren, 70 yıl kadar uğraşarak ta-t’ong bölgesindeki mahalli hükümetçikleri idareleri altına alan tabgaçların, büyük devlet halinde gelişmesi kuei zamanında (385-409), verimli topraklara sahip doğu çin’in hsien-pi’lerden (siyenpi) zapt edilmesi ile (409) olmuştur. başkenti p’ing-ç’eng şehri (kuzey şan-si’de tai bölgesinde) olan devlet, bir yandan pekin yakınlarına, bir yandan huang-ho nehri dirseğinin güneyine kadar uzanmıştı.

kuzey istikametinde, kudretli bir siyasî teşekkül halinde beliren h’yen-bi’lerin (hsien-pi) varisi, moğol menşeli, juan-juan’lar yüzünden, ciddî bir genişleme olamıyordu. iki devlet arasında, bazen çok şiddetli mücadele, 150 yıl kadar sürmüştür.

hükümdar sseu’den (409-423) sonra, çin’in başkentleri lo-yang ve cha’ang-an’ı (bugün si-gan-fu) ele geçirerek, hakimiyetini sarı irmak bölgesine yayan ve bütün kuzey çin’i tek idarede birleştiren büyük hükümdar t’a-o (t’ai-wu) devrinde (424-452), tabgaç devleti, en parlak çağını yaşadı.

427’de hun hia krallığını alan ve juan-juan’ları mağlup ederek, bugünkü iç moğolistan’ı istila eden (436) t’ai-wu, 439’da kansu’daki son hun krallığını (pei-liang) ortadan kaldırdıktan sonra, iç asya’ya yönelerek karaşar, kuça şehirlerini himayesine bağladı (448). böylece, ünlü ipek yolu güzergâhı, tekrar türk hakimiyetine girmiş oldu. t’ai-wu, çin askerinin “taydan ve düveden farksız” olduğunu söylüyor ve kendisi “börü” (= kurt, çince şekli fo-li) lakabını taşıyordu.

imparatorluk merkezini, türk hayat şartlarına oldukça uygun gelen bozkır bölgesinde (kuzey şan-si) tutan t’ai-wu, o sıralarda çin’de yayılmakta olan budizm’in, türkler arasında nüfuz kazanmasını önlemeğe çalışıyor, idaresi altındaki çin topraklarında bile, budistlerin dini faaliyetlerini kontrol ediyordu. tapınaklarda âyinler dışında din propagandasını yasaklayan bir emirname çıkarmış (438) ve 446’da emre riayet etmeyenlerin şiddetle takibini emretmişti. t’ai-wu’nun türk bünyesini ve seciyesini, budizm’in bozucu tesirinden korumak maksadını güden bu tutumunun manâ ve değeri, daha sonra anlaşıldı.

tedbirlerin ehemmiyetini fark edemeyen halefleri zamanında, hattâ budizm’in himayesi cihetine gidildi. imparator siun (452-465) ile gelişmeğe başlayan bu durum, daha sonra büsbütün hızlanarak, tabgaç topluluğunun çinlileşmesine zemin hazırladı. 493’te, başkenti, bozkır bölgesinden eski çin merkezi lo-yang’a nakleden imparator hong (471-499), türk töresine karşı ağırlık verdiği soysuzlaşmayı, 495 yılında türk örf, adet ve geleneklerini, tabgaç dilini ve hattâ yazışmalarda türkçe tabirlerin kullanılmasını yasaklamakla tamamladı.

buna karşı çeyrek asır kadar devam eden tepkiler, bastırıldı. kiao’dan (499-517) sonra idareyi devralan imparatoriçe hu (ölm. 528), budizm’e o kadar düşkün idi ki, yabancı memleketlerdeki “dindaşları” ile de ilgileniyordu. 520’ye doğru hindistan’da ak hun imparatorluğu hükümdarı mihiragula’yı ziyaret ettiğini gördüğümüz çinli budist rahip, bu kraliçenin arzusu ile seyahat ediyordu. tabiatıyla, tabgaç iktidarı da gittikçe gücünden kaybetmekte idi. devlet, 535’e doğru kuzey (tai’de) ve batı (cha’ang-an’da) weileri adı ile ikiye ayrıldı ve aralarında mücadele başladı. kısa zaman sonra, bütün arazileri, çinli hanedanlara intikal etti (550-556).

http://www.dallog.com/index.html

kimek devleti

mitili
ortaçağ’da türk anayurdu’nun batı kesiminde yaşayan kimekler (kimegler), eski ve büyük bir türk ulusudur. viii. yüzyıl ortalarından, xi. yüzyıl ortalarına değin süren bir devlet de kurmuşlardı.
kimekler’in yaşamış olduğu bölgenin yerli tarih kaynakları, son derece kıttır. orada yürütülen arkeoloji araştırmaları, pek yetersiz bulunduğu gibi, yazılı tarih kaynakları da henüz ele geçmediğinden, kimek ülkesinin iç haberleri yoktur. göktürk çağı yazıtlarında (viii. yy.) kimekler veya bu boy birliğinde bulunan öteki boylar üzerinde bilgi verilmemektedir.

komşu bölgelere ait yabancı kaynaklar da titizlikle taranarak, incelenmemiştir. çinlilerin kuzeybatı yönünde ve oldukça uzakta bulunmalarına rağmen, onların kimekler’i bildikleri, saray yıllıkları’ndaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. bazı eski kayıtlar da, ix. ve x. yüzyıla ait islâm coğrafya eserlerinde bulunuyor. bunlar, düzenli ve etraflı değil, tüccar ve gezginlerden derlenmiş, küçük bilgilerden ibarettir.

kimek (kimäk) boy adı, kime (kéme) “gemi” sözcüğünün ilk şekli olan “kimeg”den alınmış olabilir. bilindiği gibi onlar irtiş (ertiş) ırmağının iki yanında yaşamışlardı. bu büyük akarsuyu geçmek için, onların kullandıkları bir tür gemiden alarak komşularınca verilmiş olabilir. türk boy biliminde böyle kullanılan hayvan veya eşyanın adının, boya ad olarak verildiğini biliyoruz. nitekim biçimce buna benzeyen “kanglı” ve “kayıg” adlı boylar da, eski kaynaklarda geçmektedir.

kimekler, tarih sahnesinde, irtiş’in orta boyunun iki yanında ve daha çok doğu yöresinde iken görünmüşlerdir. burası, türk anayurdu’nun batı kesimidir. kimekler’in ilk yurtları, belki yine burası idi. belki de irtiş’in doğusundaki altaylar’dan yayılarak, buraya indiler. türk ilkçağı başlarında, irtiş boyunda, başka türk boyları bulunduğuna göre, bu ikinci ihtimal daha mümkün görünüyor.

kimekler, yakın komşuları farsların, destanî tarihinde yer almıştır. gerçekten, kimekler’in turan ötesi komşusu olan farslar’ın eski destanlarında bu ulusun adı geçmektedir. fars söylentilerini derleyerek “şehname” adlı büyük eserini ortaya koyan ünlü şair tus’lu firdevsî (935?-1020?), turan’ın büyük hükümdarı afrasyab’ın (alp er tunga), iran hükümdarı keyhusrev’e yenilip, geri çekildiğinde, kimek ülkesine ve “derya-yi kimek”e gittiğini anlatır.

vii. yüzyılda

bu yüzyılda kimekler’in, altay dağlarının kuzey batısında ve irtiş ırmağının orta kıyılarında yaşadıkları anlaşılıyor. bu durumda, batı göktürk kağanlığı’nın sınırları içinde ve onların hakimiyeti altında olmalıdırlar. yüzyıl boyunca, batı göktürk kağanlığı zayıfladığı ölçüde, onun idaresi altında bulunan boylar, bağımsızlığa doğru gidecekler ve kendi idarelerini kazanacaklardır. yine bu arada, yüzyılın sonlarına doğru, çu havzası merkez olmak üzere türgiş devleti de kurulacaktır.

viii. yüzyılda

yüzyılın ortalarına değin ili havzası, batı türklerinden bir bölük olan türgişler eline geçmiş bulunuyordu. geçen yüzyılın sonlarına doğru kurulan bu türgiş kağanlığı’nın hâkimiyet alanı, irtiş’in orta havzalarına uzanmış olsa gerektir. bununla birlikte, türgiş-kimek münasebetleri üzerinde hiç bir bilgimiz yoktur. öte yandan, gök türk çağı yerli kaynaklarından olan ve yüzyılın ilk yarısına ait yazıtlarda, “irtiş” adı birkaç kere anılır ise de, onun kayıtlarında hangi boyların yaşadığı belirtilmemiştir.

yüzyılın ortasında, doğu ve batıdan uzanmış iki istila ordusu, arap ve çin orduları, karşı karşıya geldi. her ikisi de, bölge için hakimiyet mücadelesinde idi. kimekler’in güneyinde yaşayan karluklar’ın, 751 yılı yazında yapılan talas savaşı’nda, araplar yanında yer almasıyla, çinliler, büyük bir yenilgiye uğrayıp çekildiler. bununla birlikte, arap kumandanı da, bölgedeki hakimiyetini kuramadı. böylece isık göl’ün batısında uzanan talas yöresi, adı geçen karluklar’ın idaresi altına girdi. oradaki bazı boylar, otlaklarını bu yeni hakime bırakarak kuzeybatıya doğru çekilmek zorunda kaldı. karluklar’ın gittikçe güçlenmesi sonucu, 765 sıralarında türgiş devleti de artık kesin olarak dağıldı. bununla, çu havzası, onların sınırı içine giriyordu. öte yandan daha 745’lerde uygur, karluk ve basmıllar’ın akınlarıyla, doğudaki göktürk kağanlığı da çökmüş bulunuyordu.

doğu ve batı türkistan’da arka-arkaya gelen bu olaylar sonucu, orta asya’daki siyasî durumun değişmesi sırasında, kimekler de viii. yüzyıl ortalarında bağımsızlıklarını almış ve devletlerini kurmuş olmalıdırlar. onların bir çok boydan kurulmuş bir ulus olduğunu biliyoruz. işte gerek bununla ilgili sonraki haberler, gerek çağın benzer türk devletleri göz önünde tutulduğunda, bu devletin göçer evli büyük boylardan kurulu birlik niteliğinde olduğu anlaşılıyor. devlet idaresinde “hakanlı” derecesinde bir teşkilat kurmuş olan boy birliğinin en kalabalık boyu, belki daha başta kıpçaklar idi.

kimek devleti ile ilgili en eski bilgi, arap elçisindendir. emeviler’in yıkılışı ve abbasîler’in çıkışı sıralarında, halife tarafından tokuz-oğuz hakanı’na elçi olarak gönderilmiş bahroğlu temim (temim b. bahr el-muttavvi’î), raporunda kimekler’i de gördüğünü, hükümdarlarını ve göçer evli hayatlarını anlatarak belirtilmiştir (760-800?).

bu yüzyılın son çeyreğinde oğuzlar’ın doğu türkistan’ın selenge bölgesindeki yerlerinden, batıya doğru hareketle, bir aralık kara ve ak ertiş’de kimekler’in güneyinde komşu kaldıklarını, arap kaynaklarının abbasî halifesi mehdî çağına (775-785) ait haberlerinden öğreniyoruz. arap tarihçisi ali el-mes’ûdî, oğuz, karluk ve kimekler’in birleşerek peçenekler’e karşı mücadeleye giriştiklerini anlatır.

ona göre adı geçen boylar, aral gölü kuzeyi ile hazar arasında yaşayan peçenekler ile peçni, bacgırd (başkurd) ve nugerde adlı boylar üzerine saldırmışlardır. bu peçeneklerin doğusunda, kıpçaklar ile oğuzlar bulunuyordu. amansız bozkır mücadelesi sonunda peçenekler, yenilmeleri sonucu otlaklarını (ve yurtlarını) onlara bırakıp batıya doğru çekilmeye başlayacaklardır. böylece peçenekler’i biz, daha sonra doğu avrupa’da, kuzey kafkaslar’da ve hazarlar arasında yer almış göreceğiz. bu haberlerden anlaşılıyor ki, batıya gelen oğuzlar, eski yakınları olan boylar ile birleşerek, kendilerine yurt bulmak üzere adları geçen boylara karşı mücadeleye girmişlerdir. bu bozkır mücadelesi, viii. yüzyıl sonları veya ix. yüzyılın başlarında oğuzlar’ın yeni yerlerine yerleşmesiyle bitmiştir. büyük bir kısmı avrupa’ya doğru göçe başlayan peçenekler’den, eski yerlerinde kalan az sayıdaki uruklar ise, yeni gelen oğuz ulusu içine gireceklerdir. bunları, oğuzlar’ın, sonraki 24’lü boy düzeninde buluyoruz.

ix. yüzyılda

bu yüzyıl sırasında, yine irtiş ırmağı boyunda ve bugünkü kazakistan’ın kuzeydoğu illerinde, fakat çok daha yayılmış olarak, büyük kimek devleti, varlığını sürdürdü. islâm coğrafyacılarının orta asya’dan ilk bilgileri derlediği sırada, batı türkistan’ın kuzeydoğusunda, henüz islâm’ı kabul etmemiş bir çok türk boyu göçerevli yaşıyordu. coğrafyacılar, oğuzlar’ın (guz) kuzey doğusundaki çok geniş bozkırda ve irtiş ırmağı boyunda, kimek adlı büyük bir türk ulusunun bulunduğunu, onların batıda itil veya kama irmağına değin uzanan yerleri, idareleri altında tuttuklarım belirtiyorlar. bu durumda, türkistan’ın kuzeyinde, batıdan doğuya, sırasıyla oğuz devleti, kimek devleti ve kırgız beyliği’nin bulunduğu anlaşılıyor.

kuman-kıpçak meselesi üzerine eğilenlerden çek bilgini d. a. rasovsky, bu ix. ve x. yüzyılda irtiş ile ural arasında yaşayan kimek boyunun aslında kuman olduğunu, bunların bir oymağını kıpçaklar’ın teşkil ettiğini, x. yüzyıldan başlayarak bu kıpçak adının yavaş yavaş bütün kimekler’e ad olduğunu ileri sürmüştü.

x. yüzyılda

onuncu yüzyılda, batı sibirya’nın güney yarısında kimek hakanlığı, büyük bir ulus halinde hayatına devam ediyordu. ülkenin batı kesiminde yayık (ural) ırmağına değin uzanan yörede, birlikten bir boy olan kıpçaklar yayılmışlardı. komşuları olarak doğuda kırgızlar, güneydoğuda karluklar, güneybatıda oğuzlar bulunuyordu. kimek devletinin sınırları, yüzyılın ikinci yarısında, güneyde seyhun boyundaki savran kasabasına, batıda ise ak itil ırmağı kaynaklarına dayanmıştı.

yüzyılın başında kuzeydoğu çin’den çıkmış olan bir moğol boyu olan kıtanlar (k’itan, kıtay, khitay) bir devlet kurdular (916). bunun sonucu olarak, oradaki bazı türk boyları, batıya çekilmeye başlamıştır. kıtan sürüleri, 924 yılında selenge havzasını işgal ettiler ve karabalık (kara-balasagun) kentine de girdiler. onların akınları sırasında, 840 yılından beri oralarda bulunan kırgızlar da sürülüp atıldı. yukarı kem (yenisey) ve kobdo yöresi bozkırına geçen kırgızlar ise, oradaki türk boylarını batıya sürdüler.

yüzyılın ortalarında, kimekler’in batıya doğru yayılması sürüp gitti. batı kesimindeki boylar, ural sıradağlarının güneybatı yöresine, çim (emba) ve yayık (ural) ırmakları vadilerine hakim oldular. bu arada hazar denizi kıyısına da ulaştılar. coğrafyacı istahrî’ye (933-51) göre, kimek ile guz (oğuz) arasındaki sınırı isil (atıl, itil?) ırmağı çizer.

son araştırmalara bakılırsa, x. yüzyılda orta asya’daki türk boyları şöyle dağılıyordu: en doğuda, nanşan yöresinde sarılar (uygurlar), onların batısında kaşgar’a değin uzanan alanda karahanlılar hakanlığı, isık göl havzasında türkmenler ve karluklar, kuzeyde altaylar’a varan yörede kimekler, bunların doğusunda kırgızlar, kimekler’in batı kesiminde tobol-işim havzasında kıpçaklar, onların güneyinde ertiş-seyhun-yayık arasında oğuzlar.

kimekler için bir bölüm ayrılmış bulunan hudûdü’l-âlem’de (982), onların hükümdarlarına “hakan” denildiği belirtilir. bu kayıt, kimekler’in bağımsız devletini ve bu devletin niteliğini açıkça göstermektedir.

xi. yüzyılda

güneybatıya sarkmaya devam eden kimekler ve kıpçaklar, yüzyılın başlarında seyhun’un orta ve aşağı kıyılarına da hakim oldular. aşağı irtiş-işim tobol havzasında bulunan kıpçaklar, çoğalarak daha geniş bir alana yayılmışlardır. bu sıralarda batı komşuları hazarlar içine girdikleri de düşünülebilir.

yüzyılın başlarında, kıtanlar’ın batıya doğru akınları gelişmeye başlamıştır. bu sıralarda kumanlar’ın ilk yurtlarından batıya doğru göçleri de, kuzey çin’deki kıtan devleti’nin bu baskısına bağlanmaktadır. şerefüzzemân tâhir mervezî’nin (1120?) aktardığına göre, kunlar, kıtay (kıtan)’dan korkarak göçtüler. arkadan gelen kaylar, onları daha ileriye sürdü. onlar sarı’yı (uygur), onlar türkmenler’i, onlar oğuzlar’ı, onlar peçenekler’i iterek yurtlarını aldılar, işte bu sıralarda, aral hazar bölgesindeki peçenekler’in kuzeyinde hazarlar, doğusunda kıpçaklar, güneyinde oğuzlar bulunuyordu. ibnül-esîr’de anlatılan, 1012-13’de türklerin çin’den çıkışı haberi de, yine bu kun ve sarıların (uygur), türkmen yurduna gelişi olmalıdır.

gerçekten, 1004 yılında çin ile barış yapan kıtanlar, önce kore ve sonra gobi üzerine döndüler. bu sonuncu bölgeden de, 1009 yılında uygurlar üzerine yürüdüler ve onlardan batı kansu ile kan-çou ve su-çou kentlerini aldılar. 1017 sırasında kıtan sürüleri, karahanlı devleti sınırları içindeki kaşgar bölgesi ile isık köl yöresine de girmişlerdir. çağın kaynaklarına bakılırsa, kıtanlar, 300 bin çadır halkı halinde (toplamı belki iki milyona yakın nüfus) karahanlı ülkesini istilaya başlamış oluyordu. bazı öncüleri ise, isık göl’ün batısında bulunan başkent balasagun’a sekiz günlük yere yaklaşmışlardır, işte bu ağır akın ve istila, orta asya’daki türk boyları arasında, yeniden büyük bir boylar göçü doğurdu. göçebe kıtanlar’ın bütün varlıklarıyla, türk boyları yurtlarına saldırışı, gerçekten ağır bunalıma yol açmış ve türk boyları da birbirini yerlerinden sürerek, büyük bir göçe başlamışlardır.

xi. yüzyılın ilk yarısındaki büyük boylar göçü, kimek ulusu üzerinde de kötü tesir bıraktı. boy birliğinde ağır bir bunalım doğdu ve birlik bozuldu. öyle anlaşılıyor ki, yüzyılın ortalarına doğru ülke içindeki karışıklıklar çoğaldı ve zayıflamış bulunan merkezî idareye karşı baş kaldırmalar arttı. öte yandan, büyük nüfusa sahip kıpçaklar’ın, çevredeki boylar üzerinde hakimiyet kurmaya girişmesi, ayrıca bunlardan bir kısmının batıya doğru göçe başlaması, kimek devleti’ni çözmüş olmalıdır. boy birliğinin dağılışı ve merkezî idarenin çöküşü, o derecede anî ve kesin olmuştur ki, yüzyılın ikinci yarısında kimek devleti ve ulusunun adı bile unutulmaya başlamıştır. onun yerini, en kalabalık boy olarak kıpçaklar aldı. bu son husus, yurtta kalan kıpçakların, üstün sayılarıyla, belki de boy birliği idaresini ellerine geçirmeleri demek olabilir. kimek ülkesindeki bütün boylar da bu kıpçaklara bağlanmıştır.

değerli eseri dîvanü lügati’t-türk’ü yüzyılın ikinci yarısı ortalarında bitiren, karahanlı ülkesinden kaşgarlı mahmud, kimeklerden hiç söz etmez. bu eserde, sadece, kimek boy birliğinden olan ve yine irtiş boyunda yaşayan yimekler (yemekler) tanıtılmış ve onların da kıpçakların bir cifi (oymağı) olduğu belirtilmiştir. ancak kaşgarlı, bu bilgiye hemen şunu da katmıştır: “bizce onlar kıfçak’tır, ama kıfçak türkleri, kendilerini ayrı sayarlar”. bu küçük açıklama, bazı mühim hususları akla getirmektedir: kimek boy birliği, artık iyice dağılmış ve o toplayıcı ad unutulmuştur. birlikten belki sadece kıpçaklar ile yimekler yerlerinde kalmışlardır. pek kalabalık olan kıpçaklar ise, kendilerini ayrı, belki de üstün saymaktadırlar.

kimek ulusu, benzerlerinde olduğu gibi, bir çok türk boyunun birleşmesinden ortaya çıkmış idi. xi. yüzyılın ortalarında olan dağılma sonunda, bu birliğin boylarından bazılarını, ya tek başına kalmış veya başka boy birlikleri içine girmiş bulmaktayız.

birliğin en kalabalık boyu olan kıpçaklar, batı sibirya bozkırı ile hazar denizi kuzeyinde yayılmışlardı. bunlardan bir kısmı, kumanlar ile birlikte orta avrupa’ya doğru uzandı. ve orada yeni bir boy birliği devleti kurdu. kendi alanlarında kalanlar ise, xv. yüzyılda yeni etnik toplumlar kurulana değin, varlıklarını sürdürdüler.

kimeklerin durumu da, kıpçaklarınki gibi oldu. bir kısmı yerlerinde kalırken, bir kısmı kıpçaklar yanında doğu avrupa’ya geçti. muhammed nesevî’nin (1241) verdiği bir malumatta, yimeklerin xii. yüzyılda seyhun boyuna indiklerini ve oralarda harezmşahlar devleti hizmetine girdiklerini öğreniyoruz. bu devletin bazı askerî sefer ve başarılarında, büyük rol oynamışlardır. avrupa’ya giden yimeklerden bir bölüğünü daha sonra, xiv. yüzyıl başlarına ait bir başka bilgiye göre, altınordu devleti’ndeki kıpçaklar arasında buluyoruz.

birlikten başka bir boy olan bayandurlar, galiba çok kalabalık ve yaygın değil idiler. bunlar, sadece oğuz ulusu içine girdiler. daha sonra türkiye’ye doğru akan oğuzlar arasındaki bayandurlardan akkoyunlu soyu, xv. yüzyıl başlarında, doğu anadolu ve azerbaycan’ı içine alan bir devlet kuracaktır.

kimek boy birliğinin öteki boylarının, dağılıştan sonraki durumu üzerinde şimdilik bilgimiz yoktur. xix. yüzyıl ile xx. yüzyıl başında orta asya’da yaşayan türk boyları ve urukları arasında, kimek boy adına rastlamıyoruz.

kaynaklarımızdan anlaşıldığına göre kimek ülkesi, batı sibirya ovası içinde kalan, geniş bir bozkır alanı idi.

ülkenin asıl merkezini, irtiş’in orta boyu teşkil etmekteydi. birlikteki boyların nüfusu arttıkça ve bunlar da yayıldıkça, sınırlar genişlemiştir. bu türk ülkesinin sınırlarını belirleyen bazı bilgileri, islâm coğrafyacılarının küçük kayıtlarında buluyoruz. coğrafyacı muhammed el-mukaddesî, x. yüzyılda güneybatı sınırının seyhun havzasındaki sabrân ile şağlcan kasabaları yakınlarından geçtiğini söyler. bunlardan savran (sabran), oğuz (guz) ve kimek yurtları sınırına bakan bir kasabadır. şağlcan ise, kimek ülkesi sınırında, etrafı sur ile çevrili büyük ve zengin bir kasabadır. ibn havkal’ın kayıtlarından da, bu sınırın, batıda ak-itil ırmağı başlarına uzandığı sanılıyor.

kaynaklarımızın çeşitli haberlerinden, kimek ülkesinin komşularını da öğrenebiliyoruz. bunlara göre, ülkenin doğusunda kırgızlar (kırgız begliği) vardı. onların bugünkü altaylar ile daha doğusunda bulundukları biliniyor. batıda peçenekler yaşıyordu. hudhüdü’l-alem’de (982), bu peçenek yurdunun her haliyle kimeklerinkine benzediği belirtilmiştir. peçeneklerin yerini, sonradan oğuzlar (oğuz devleti) aldılar.

güneydoğudaki tokuz-oğuzlar ile aralarında, bir bozkır (sahra) uzanırdı. yine güneyde kara irtiş yöresinde, muhtemelen oğraklar bulunmaktaydı. güneybatı yönündeki alanda ise, karluklar, türkmenler ve oğuzlar yayılmışlardı.

kimek ulusunu, kaynakların açıkça anlattığı gibi, bir boy birliği teşkil ediyordu. bu kuruluşta, onların bir çok boy ve uruktan meydana geldiği muhakkaktır. ancak, kimek ulusundaki boy düzenini, bütün bölüntülerin adlarını ve sayısını hiç bir kaynakta bulamıyoruz. hudûd’a (982) göre, kimek ülkesi, on bir (bir de hakan bölgesi varsa, on iki) bölge (il)’den kurulmuş idi. bunların her biri, ulusu meydana getiren boylara ait ise, düzende o sayıda büyük boy bulunuyor demek olmalıdır. halbuki, gerdizî (1050), muhakkak daha eski bir kaynaktan aktardığı kimek destanında, yedi boyun adını vermiştir. bu iki kaydı birleştirirsek, kimek boy birliğinin, başlangıçta yedi boy ile kurulduğunu, sonraki katılmalar ile bunun on ikiye çıktığını düşünebiliriz.

gerdizî’nin aktardığı destana göre, hepsi kişi adı kökünden olan boy adları şöyledir: imi-eymi-imey, imek-emek (yimek), tatar, balandur (bayandur), khıfçak (kıpçak), lankaz-lanıkaz, aclad (?).

uzun süre birlik içinde kalan kıpçaklar, sonraları batı sibirya’dan orta avrupa’ya uzanan pek geniş bozkırların hakimi olmuşlardır. onların kumanlar ile ayrı bir boy birliği devleti de kurduklarını biliyoruz. altınordu öncesi ve sonrası etnik kuruluşların içinde bu boyun büyük yeri vardır.

haklarında az bilgimiz olan yimekleri, kaşgarlı mahmud beg tanıyordu. birlik dağıldıktan sonra bir kısmı seyhun boyuna inmişler, bir kısmı da altınordu’daki kıpçaklar içinde görülmüşlerdir.

kimek boy birliğine, sonradan hangi boyların katılmış olabileceğini açıkça bilemiyoruz. bununla birlikte, kimek ülkesindeki üç bölgeden birinin adı olan “kırkızhan” dikkate alınırsa, birliğe bir kırgız boyunun da katılmış olduğu anlaşılıyor. oğuzlar’a komşu bölgede yaşayan ve sonraları kıpçaklar ile birlikte bulunduğu görülen kanglı boyu da, bu birliğe katılmış olabilir. nitekim yurtları, kıpçaklarınkine pek yakın idi.

kimeklerin, viii. yüzyılın ortalarında, doğu göktürk ve türgiş devletlerinin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine bağımsızlıklarını ilân eden öteki türk boyları gibi, bir devlet kurduklarını biliyoruz. ancak, bu devlet ne nitelikte idi? çünkü türk ilk çağı boyunca, türkler’de iki türde devlet yapısı görülmüştür.

bunlardan birincisi, bir-iki boydan kurulan “boy begliği”; ötekisi, büyük boylar birliğiyle oluşan “hakanlı devlet” yüksekliğinde idi. bu ikincisi, pek çok büyük boyun katılmasıyla, geniş bir alana hükmeden ve idaresi aristokrat nitelikte tek bir soya dayalı devlettir. devlet özelliği bakımından daha köklü, daha geniş teşkilatlı ve daha büyüktür.

kaynaklarımızdan ali el-mes’ûdî, “murûc” (943) ile “tenbîh” (956) adlı eserlerinde, onlardan “kimek yabguluğu” olarak söz etmiştir. aynı yüzyılda ve bu devlete daha yakın yerde yazılmış “hudûd”da (982), kimek hükümdarının unvanı, “hakan” olarak verilmiştir. gerdîzî (1050) ise, herhalde eski bir kaynaktan alarak, başbuğlarına “baygu” (yabgu) unvanını veriyor. bu kayıtlara bakılırsa, ister yabgu, ister hakan olsun, ikisi de kimekler’in hakanlı devlet düzenine sahip bulunduğunu ortaya koymaktadır.

o halde, özet olarak, kimek devlet yapısı, hakanlık derecesindedir. bir çok büyük boyun birliğinden kurulmuştur. devlet idaresi aristokrat nitelikte ve hakan soyu elindedir. bu büyük devlet, göçerevli, hayvan besleyici boyların iktisadını ve hukukunu ön planda tutar. bölgelerde, hakan soyundan kişiler veya birliği oluşturan boyların beyleri hakimdir.

kimek devleti’nin devlet teşkilatını, bize, kısaca hudûd tanıtıyor. verdiği bilgiye göre, ülkenin başında “hakan” unvanlı bir hükümdar bulunuyordu. onun idaresi altındaki ülke, on bir (belki kendisininki ile on iki) il’e ayrılmıştır. her ili kendi hâkimi idare etmesiyle, illerde on bir “âmil” vardır. bu orun, idarecinin kendi soyuna mahsustur. yeri, çocuklarına veraset yoluyla verilir. her il’in de kendi içinde boy ve uruklara ayrılmış bulunacağı da düşünülebilir.

kaynaklarda geçen bazı unvanlardan, kimek devleti’nin üst orunları hakkında bilgi edinebiliyoruz. bu unvanları, zaten ilk ortaçağdaki türk devletlerinde de bulmaktayız. unvanların başında “hakan” geliyor. eski ve asıl şekli “kağan” olan bu unvan, bağımsız devlet başkanına verilirdi. hakan’ın saraydaki eşi olan kadın (hatun, katun), ilk çağlardan beri, bütün türk devletlerinde kullanılmıştır. “yabgu” (kimek destanı vb.) ve “şad” (kimek destanı) unvanları, oldukça eski bir geçmişin eseri olarak, hakan’ın yakınlarına, kendi idaresindeki ülkenin bir bölümünü idare etmek üzere verdiği bir vazife unvanı idi. ancak bunlar, yer ve zamana göre, biri önde, öteki arkada tutulmuştur. yüksek seviyedeki başka bir unvan da “tutug”dur (bir okuyuşa göre: totok) (kimek destanı ve mücmelü’t-tevarih). bu, bir bölgenin askerî-mülkî idarecisine verilirdi.

kimekler, gerek kaynaklarındaki bilgilerden ve gerek günümüze kalan dil kalıntılarından açıkça anlaşıldığı üzere, türk diliyle konuşuyorlardı. elimizdeki dil kalıntıları dikkatle incelenince, kimek türkçesi’nde iki ağız bulunduğu da ortaya çıkıyor. ülke nüfusunun büyük kısmı, komşu oğuzlar ile birlikte ana-türkçe (y-türkçesi) konuşmakta idi. en kuzey batıda bulunan bir kısım kıpçaklar ile bir kısım yimekler ise, bulgar türçesi (s-türkçesi) tesirinde bir ağza sahip idiler.

ilk çağlar boyunca, bütün türk devlet ve boylarında olduğu gibi, kimekler’de de kamlık (şamanizm) dini hakim bulunuyordu. onların gök’e (tanrı’ya) taptıkları, atalar ruhuna ve ateşe de büyük saygı gösterdikleri biliniyor. kimeklerde “su kültü” bulunduğu, gerdizî’nin aktardığı kimek destanından ortaya çıkıyor. ishak ibn el-hüseyin’in (xi. yy) yazdığına göre de kimekler, ölen kişilerin cesetlerini yakarlar ve küllerini büyük akarsulara (irtiş ırmağına) dökerlermiş. ünlü arap gezgini, ebu dulaf (mis’ar b. muhalhil, 941) kimeklerde bir yada taşı bulunduğunu haber veriyor.

kimek ocaklarında (âile), ataerkil hakimiyet vardı. bu, ilk çağdan gelen bütün türk boylarında böyledir.

onlarda, hayat tarzlarından, başlıca iki unsurun hakim bulunduğu anlaşılıyor. nüfusun büyük çoğunluğu, göçerevli bir hayat tarzı sürdürürdü. kuzey kesimindeki ormanlık yerlerde yaşayan kimekler, oldukça yerleşik bir yaşayışa sahip idiler. sayıca çok az olan bu oturaklar, daha çok, avcılık ile geçinirlerdi. bu oturaklar dışındakiler, hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile meşgul olurlar, geçimlerini bunların ürünleriyle sağlarlardı. o halde kimek devleti’nin asıl iktisadî yapısı, bu hayvan besleyiciliğine ve onlardan alınmış ürünlere dayanmaktaydı. geçimlerinin bir yolunun da avcılık olduğu bilinmektedir. kimekler samur (semmûr), kakım ve sincap gibi kürklü hayvanları avlarlardı. onların kışın karlı günlerinde, kürk hayvanı avına çıktıklarını, mervezî anlatır. avcılık, yerleşik kimeklerde asıl geçim, göçer evlilerde ise yardımcı meşguliyet olarak kabul edilmişti. ocakların bütün servetlerini, büyük hayvan sürüleri teşkil ederdi. besledikleri ve ürettikleri hayvanların başında, at, sığır ve koyun gelirdi. gerdîzî’nin anlattığına göre, irtiş ırmağının yukarı boyunda, binlerce vahşi at bulunuyordu. kimekler, kementler ile bu atlardan yakalar ve ehlileştirirlerdi. yine bu kaynak, onlarda deve bulunmadığını, getirilse bile çok yaşamadığını belirtir.

göçerevli kimeklerin besledikleri büyük sayıdaki hayvanları, kışın, kendi sert iklimlerinde korumaları çok güç olurdu. oğuzlar ile iyi anlaştıkları yıllarda, kış şiddetli olunca,hayvan sürülerini alır, oğuzların yaylalarına geçerlerdi. sert soğuklarda bineklerini götürdükleri bir bölge, oğuz yurduna yakın ak tag (ök tag) idi.

göçerevli kimekler, hayvan besleyicisi olmaları dolayısıyla, yılı, yaylak ve kışlak denilen belli iki yöre arasında, yarı göçebe geçirirlerdi. yazın yaylakta otlaklarda, sulak yerlerde ve çayırlarda dolaşırlardı. bu hayat tarzının bir gereği olarak, büyük çadırlar altında barınırlardı. keçeden yapılmış büyük otağlardan, küçük çadırlara kadar, değişik barınakları vardı. kışın karlı günlerini, soğuktan korunabilen vadi ve su kenarlarındaki kışlaklarında geçirirlerdi. orada toprak altında, ağaçtan su hazneleri yapmışlardı. soğuğun şiddetlendiği günlerde sular donunca, kendileri ve hayvanlar, bunlardan yararlanırdı.

hudûd yazarı, kimekler ile kırgızlarda giyimin tamamen aynı olduğunu belirtir. bu tarz giyimin, zaten göçerevli yaşayışın gerektirdiği hususlara uygun birimlerden oluştuğuna göre, eş olması çok tabiidir. karda, kimeklerin kayak kullandıkları da belirtilir.

kimeklerin yiyeceklerinin başında, hayvanlardan elde ettikleri besinler gelirdi. bol miktarda koyun, sığır ve at eti yerler, sütlerini de içerlerdi. yaylakta semirmiş hayvanların eti ve sütü, en iyi gıdadır. etler kurutulup saklanarak kışın da yenirdi. bu et kurutma usulü, bugün bizde de yapılan “pastırma” biçiminde olmalıdır. içecekleri arasında süt ve bundan yapılmış olan besinler vardı. kimekler, at sütü de içerler ve bundan hazırladıkları mayalı içkiye de “kımız” derlerdi. kımız, besin değeri yüksek bir içkidir.

kimekler’in, başta komşuları olmak üzere, birçok millet ile alış-veriş yaptıkları anlaşılıyor. çevre ülkeler ile canlı hayvan ve ürünleri (et, deri, yapağı, halı, dokuma vb.) üzerine ticaret yapılırdı. ayrıca, avladıkları kürklü hayvanların postlarını da ihraç ederlerdi. bunlara karşılık, dışarıdan, başka ihtiyaç maddeleri alırlardı. ticarette paradan çok, değiş-tokuşun esas alındığı düşünülebilir. islâm tüccarlarının oğuz, kimek ve kırgız illeri gibi ana yollar dışında kalmış olan türk yurtlarında, toplu halde, çetin yollarda aylarca dolaşarak ticaret yaptıklarını, pazar açtıklarını biliyoruz. islâm coğrafyacılarının haber kaynağı olan bu tacirlerin, güvenlik içinde dolaşmaları da ayrıca dikkate değer bir husustur. gerdizî ile mervezî, kimek ülkesinde tuz bulunmadığını, bunu dışarıdan temin ettiklerini belirtirler. bu madde, onlar için o derecede değerli idi ki, samur kürk ile değiştirmeye razı oluyorlardı.

http://www.dallog.com/index.html
418 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol