italyan hekim, filozof ve doğabilimci andrea cesalpino 1519 yılında arezzoda dünyaya geldi. pisa üniversitesinde tıp eğitimini tamamladı. eğitim yıllarında tıp dışında botanik ve felsefe ile ilgilendi. pisa üniversitesinde eğitim sonrası çalışmalarına devam eden cesalpino aynı zamanda tıp, felsefe ve botanik dersleri vermeye başladı.
1547 yılında pisada avrupanın ikinci botanik bahçesinin açılmasında büyük katkıları olan cesalpino buranın direktörlüğüne atandı. aynı dönemde pisa üniversitesinde tıp ve botanik profesörlüğü ünvanını kazandı. 1592 yılında romadan sapienza üniversitesinden teklif alan cesalpino, romada çalışmaya başladı. bu görevi sırasında papa clement viiiin özel doktoru oldu. bu görevi, ölüm yılı olan 1603 tarihine kadar sürdü.
andrea cesalpino, tıp ve botanik alanlarında yaptığı araştırmalar sonrası toksikoloji bilim dalının oluşmasını sağladı. en ünlü eseri, 16 kitaptan oluşan ve 1500 bitki türünün tarif edildiği "de plantis"dir. büyük yankılar uyandıran bu eserinde bitkilerin sağlık alanında kullanımları ile ilgili detaylar da bulunmaktadır. william harveyden önce kan dolaşımı ile ilgili çalışmalarda da bulunmuştur.
felsefe.gen.tr
m.ö. 106-43 yılları arasında yaşamış olan romalı devlet adamı, bilgin, hatip ve yazar.
felsefe öğrenimini, epikürosçu phaedros, stoacı diodotos ve akademiye bağlı philondan almış olan ciceronun önemi, yunan düşüncesini daha sonraki kuşaklara aktarmasından oluşur. bilgi teorisi açısından, kesinliğe bağlanmak yerine olasılıkların yolunu izlemeyi yeğleyen, buna karşın ahlak alanında, dogmatik bir tavır sergileyip, stoacılara ve bu arada sokratese yönelen cicero, latincenin felsefe dili olarak gelişmesine katkı yapmış ve bu arada, dinsel görüşleri açısından daima agnostik kalmıştır.
kuşkuculuğu çürütemeyen, fakat kuşkuculuğun ahlak için yarattığı tehlikenin bilincine varan cicero, kuşkuculuğa karşı, doğrudan ve kesin olan ahlak bilincinin kurumlarına sığınmış ve temel ahlaki kavram ve ilkelerin doğuştan olduğunu öne sürmüştür. o, aynı çerçeve içinde, erdemin mutluluk için fazlasıyla yeterli olduğunu, kurgusal ya da entelektüel değil de, pratik erdemin daha büyük bir değer taşıdığını belirtmiştir.
felsefe.gen.tr
felsefe öğrenimini, epikürosçu phaedros, stoacı diodotos ve akademiye bağlı philondan almış olan ciceronun önemi, yunan düşüncesini daha sonraki kuşaklara aktarmasından oluşur. bilgi teorisi açısından, kesinliğe bağlanmak yerine olasılıkların yolunu izlemeyi yeğleyen, buna karşın ahlak alanında, dogmatik bir tavır sergileyip, stoacılara ve bu arada sokratese yönelen cicero, latincenin felsefe dili olarak gelişmesine katkı yapmış ve bu arada, dinsel görüşleri açısından daima agnostik kalmıştır.
kuşkuculuğu çürütemeyen, fakat kuşkuculuğun ahlak için yarattığı tehlikenin bilincine varan cicero, kuşkuculuğa karşı, doğrudan ve kesin olan ahlak bilincinin kurumlarına sığınmış ve temel ahlaki kavram ve ilkelerin doğuştan olduğunu öne sürmüştür. o, aynı çerçeve içinde, erdemin mutluluk için fazlasıyla yeterli olduğunu, kurgusal ya da entelektüel değil de, pratik erdemin daha büyük bir değer taşıdığını belirtmiştir.
felsefe.gen.tr
1913-1960 yılları arasında yaşamış olan fransız düşünür ve romancı. temel eserleri: la chute (düşüş), lhomme revolte (başkaldıran insan), la peste (veba). (veba).
düşünsel gelişimi iki ayrı döneme ayrılan camus, birinci dönemde, dünyanın saçmalığı ve yaşamın anlamsızlığı konuları ve dolayısıyla, saçma kavramı üzerinde, buna karşın ikinci dönemde başkaldırı konusu ve buna bağlı olarak, dünyanın anlamsızlığına başkaldırmak, toplumu değiştirmek, kötülükleri gidermek ve daha iyi bir düzen kurmak amacıyla eylemde bulunma temaları üzerinde durmuştur. ona göre, dünyanın saçmalığına, kaçınılmaz yenilgiyi bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşama anlam katmaktan başka bir şey değildir.
felsefesi tümüyle ahlaki bir çizgide gelişmiş olan camus, felsefe tarihinin geçmişinde kalan spekülatif sistemlerden hiçbirinin insan yaşamı için bir rehber olma rolü oynayamadığı gibi, insanın sahip olduğu değerlerin geçerliliği için de bir teminat sağlayamadığını söylemiştir. insanın daima dünyanın, insani değerler, kişisel idealleri ve doğru ve yanlışla ilgili yargıları için bir temel sağlamasını istediğini dile getiren filozof, dünyanın insana karşı kayıtsız kalışını anlamsızlık ya da saçmalık olarak değerlendirmiştir.
ona göre, geçmişte benimsenmiş olan ahlaki tavırlar, insani değerlerle gerçekliğin doğası arasında belli bir uygunluk ya da ahenk bulunduğu inancına bağlı olmuştur. buna göre, ahlaki ayırımları geçerli kılan dış destekler, geçmişte din tarafından sağlanmaktaydı. modern dönemde, dini inancın çöküşünden sonra doğan boşluğu, ona göre, laik dinler doldurmuştur. nitekim camus, hegel ve marksın tarihsiciliğinin insani değerleri gerçekliğe bir tür tarihsel gelişme öğretisiyle bağlama yönünde bir girişimden başka hiçbir şey olmadığını öne sürer. işte o bu çerçeve içinde, le mythe de syspe (sisyphos efsanesi) adlı eserinde, bir yandan insan varlıklarının amaçlı tavırlarıyla değer biçici olma rollerini sorguya çekerken, bir yandan da hegel ve marksın tarih öğretileri türünden değeri destekleyici gerçeklik yorumlarının iflas ettiğini söyler. buna göre, değer biçici ve amaçlı bir varlık olarak insanın, kendisinin bu tutumuna destek sağlamayan bir dünya içindeki varoluşunu, camus insanın durumunun saçmalığı olarak tanımlar.
onu varoluşçu felsefe içinde, sartreden ayıran şey de işte bu saçma öğretisidir. sartrea göre, saçma, dünyanın, bilinçsiz varlığın özünde bulunan ve bilincin kavramsallaştırmalarından ya da olumsuzlayıcı faaliyetinden önce ortaya çıkan bir şeydir. oysa camusye göre, saçma ya da saçmalık, doğrudan doğruya tanrının yokluğunun bir sonucudur. din olmadığında, insanın iste, arzu ve idealleriyle dünya arasındaki çatışma ve uyumsuzluk en yüksek düzeye ulaşır.insanın durumu, ona göre, acıyla ve ölümün kesinliğiyle belirlenir.
insan varlığının makul ya da anlaşılır bir şey olarak görüp kabul edemediği bu kader ve saçmalık karşısında, camusye göre, aydınlanmanın evrensel aklının söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. zira, insan, çabalarının hemen her aşamasında akıldışı olanla karşı karşıya gelir. o, hep mutluluk peşinde koşar, mutluluk isteğini yüreğinin en derinlerinde hissederken, kaçınılmaz olarak saçmayla yüzyüze gelir. saçma, buna göre, insanın istek ve ihtiyacının dünyanın akıldışı sessizliğine çarpmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.
camusnün bu durum karşısındaki tepkisi, varoluşun saçmalığını içtenlikle tanıyıp teslim etmenin, bizi başka bir yaşam ve öte dünya inancından kurtararak içinde bulunulan anı yaşama, güzelliği hissetme ve hazzı duyumsama olanağı verdiğini ifade eder. başka bir deyişle, camusye göre, bu saçma yaşantısına verilecek uygun karşılık intihar olamaz. saçmalıkla, gerilimi doğuran iki kutuptan birini yok ederek baş etmeyi amaçlayan intihar, insan onuruna uygun düşmez. öyleyse, yapılacak tek şey, saçmalığı görüp benimseyerek, ona rağmen yaşamayı denemektir. buna göre, camus insani amaç ve eylemin metafiziksel bakımdan keyfi ve temelsiz olduğunu görüp benimsemenin, hiççiliği, pasif bir umutsuzluktan çıkartıp dünyanın insana karşı olan kayıtsızlığı önünde bir başkaldırıya dönüştüreceğini söylemiştir. fakat o, burada da kalmayıp, varoluşun saçmalığından siyasi bir ders çıkarmanın mücadelesini vermiştir. başka bir deyişle, faşizme olduğu kadar, komünizme de şiddetle karşı çıkan camus, varoluşun saçmalığın hedefleyen bireysel başkaldırıdan kollektif bir dayanışma bilinci türetmenin çabası içinde olmuştur.
buna göre, camusnün saçma olan karşısındaki ödün vermez bir içtenlik ve dürüstlükten başka, başkaldırıyla belirlenen ahlakı, uzlaşımsal burjuva ahlakıyla faşist ve komünist toplama kamplarında sergilenen totalitaryanizmi başlıca düşmanları olarak görür. bundan dolayı, camus, amaçların araçları haklı kıldığı düşüncesine olduğu kadar, tarihin sonunu gören tarih felsefelerine de şiddetle karşı çıkmıştır.
felsefe.gen.tr
düşünsel gelişimi iki ayrı döneme ayrılan camus, birinci dönemde, dünyanın saçmalığı ve yaşamın anlamsızlığı konuları ve dolayısıyla, saçma kavramı üzerinde, buna karşın ikinci dönemde başkaldırı konusu ve buna bağlı olarak, dünyanın anlamsızlığına başkaldırmak, toplumu değiştirmek, kötülükleri gidermek ve daha iyi bir düzen kurmak amacıyla eylemde bulunma temaları üzerinde durmuştur. ona göre, dünyanın saçmalığına, kaçınılmaz yenilgiyi bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşama anlam katmaktan başka bir şey değildir.
felsefesi tümüyle ahlaki bir çizgide gelişmiş olan camus, felsefe tarihinin geçmişinde kalan spekülatif sistemlerden hiçbirinin insan yaşamı için bir rehber olma rolü oynayamadığı gibi, insanın sahip olduğu değerlerin geçerliliği için de bir teminat sağlayamadığını söylemiştir. insanın daima dünyanın, insani değerler, kişisel idealleri ve doğru ve yanlışla ilgili yargıları için bir temel sağlamasını istediğini dile getiren filozof, dünyanın insana karşı kayıtsız kalışını anlamsızlık ya da saçmalık olarak değerlendirmiştir.
ona göre, geçmişte benimsenmiş olan ahlaki tavırlar, insani değerlerle gerçekliğin doğası arasında belli bir uygunluk ya da ahenk bulunduğu inancına bağlı olmuştur. buna göre, ahlaki ayırımları geçerli kılan dış destekler, geçmişte din tarafından sağlanmaktaydı. modern dönemde, dini inancın çöküşünden sonra doğan boşluğu, ona göre, laik dinler doldurmuştur. nitekim camus, hegel ve marksın tarihsiciliğinin insani değerleri gerçekliğe bir tür tarihsel gelişme öğretisiyle bağlama yönünde bir girişimden başka hiçbir şey olmadığını öne sürer. işte o bu çerçeve içinde, le mythe de syspe (sisyphos efsanesi) adlı eserinde, bir yandan insan varlıklarının amaçlı tavırlarıyla değer biçici olma rollerini sorguya çekerken, bir yandan da hegel ve marksın tarih öğretileri türünden değeri destekleyici gerçeklik yorumlarının iflas ettiğini söyler. buna göre, değer biçici ve amaçlı bir varlık olarak insanın, kendisinin bu tutumuna destek sağlamayan bir dünya içindeki varoluşunu, camus insanın durumunun saçmalığı olarak tanımlar.
onu varoluşçu felsefe içinde, sartreden ayıran şey de işte bu saçma öğretisidir. sartrea göre, saçma, dünyanın, bilinçsiz varlığın özünde bulunan ve bilincin kavramsallaştırmalarından ya da olumsuzlayıcı faaliyetinden önce ortaya çıkan bir şeydir. oysa camusye göre, saçma ya da saçmalık, doğrudan doğruya tanrının yokluğunun bir sonucudur. din olmadığında, insanın iste, arzu ve idealleriyle dünya arasındaki çatışma ve uyumsuzluk en yüksek düzeye ulaşır.insanın durumu, ona göre, acıyla ve ölümün kesinliğiyle belirlenir.
insan varlığının makul ya da anlaşılır bir şey olarak görüp kabul edemediği bu kader ve saçmalık karşısında, camusye göre, aydınlanmanın evrensel aklının söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. zira, insan, çabalarının hemen her aşamasında akıldışı olanla karşı karşıya gelir. o, hep mutluluk peşinde koşar, mutluluk isteğini yüreğinin en derinlerinde hissederken, kaçınılmaz olarak saçmayla yüzyüze gelir. saçma, buna göre, insanın istek ve ihtiyacının dünyanın akıldışı sessizliğine çarpmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.
camusnün bu durum karşısındaki tepkisi, varoluşun saçmalığını içtenlikle tanıyıp teslim etmenin, bizi başka bir yaşam ve öte dünya inancından kurtararak içinde bulunulan anı yaşama, güzelliği hissetme ve hazzı duyumsama olanağı verdiğini ifade eder. başka bir deyişle, camusye göre, bu saçma yaşantısına verilecek uygun karşılık intihar olamaz. saçmalıkla, gerilimi doğuran iki kutuptan birini yok ederek baş etmeyi amaçlayan intihar, insan onuruna uygun düşmez. öyleyse, yapılacak tek şey, saçmalığı görüp benimseyerek, ona rağmen yaşamayı denemektir. buna göre, camus insani amaç ve eylemin metafiziksel bakımdan keyfi ve temelsiz olduğunu görüp benimsemenin, hiççiliği, pasif bir umutsuzluktan çıkartıp dünyanın insana karşı olan kayıtsızlığı önünde bir başkaldırıya dönüştüreceğini söylemiştir. fakat o, burada da kalmayıp, varoluşun saçmalığından siyasi bir ders çıkarmanın mücadelesini vermiştir. başka bir deyişle, faşizme olduğu kadar, komünizme de şiddetle karşı çıkan camus, varoluşun saçmalığın hedefleyen bireysel başkaldırıdan kollektif bir dayanışma bilinci türetmenin çabası içinde olmuştur.
buna göre, camusnün saçma olan karşısındaki ödün vermez bir içtenlik ve dürüstlükten başka, başkaldırıyla belirlenen ahlakı, uzlaşımsal burjuva ahlakıyla faşist ve komünist toplama kamplarında sergilenen totalitaryanizmi başlıca düşmanları olarak görür. bundan dolayı, camus, amaçların araçları haklı kıldığı düşüncesine olduğu kadar, tarihin sonunu gören tarih felsefelerine de şiddetle karşı çıkmıştır.
felsefe.gen.tr
1908-1986 arasında yaşamış, başta le dewuxieme sexe [ikinci cins] adlı kitabı olmak üzere, denemeleri, kısa öyküleri. otobiyografik yazıları ve romanları yüzyılımızda feminist düşüncenin gelişiminde önemli bir başlangıç noktası oluşturmuş olan çağdaş fransız kadın düşünür.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
fransız siyaset felsefecisi.ilahi hak üzerine kurulu ve yalnızca doğal hukuk ile sınırlanabilen mutlak yasama erkine sahip demokratik bir monarşi içinde kral ve parlamento arasında denge kuran ideal devlet kuramı ile tanınır.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
bernhard bolzano, 5 ekim 1781de pragda doğdu, 18 aralık 1848 pragda öldü. italya asıllı bir çek filozof ve matematikçiydi.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
fransız filozof. sezgiciliğin kurucusudur.
(1718-1832) yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle tanınan ingiliz hukuk, ahlâk, siyaset ve toplum felsefecisi. daha dört yaşındayken latince öğrenen bentham on iki yaşındayken hukuk öğrenimini için babası tarafından oxforda gönderilmiştir. gelgelelim bentham, özellikle döneminin önde gelen otoritelerinden gelenekçi william blackstone un tutucu derslerinden sonra, çok geçmeden bir hukuk uygulayıcısı olmak yerine hukukun ne olduğu üzerine yazmaya karar vermiş ve yaşamını varolan hukuk ile toplum dizgelerini eleştirip düzeltmeye adamıştır. bentham daima yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle birlikte anılsa da öğreti ve ilke onun varolan kurumların, pratiklerin ve inançların yararlılığının nesnel bir değerlendirme ölçütü ile sınanmasını amaçlayan toplum eleştirisinin yalnızca başlangıç noktasını oluşturur. bentham açık sözlü bir hukuk reformcusu, doğal hukuk, doğal haklar ve sözleşmecilik gibi yerleşik siyasal öğretilerin acımasız bir eleştiricisidir. 1820letden itibaren yapıtlarıyla saygı uyandırmaya başlayan benthamın düşünceleri xix. yüzyıl boyunca yapılan kamu yönetimi reformlarını da derinden etkilemiştir. beccaria, helvetius, diderot, dalembert ve voltaire gibi aydınlanma fılozoflarının yanı sıra locke ve hume dan da etkilenen bentham, yapıtlarında deneyci yaklaşımı kavramsal açıklığa ve tümdengelimli uslamlamaya dayalı bir usçuluk anlayışıyla birleştirmiştir. bu bağlamda bentham, usun gelenek karşısındaki önemi üzerinde duran ve terimlerin kullanımında kesinliği savunan lockeu kendisine örnek almıştır. nitekim bentham ın tüm felsefe tasarımı aslında bir açıklama tasarımıdır. bentham neleri amaçlamamız gerektiğini göstermek için değerleri, insanların gerçekte neleri amaçladığını göstermek içinse ruhbilimi açık- lamaya girişmiş; bunlara uygun yönetim, hukuk ve ceza dizgeleri tasarlamak için de hem bir bütün olarak hem de temel terimleriyle gerçek "hukuk" düşüncesini açıklığa kavuşturmak istemiştir. hukuku anlamak, haklar ve ödevler gibi şeyleri anlamayı da içerir. "anlama" nın "algılama"yla sağlandığı deneyci gelenekte, "altın dağ" gibi doğrudan algılanamayan karmaşık şeyler deneyleyebildiğimiz basit bileşenlerine ayrılarak (altın ve dağ) çözümlenebildiklerinden dolayı anlaşılabilir hale gelirler. buna karşın deneycilerin çözümleme yöntemi bentham ın çözümlemeyi düşündüğü hak ya da ödev gibi terimlerin çözümlenmesinde işe yaramamaktadır. sonuç olarak bir şeyin bir parçasına ya da bir boyutunu ondan soyutlayarak ele almanın karışıklığa yol açması büyük bir olasılıktır. bu durum benthamı "yeniden anlatım" (paraphrasis) diye adlandırdığı bütünüyle yeni ve özgün bir yönteme yönelmiştir. bentham ın "anlam"ın temel biriminin sözcük değil tümce olduğunu savunan yeniden anlatım yöntemi, yüzyılda russell, carnap, quine gibi düşünürlerin geliştirdiği mantıksal çözümleme yöntemlerinin öncüsüdür. bentham ın bu yöntemle amaçladığı tümcedeki sorunlu sözcüğü başka sözcüklere çevirmek değil, sözcüğün bir parçasını oluşturduğu tümceyi başka bir tümceye çevirmektir. yeniden anlatım yöntemi benthamın "kurgusal kendilikler" diye adlandırdığı hak, ödev, yükümlülük, ayrıcalık gibi terimleri, içinde yer aldıkları tümceleri içinde yer almadıkları tümcelere çevirerek açık tular. kurgusal kendilikler başlarda kullanışlı gözükse de zaman içinde bunların göndemıe yaptıkları şeyler bütünüyle unutulduğundan ya da gündem dışı kaldığından bu terimler birer önyargı olarak kalmaktadır. bu yüzden hukuku bu tür kurgusal kendiliklerden olabildiğince uzak tutmaya çalişan bentham , en azından bu tüt terimlerin kullanımından uzak duran açıklamalar ve temellendirmeler verilebileceğini düşünmektedir. sözgelimi haklara ilişkin tümceler bentham tarafından ödevlere ilişkin tümceler aracılığıyla açıklanır. bentham’a göre belirli bir hak başkalarına ödevler yüklenerek birine sağlanan yatardır. kuşkusuz ödevler de kurgusal kendiliklerdir ama bunlar da cezalandırma tehdidine ilişkin tümcelerle açıklanabilirler. cezalandırma ise benthama göre acı verme tehdididir. böylelikle benthamın "gerçek kendilikler" dediği şeye; yani algıyla doğrudan anlayabileceğimiz açık ve yalın düşüncelere ulaşmış oluruz. bentham , acı ve hazzın anlamını öğrenmek için bir hukukçuya gitmemizi gerektirmeven sözcükler olduğunu söyler. hatta ona göre hukuk acı ve haz kavramları aracılığıyla hem hukukçulara hem de başkalarına açıklanabilir. bentham a göre ahlâk ve hukuk bilimsel olarak tanımlanabilirse de böyle bir tanımlamanın insan doğasına ilişkin bir açıklamaya gereksinimi vardır. ona göre doğanın fızik yasaları aracılığıyla açıklanması gibi insan doğası da iki temel itki, "haz" ve "acı" aracılığıyla açıklanabilir. bu görüş benthamın "ruhbilimsel hazalık" kuramının temelini oluşturmaktadır. insan doğasına ilişkin böyle bir çözümlemenin doğrudan kanıtlanmasının söz konusu olmadığını bilse de bentham "doğanın insanı iki egemen efendinin, haz ve acının yönetimi alcına yerleştirdiğini savunur. ona göre bir yandan doğrunun ve yanlışın ölçütü, öte yandan nedenler ve sonuçlar zinciri acı ve hazzın krallığına tabidir. acı ve haz bütün yaptıklarımızda, bütün söylediklerinizde ve bütün düşündüklerimizde bizi yönetmektedir; tabiliğinizden kurtuluşa yönündeki bütün çabalarımız da bu krallığın iyice a- çığa çıkıp onaylanmasına hizmet etmektedir. sadece ne yapmamız gerektiğini göstermekle kalmayıp ne yapacağımızı da doğrudan belirleyen haz ve acı eyleme ilişkin açıklamaların yanı sıra kişi için "iyinin tanımlanmasında da temel oluşturmaktadır. buna dayanarak bentham, her bireyde varolan acı ve haz temelinde bir değer hesabı oluşturabileceğimizi öne sürer. "haz hesabı" ya da "mutluluk hesabı" (felicif calculus) olarak bilinen bu görüşe göre haz ve acı nesnel duyumlar olup yoğunlukları, süreleri, verimlilikleri (gelecekteki daha başka haz olasılıkları açısından), saflıkları (hazza aamn bulaşmaması açısından) ve büyüklükleri aracılığıyla ölçülebilirler. bu bir eylemin ya da durumun hem nesnel olarak belirlenmesine hem de başka eylem ya da durumlarla karşılaştırılmasına olanak tanımaktadır. bentham ın bu köktenci hazcılığına, insanın doğal olarak çıkarlarını kollayacağı yollu ruhbilimsel benciliği eşlik etmektedir. bentham kişinin çıkarlarının toplumsal çıkar ya da diğer bütün insanların çıkarları karşısında baskın olduğunu belirtsek, insanların eylemlerinin amacının kendi mutlulukları olduğunu ve insanın doğal bir yetisi olan usun bu amacın uşağı olarak düşünülmesi gerektiğini savunur. bentham in insan tekini değerlerin kaynağı olarak alan insan doğasına ilişkin bu açıklamasıyla ahlâki bir bireycilik de ortaya koyduğu söylenebilir. nitekim bentham ın ahlâk felsefesi de onun "yararlılık ilkesi" ya da "en büyük mutluluk ilkesi" diye adlandırdığı "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesinin bir yansımasıdır. bentham yararlilık ilkesini bir eylemi ya da durumu genel mutluluğu araması ya da azaltmasına göre onaylayan ya da onaylamayan ill:e olarak tamınlar ve en çok sayıda kişi için en büyük mutluluğu üretmeyen her türlü eylemin ahlâken yanliş olduğunu söyler. mutluluk ise hazzın çokluğuna ve acının yokluğuna bağlı olarak hesaplanabilirdir. bu bağlamda benthamın ahlâk felsefesi insanın temel güdüleyicileri haz ve acıdır yollu ruhbilimsel hazcılık görüşünü de yansıtmaktadır. burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da mutluluk hesabı yapılırken her bir bireyin bir diğerine eşit olarak alinmasıdır. sonuç olarak bentham için ruhbilimsel hazcılik ve bencilik ile yararlılık ilkesi arasında hiçbir ııyumsuzluk süz konusu değildir. öte yandan benthamın mutluluğu artırma amacı pratik bir amaçtır ve onun bu yönde bir 1anama kanalı yapılması ya da bezelyelerin dondurularak kullanılması gibi birçok farkli önerisi de olmuştur. benthamın bu pratik amaçlı önerilerinden en önemlisi ise "panoptikon" diye adlandırdığı hapishanedir. benthamın dönemin hapishanelerinde yaşanan karmaşayı sona erdirmek için tasarladığı bu hapishane modeli, merkezdeki gardiyanların onlara gözükmeden tutukluları göz altında tuttuğu daire biçiminde bir yapıdır. bentham özel olarak işletilmesi gerektiğini düşündüğü ve sözleşme olarak kendisinin yönetmeyi planladığı bu hapishane ile yalnızca tutukluları güvenilir birer insan haline getirmeyi değil zaman içerisinde para da kazanmayı tasarlamıştır. ama bu tasarısı hapishanenin kurulacağı yerin çevresindeki arsa sahipleri tarafından engellenince işin sonunda hem zaman hem de para kaybetmiştir. panoptikon tasarımına kadar önerilerin ve anlaşmaların hayata geçirilmesi için aydın yönetimlere başvurmanın yeterli olacağına inanan bentham, bunun yeterli olmadığını fark ettiğinde demokrasiyi desteklemeye başlamıştır. locke da dahil olmak üzere kendinden önce sayısız fılozofun siyaset felsefesinin temelini oluşturan doğal hak, doğal hukuk ve toplum sözleşmesi gibi kav- ramları benimsememiş olan bentham , daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kavramları kurgusal kendilikler olarak adlandırıp bunların bir gerçekliğinin bulunmadığını savunuyordu. bu tür kavramlar o dönemde devlete itaatin kaynağı ve meşru devrimin koşullan nedir sorularına yanıt olarak sunulmaktaydı. bentham itaati anlaşmaya dayandıran bu tür düşünceleri eleştirerek yönetime itaatin temellendirilmesinin yarara, yani itaatin olası zararının direnişin olası zararından daha az olup olmayacağının hesaplanmasına dayandığını savunmuştur. bentham ın bu karşı çıkışı yalnızca terim düzeyinde kalmamış hukuk dizgesinin ve yönetim dizgesinin değişmesi gerektiğini bir insan-bir oy ve gizli oy verme hakkı gibi önerilerle açıkça dile getirmiştir. bentham ın bu demokratik önerileri ahlâk felsefesinin "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ve ruhbilimsel bencilik görüşleriyle de uyumludur. ruhbilimsel benciliğe göre herkes kendi çıkarlarının peşinde koşmak- caysa, bu demektir ki yönetimler ve yöneticiler de kendi çıkarlarının peşinde koşabilirler. dolayısıyla diktatörlere, krallara ve oligarşilere güvenilmemelidir. yönetimlerin gerçek amacı olan "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ancak yönetim en çok sayıda insanın elinde olduğunda güvende olabilir. eğer halkın tamamı siyasal güçle donatılırsa, hepsi yalnızca kendi çıkarlarını izleyerek bu amaca hizmet etmiş olacaklardır. bentham ın demokrasi ve yararcılık anlayışına bağlı olarak geliştirdiği özgürlük anlayışı günümüzde "olumsuz özgürlük" diye adlandırılan özgürlüğe karşılık gelmektedir. özgürlüğü "engellemenin olmaması" olarak tanımlayan bentham, bireyin engellenmediği oranda özgür olduğunu söyler. özgürlüğün doğal olduğunu ya da bireyin egemen olduğu a priori bir özgürlük alanının bulunduğunu yadsır.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
thomas aquinas (1225 - 1274) italyan katolik filozof ve din adamı.
1033-1109 yılları arasında yaşamıştır. italyalıdır ama 1093’den sonra ingiltere’de canterbury başpiskoposluğu yapmış ve orada ölmüştür.
augustinus’un “anlamak için inanıyorum” önermesini almış, inancı akıl ile temellendirmeye çalışmıştır. anselmus’un bu çabası, skolaztizmin, akıl ile inancı birleştirmeye çalışmasının bir göstergesidir. anselmus, yargıların mutlağı olmalıdır der. örneğin iyi varsa mutlak iyi de olmalıdır. varlık varsa mutlak varlık da olmalıdır. bu düşünce yoluyla tanrı’nın varlığı ispatlanmış olur. anselmus’un, bir başka tanrı kanıtlaması da şöyledir; tanrı en yetkin varlıktır. tanrı’nın varolmadığını düşünürsek, bir yanıyla tanrı eksik kalmış olur. oysa tanrı’nın tanımı en yetkin varlık olduğudur. demek ki tanrı vardır. (bu kanıtlama çok meşhurdur) anselmus, augustinus’un ilk günahın bütün nesiller boyu sürdüğü düşüncesini kabul eder. o’na göre tanrı insanları bu ilk günahtan kurtarmak için insan biçimine girmiş (isa) ve bütün insanları ilk günahtan kurtarmak için çarmıha gerilmiştir. skolastizmin bu ilk döneminde din ve felsefe uzlaştırılmaya çalışılmıştır. dinsel kavramlar, akılla açıklanmaya çalışılmış ve bunun için platon’nun kavram realizmi kullanılmıştır
felsefe.gen.tr
augustinus’un “anlamak için inanıyorum” önermesini almış, inancı akıl ile temellendirmeye çalışmıştır. anselmus’un bu çabası, skolaztizmin, akıl ile inancı birleştirmeye çalışmasının bir göstergesidir. anselmus, yargıların mutlağı olmalıdır der. örneğin iyi varsa mutlak iyi de olmalıdır. varlık varsa mutlak varlık da olmalıdır. bu düşünce yoluyla tanrı’nın varlığı ispatlanmış olur. anselmus’un, bir başka tanrı kanıtlaması da şöyledir; tanrı en yetkin varlıktır. tanrı’nın varolmadığını düşünürsek, bir yanıyla tanrı eksik kalmış olur. oysa tanrı’nın tanımı en yetkin varlık olduğudur. demek ki tanrı vardır. (bu kanıtlama çok meşhurdur) anselmus, augustinus’un ilk günahın bütün nesiller boyu sürdüğü düşüncesini kabul eder. o’na göre tanrı insanları bu ilk günahtan kurtarmak için insan biçimine girmiş (isa) ve bütün insanları ilk günahtan kurtarmak için çarmıha gerilmiştir. skolastizmin bu ilk döneminde din ve felsefe uzlaştırılmaya çalışılmıştır. dinsel kavramlar, akılla açıklanmaya çalışılmış ve bunun için platon’nun kavram realizmi kullanılmıştır
felsefe.gen.tr
arkesilaos ( ya da arkesilas) (316-241) aeolia bölgesinde pitane’de ( bugünkü çandarlı) doğmuş. önce aristoteles’in en yakın dostu , iş arkadaşı ve ardılı theophrastos’un öğrencisi olmuş, sonra da akademia’ya girmiş ve pyrrhon’un da çok etkisi altında kalmış. pyrrhon’un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen arkesilaos, bir akademialı olarak platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin, özellikle de sokrates’in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır. arkesilaos’un kendisi tartışmalarında sokrates’n yöntemini kullanırmış; yalnız, sokrates gibi, karşısındakini kendi üzerinde bir düşünmeye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi kullanırmış. arkesilaos’un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca karşıtı stoa ile daha doğrusu zenon ile olan savaşmasında kazanmıştır. stoa’ya göre, gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır. yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de, ancak kataleptik tasavvurlar doğru’yu sağlarlar, ancak “kavranmış”, ruhumuzda sağlam kök salarak “saklanmış” olan tasavvur (katalepsis) besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsis doğru bilginin ölçüsüdür. stoa’nın bu anlayışını arkesilaos şöyle eleştirir: bir tasavvurun doğru mu, yanlış mı olduğunu, yani bu tasavvurun varolan bir şeyle mi, yoksa varolmayan bir şeyle mi ilişkili olduğunu bize güvenle bildirecek böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur. duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar, oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doğru mu olduğunu hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz. ayrıca: kataleptik olan ve olmayan tasavvurlar arasında dereceli geçitler vardır, apaçıklık ile bilginin güvenilir olmasının da dereceleri vardır. arkesilaos’un bilgi teorisi hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi stoa’ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer. ahlak öğretisinde arkesilaos’un daha olumlu bir görüşü var. burada sokrates –platon geleneğine de dayandığından, yargı ve eylemden kaçınmayı (epokhe’yi) öğütleyen pyrrhon gibi pratik hayattaki davranışa tam bir ilgisizlik göstermez; epokhe bir değer, ama en yüksek değer değil; insanın eylemde de bulunması gerek. burada karşısına şu soru çıkar: amaçlar ve ilkeler açık olarak bilinmeden eyleme olabilir mi? sırf algı ve buna dayanan alışkanlık ile arkesilaos yetinmek istemediğinden, eyleme kılavuz olarak “akıllılık ( phronesis) ve “iyice temellendirmeyi” (enlogia) ileri sürer
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
milet okulu’nun, bu ilk doğa felsefesi çığrının üçüncü ve sonuncu düşünürü olarak da anaximenes gösterilir. anaximandros’un öğrencisi imiş, ondan bir kuşak da gençmiş.yapıtı, ilkçağın geç dönemlerinde de biliniyormuş. anaximenes de arkhe sorunu üzerinde durur; o da,anaximandros gibi, anamaddenin, bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler.ama bu sonsuz şeyi, o da, thales gibi, belirli bir şeyle bir tutar: ona göre ilk- madde hava’dır. hava, sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. anaximenes’in iki anlayışı var ki, felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:
1) anaximenes,“ bir hava (soluk) olan ruhumuz ---psykhe --- bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi, bütün evreni(kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,”diyor. böylece, ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. burada ruh, insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan, onu canlı kılan, onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir; burada ruh, yaşam diye, canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için, maddi bir şey olarak düşünülüyor tabi. nasıl hava– soluk- olan ruh, insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa,bunun gibi, hava da evrenin bütününü, onun düzenini ayakta tutar. hava: canlı,canlandıran şey, etkin olan bir ilke. onun bu canlılığı, etkinliği olmasaydı,evren, sadece, ölüm, dağılan bir yığın olurdu; boyuna yeni biçimler alan,kendini canlı olarak değiştiren, yaratıcı bir varlık olmazdı.
2) anaximenes, ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. anaxmienes, havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakla, genel olarak madde kavramı da kendisinde bir şeyler olan, bir şeyler geçen, madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde, maddedeki süreç üzerinde bir düşünmeye yol açmış oluyordu. gerçekten anaximenes, bu soru üzerinde durup düşünmüştür. kendi kendisiyle, aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç, bu değişme nasıl oluyor? anaxmienes’in öğrettiğine göre: hava, yoğunlaşma ve gevşemesiyle çeşitli nesnelere dönüşür. genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur; yoğunlaşmasıyla rüzgarlar, bulutlar meydana gelir: bulutlardan su, sudan toprak, yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. böylece, ateş, sıvı ve katı–maddenin bu üç ana biçimi- özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek birana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. anaxmienes,milet okulunun son filozofudur.
felsefe.gen.tr
1) anaximenes,“ bir hava (soluk) olan ruhumuz ---psykhe --- bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi, bütün evreni(kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,”diyor. böylece, ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. burada ruh, insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan, onu canlı kılan, onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir; burada ruh, yaşam diye, canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için, maddi bir şey olarak düşünülüyor tabi. nasıl hava– soluk- olan ruh, insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa,bunun gibi, hava da evrenin bütününü, onun düzenini ayakta tutar. hava: canlı,canlandıran şey, etkin olan bir ilke. onun bu canlılığı, etkinliği olmasaydı,evren, sadece, ölüm, dağılan bir yığın olurdu; boyuna yeni biçimler alan,kendini canlı olarak değiştiren, yaratıcı bir varlık olmazdı.
2) anaximenes, ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. anaxmienes, havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakla, genel olarak madde kavramı da kendisinde bir şeyler olan, bir şeyler geçen, madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde, maddedeki süreç üzerinde bir düşünmeye yol açmış oluyordu. gerçekten anaximenes, bu soru üzerinde durup düşünmüştür. kendi kendisiyle, aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç, bu değişme nasıl oluyor? anaxmienes’in öğrettiğine göre: hava, yoğunlaşma ve gevşemesiyle çeşitli nesnelere dönüşür. genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur; yoğunlaşmasıyla rüzgarlar, bulutlar meydana gelir: bulutlardan su, sudan toprak, yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. böylece, ateş, sıvı ve katı–maddenin bu üç ana biçimi- özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek birana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. anaxmienes,milet okulunun son filozofudur.
felsefe.gen.tr
ilk filozoflardan ikincisi anaximandros’tur. o da miletli.thales’ten sonraki kuşaktan. onun öğrencisi, sonra da ardılı (halefi) olmuş. güneş saatini bulduğu, ilk haritayı çizdiği söylenir. “peri physeos= doğa üzerine”adlı bir yapıtı varmış. bu konuda bu adla yazılmış ilk yapıtmış bu. anaximandros da, thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmuştur. o da var olanların kökeninin, anamaddenin ne olduğunu soruyor. ona göre ilk- maddenin sonsuz, tükenmez olması gerekir, çünkü ilk- madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor.sonsuz kavramını ilkin açık olarak belirleyip, bunu maddeye yükleyen anaximandros olmuştur. ancak, anaximandros anamaddeye yalnız sonsuzluk niteliğini yüklemekle kalmıyor, daha da ileri gidiyor: ilk –madde yalnız sonsuz değildir, sonsuz olandır da; çünkü ona, daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. thales ilk – maddeyi su ile, demek ki belli, bilinen bir madde ile bir tutmuştu.anaximandros’a göre ise, bunu yapamayız, çünkü her belli, belirli şey sonlu ve sınırlıdır da, yani karşıtı ile sınırlanmıştır: sıcak soğuk ile, sıvı olan katı olanla, aydınlık karanlıkla, vb. sınırlanmıştır. her belli olan, dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey, meydana gelmiş olan bir şeydir – sıcak soğuktan, sıvı katıdan oluşur– ve yeniden karşıtına döner. böylece, birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman zaman ağır basar; bu da, bunların içinden çıktıkları sonsuz anamadde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer. apeiron anlayışından anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir: apeiron’dan önce sıcak ile soğuk oluşmuştur. sıcak, başlangıçta soğuk ve karanlık olanı (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. soğuk’tan iki karşıt: katı ile sıvı doğmuştur. sıvı’dan,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden, buğular yükselip alev küresini halkalara, ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir.bu tekerlekler de birtakım deliklerin – güneş, ay – alevler saçarlar. böylece hava(buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir.yer tepsi biçiminde değil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafında döner. anaximandros’un bu açıklamalarından açıkça şunu görüyoruz:doğal karşılaştığımız çeşitli ve karmaşık olayları, burada tek, yalın bir temele bağlamak denemesi yapılmaktadır.anaximandros’u tam bir düşünür yapan da budur; bu yalınlaştırıcı açıklama denemesi, onun gerçekteki çokluğu düşüncede bir birliğe bağlamak istemesidir
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
ionia’da klazomenai’de ( izmir- urla yakınında bugünkü güladası) doğmuş. buranın soylu bir ailesinden. 462 yılında atina’ya gitmiş, burada 30 yıl kalmış. perikles’in yakın dostu imiş. perikles’in muhalifleri onu tanrısızlıkla suçlandırmışlar, çünkü yunanlılarca tanrı sayılan güneşin bir ateş yığını olduğunu söylemiş. yaşadığı yılalrın 500-428 arasında olduğu sanılıyor. anaxagoras bu dönemin en büyük doğa bilginidir.matematikteki bilgileriyle ün salmıştır. astronomide de buluşları varmış: ay ışığını, ay ve güneş tutulmalarını doğru olarak açıklamış. empedokles gibi anaxagoras’a göre de : duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır –duyuların bilgi değerleri sınırlı bile olsa. ona göre de, kesin anlamınsa bir meydana gelme ile yok olma yoktur. görünürdeki oluşma ile yok olma, asıl olan, gerçekten varolan öz’lerin (khremata), tohum’ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir. anaxagoras, deney dünyasındaki nesnelerin nitelik bakımından sayısız çeşitliliği dört öğenin birleşmesiyle açıklanamaz diyor. deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma (ana-madde) vardır. empedokles düşüncesini mitolojik-edebi bir biçimde dile getirmişti. anaxagora’ta bu kalkıyor, ayrıca, herakleitos ile empedokles’teki gerginlikler, karşotlıklar yerine evrenin birliği konuluyor. kendisinden öncekiler gibi gerçeği maddi bir şey olarak düşünen anaxagoras, sayısız spermalar arasında, bütün ötekiler için hareket nedeni olacak maddeyi arar ve bunu kendi içinde canlı bir şey diye düşünür. ionialıların ana- maddesi gibi. bu madde, bütün ötekilerini kendinden harekete getirir. ancak, diyor anaxagoras, algılarımız bize evreni düzen, ereği olan bir bütün olarak gösterirler; dolayısıyla hareketi sağlayan kuvvet de, düzenleyen, bir ereğe (telos) göre oluşturan bir kuvvet olacaktır. onun için anaxagoras, oluşu meydana getiren ilkeye, gördüğü iş düşünce yetisininkine benzediğinden, nous adını verir. ancak, düşünce yetisine, akla benzetildiği için nous’u maddi olmayan bir ilke diye anlamamalı. nous da maddedir, yalnız pek ince, pek seçkin bir maddedir.o, bütün nesnelerin en incesidir, en arınmışıdır, yalnız başına olduğunda yalınç ve hiçbir şeyle karışmamış bir durumdadır; çeşitli niteliklerde görünmesine karşın, hep kendi kendisine eşittir, kendi kendine hareket edebilen biricik maddedir, bütün öteki varlıkların hareket ilkesidir. nous, herakleitos’un logos’u gibi, evrene egemen olan kuvvettir; evreni harekete getirip oluşturması bakımından da herakleitos’un ateş’inin gördüğü işleri görür. yalnız, bu arada çok temelli bir ayrılık da var: herakleitos’un ateş’i oluş sürecinin içinde eriyordu ve her şeye dönüşüyordu. anaxagoras’ın nous’u ise, hep öteki nesnelerin karşısında, onlardan ayrı, kendi başınadır. anaxagoras: nasıl bir balçık yığını kendiliğinden bir heykel olamazsa, bunun için nasıl bir heykelcinin çalışıp bu balçık yığınına bir biçim kazandırması gerekirse, bunun gibi, sperma’ların khaosu, kendiliğinden, gördüğümüz düzenli, belirli nesnelerin dünyasını meydana getirmiş olamaz. bunun için, düzenleyici, biçimlendirici bir kuvvet olan nous’un işe karışması gerekir, diyor. telos düşüncesini – bir başlangıç olarak da olsa –felsefeye ilk olarak getiren odur.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
(1903- 1969) toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, frankfurt okulunun "eleştirel kuram"ının felsefi mimarlarından olan alman düşünür. sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan kantın arı usun eleştirisi adli kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı siegfried kracauei le birlikte i. dünya savaşının bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı. kracauerin rehberliği adornoya, bu kitabın yalnızca bir bilgikuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü. annesinin ve kızkardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardırır düşünür ii. dünya savaşı yıllarını ise cafiforntada sürgünde geçirdi. adorno, 1924rı joham wolfgang goethe universitesi nde edmund husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak fesefe doktoru derecesini aldı. bir yıl sonra alban berg ile kompozisyon çalışmak ve arnold schoenberg etrafinda toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için viyanaya gitti. viyana gezisinin adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi schoenberg ile bergin "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi. frankfutttaki çalışmalarına dönen adorno, kierkegııard konstrııktion der astetichen (kierkegaard: estetik olanın kuruluşu , i933) adli kitabıyla doçentlik sınavını verdi. bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır: a) kierkegnard da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilece dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi; b) şeyleşmiş toplumsal dünyanın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelligin savlarına kayıtsız kalan kurumlar dünyasının bir okuması; c) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi. adorno, hitler almanyasi’ ndan 1934 te kaçarak oxforda memın collegea geldi. burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı max horkheimer’in yönetimindeki institut für sozial (toplumsal araştırmalar enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha .sonra 1956da yayımlanacak husserl üzerine bir kitap hazırladı. ii. dünya savaşı yıllarını abdde geçiren düşünür bu sıralarda horkheimer ile ortaklaşa dialektik, deraufklarung (aydınlanmanın diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı. savaş sona erince enstitüyü yeniden kurmak için frankfurta dönen adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisı, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. örneğin, 1957 tarihli "sociology and empirical research" (toplumbilim ve deneysel araştırma) adli makalesi artık, 1960larda almanyayı kasıp kavuran "olguculuk tartışması"nın başlatması sayılmaktadır. adornonun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: negative diyalektik (olumsuzlayıcı diyalektik, 1966 ile astetiche theorie (estetik kuramı, 1970). adornonun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. o, ileri ban toplumlarının mark’ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de mark’ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı. konusundaki görüşlerine tümüyle kalmıştır. adorno ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimser. sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse "adaletsizlik olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse "yoksayıcılik olmaktadır. avrupada faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları yahudi soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık adorno, modern dünyanın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak üzere marxın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı. adornoya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde "usun bunalımı" demektir. her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir. adornonun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modem bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. adorno nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer. aydınlanma’nın diyalektiği ’nde adorno, ussallığın soykütüğünü çıkarmayı amaçlar. aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal dünyaya, söylenlere karşıdır. usun söylenden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansımalarından kurtuluşu haline gelir. us dünyayı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylensel güçlerden kurtarmak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal dünya üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır. demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soykütüğü üzerinde temellenmektedir. aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır. adornonun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlılığı eksiksizdir. adorno felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini , bunların “özdeşi olmayan ötekisiyle” temellendirmek ister. adorno’nun diğer önemli yapıtları arasında arnold schönberg’in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu philosophie der neuen musik (yeni müziğin felsefesi -1949); somut bireysel deneyimin modern , burjuva toplumundaki yokoluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan 153 çarpıcı aforizmadan oluşan minima moralia (1951); husserl’e ilişkin , görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerine duran ve yoğun bir okuma sonucu ortaya çıkan bilgikuramının özeleştirisi: husserl ile görüngübilimsel çatışkılar üstüne incelemeler ,1956); hegel üzerine denemelerden oluşan , hegel üstüne üç çalışma ,1963ile heidegger’in varoluşçuluğunu soyut ve tarih dışı olarak yorumladığı sahicilik jargonu sayılabilir.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
(1873-1937) avusturyalı düşünür ve siyaset adamı. avusturya marxizminin kurucularından ve avusturya sosyal demokrat partisinin sol kanat temsilcilerindendir. 15 ocak 1873te viyana da doğdu. 1896 da hukuk öğrenimini bitirdi. 1904-1922 arasında marx-studien dergisinin editörlüğünü yaptı. aynı dönemde der kampf dergisinde makaleler yazdı. 1907de karl renner ile birlikte viyana sosyoloji topluluğu nu kurdu. 1920-1923 arasında avusturya sosyal demokrat partisi nin milletvekili olarak parlamentoda bulundu. 1934 te viyana üniversitesinde sosyoloji dersleri vermeye başladı. 28 haziran 1937de viyanada öldü. adler, "avusturya marxizmi" olarak bilinen ve 1904 ten sonra karl renner, rudolf hilferding ve otto bauer tarafından kurulan okulun felsefi kuramcısıdır. sosyalist düşünce tarihinde, tarihsel maddeciliğin " revizyonu" denemelerinin yoğunlaştığı ve felsefeye yeni bir ilginin doğmaya başladığı bir dönemde adler, marxizm in ekonomik determinizm temeline dayanan yorumlarına karşı çıkmış, tarihsel maddeciliği yeni-kantçı felsefeyle bağdaştırmaya çalışmıştır. marx ın öğretisini, yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik ve siyasal koşullarına uyarlamak isterken ve marxizm in değişmeye açık bir sentez olduğunu ileri sürerken, bireylerin düşünsel etkinliğini ön plana çıkaran görüşlerin savunuculuğunu yapmıştır. adler, kausalitaet und teleologie im streite um dıe wissenschaft ("bilim tartışmasında nedensellik ve teleoloji") adlı ilk kitabını 1904 te yayımladı. kant ın "sentetik a priori" adını verdiği, insan zihnine ilişkin mutlak sınırları toplumsal düzeyde ele alan adler, insan zihninin toplumsal koşullar tarafından belirlendiğini ileri sürmüş ve bunun yol açtığı sınırlara "sosyal a priori" adını vermiştir. adler e göre, insan zihni toplum tarafından sunulan verileri seçerken özgür olmakla birlikte, çevre ve koşullar insanın bilgi ve eyleme ilişkin tercihlerini sınırlandırmaktadır. bu bağlamda, insan zihninin kendi dışındaki "tarafsız" bir veriler bütününü dolaysız bir nesnellik içinde edinmesi mümkün değildir, insan zihni edilgen bir algılayıcı olmakla kalmaz, yöneldiği dışsal gerçeği biçimlendirir de. bu görüşlerden yola çıkan adler, lenin ve kautsky nin tarihsel maddecilik anlayışını eleştirmiş, bu yaklaşımın bireyi ekonomik güçlerin basit bir aracı durumuna indirgediğini ileri sürmüştür. adler e göre, marx insan duygu ve düşüncelerini maddenin dolaysız bir yansıması olarak ele almamış, zihnin maddeden görece bağımsız işleyişini de vurgulamıştır. marx, insanı fiziksel ve fizyolojik süreçler tarafından belirlenen bir makine olarak tanımlayan kaba maddeci yaklaşımlara karşı çıkmış ve sorunu zihin ile madde, birey ile toplum arasındaki diyalektik bir ilişki olarak ele almıştır. adler e göre, toplum, maddi güçlerin bütünlüğü ile düşünsel-ruhsal çabaların birliğinden oluşmaktadır. insan pratiği aynı zamanda felsefi ideallerin gerçekleştirilmesine de hizmet etmektedir. bu bağlamda, bilim ile ahlak, toplumsal yasaların belirleyiciliği ile amaçlanan idealler, tarihsel maddecilik ile felsefe arasında aşılmaz uçurumlar yoktur. adler, marx ın gençlik döneminde yazmış olduğu zur kritik der hegevschen rechtsphilosophie ("hegerin hukuk felsefesinin eleştirisi") adlı kitabında "hümanist marxizm" olarak adlandırılabilecek bir anlayışı doğrulayan kanıtlar olduğunu ileri sürmüştür. lukacs ın marx’ ın gençlik dönemindeki yazılarını hegelci bir yaklaşımla yorumlaması gibi, adler de marx ın bu dönemindeki yazılarını kantçı bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmiştir. kişiliğin yaratıcı bütünselliğini insanın en yüce amacı olarak nitelendiren yeni-kantçı felsefeden yola çıkan adler, daha zengin bir bireyselliğe ulaşmış sosyalist insanın oluşturulması gerektiğini savunmuştur. bir siyaset adamı olarak adler, 1888 de victor adler tarafından kurulan ve içinde farklı siyasal eğilimleri barındıran avusturya sosyal demokrat partisi nin sol kanadında yer almıştır. mücadelesini esas olarak genel oy hakkının elde edilmesi ve parlamenter yoldan iktidara gelinmesi çizgisinde sürdüren avusturya sosyal demokrat partisi içinde proletarya diktatörlüğünü ve işçi konseylerini savunmuştur. bununla birlikte, adler in avusturya sosyal demokrat hareketi içindeki düşünsel etkinliği, esas olarak siyasal mücadele düzeyinde değil, felsefi düzeyde olmuştur.
yapitlar: kausalitaet und teleologie im streite um die wissenschaft, 1904, ("bilim tartışmasında nedensellik ve teleoloji*); marx als denker, 1908, ("bir düşünür olarak marx’’); das soziologische in kants erkenntnis kritiky 1925, ("kantınbilgi eleştirisinde sosyolojik öğeler"); das raetsel der gesellschafu 1935, (toplumun gizemi)
felsefe.gen.tr
yapitlar: kausalitaet und teleologie im streite um die wissenschaft, 1904, ("bilim tartışmasında nedensellik ve teleoloji*); marx als denker, 1908, ("bir düşünür olarak marx’’); das soziologische in kants erkenntnis kritiky 1925, ("kantınbilgi eleştirisinde sosyolojik öğeler"); das raetsel der gesellschafu 1935, (toplumun gizemi)
felsefe.gen.tr
1090-1160) ingiliz düşünür ve tanrıbilimci. chartres okulu na bağlıdır. öz-biçim sorununun çözümünde aristoteles ile platon u bağdaştırmaya çalışmıştır. bath da doğdu, bristol da öldü. ilköğrenimini doğduğu yerde gördükten sonra fransa ya gitti, yükseköğrenimi bitirdi. sonra laon da anselmus un kurduğu okulda, bir süre öğretmenlik yaptı. italya, ispanya, anadolu ve değişik arap ülkelerini kapsayan uzun bir geziye çıktı. yedi yıl süren bu geziden sonra, araplar dan edindiği bilgileri tanıtmak amacıyla ingiltere ye döndü. araplar dan öğrendiği eukleides in stoikheiai("ilkeler") adlı çalışmasını, arap bilginlerinin matematik ve gökbilimle ilgili değişik yapıtlarını çevirdi. bu gezisi süresince edindiği bilgilere, sürdürdüğü çalışmalara dayanan quaestiones naturales ("doğa sorunları"), de eodem et diverso ("özdeşlik ve çeşitlilik üstüne") adlı yapıtlarını yazdı. adelhard, felsefeye arap düşünürlerinin çalışmalarını incelemekle, görüşlerini öğrenmekle girdi. aristoteles ve platon un o dönemde bilinen yazılarını yorumlayan arap bilginleri akıl ilkelerine dayanan ve genellikle aristoteles mantığından kaynaklanan bir yöntemi benimsemişlerdi. felsefe ve tanrıbilim sorunlarının yorumlanmasında uygulanan bu yöntemi benimseyen adelhard, gelenekçi ingiliz tanrıbilimciliğine karşı çıktı. tanrıbilim sorunlarının akılcı bir yöntemle çözümlenmesi gereğini ileri sürdü. felsefe ile tanrıbilim sorunlarının belli bir "neden" kavramı üzerinde yoğunlaştığı görüşünü savundu. ona göre bütün varlık türleri ve bilinen nesnelerin oluşumunda, genel geçerlik taşıyan, belli bir neden vardır. tanrı nın yaratıcı gücü de bu ‘’neden" le bağlantılıdır. tanrısal gücün belli bir "neden" e dayanması bir eksıklik değildir. varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri yaratan tanrı, belli bir "neden" e dayanmadan edemez. tümel kavramlar tanrısal bir anlayış gücünde önceden vardır. yaratılış eylemi bu kavramlara göredir ve onlardan sonradır. bireysel anlayış gücü bu kavramların varlığını, öncelliğini, düşünerek kavrayabilir. algılama, bu tanrısal kavramların sınırlarını aşamaz. bilginin kazanılmasında başlıca etken temel ilkeleri kavramaktır. bu temel ilkelerin kavranması da matematik kurallarına göre davranmakla olabilir. matematiğin uyguladığı tümdengelim yöntemi maddenin, madde evreninin tanınmasını, bilinmesini sağlar. bilginin sağlanmasında us ilkelerine dayanan matematik yönteminin uygulanması gereklidir. tanrı ilk devindirici güçtür. tanrı istenci dışında bir devinim söz konusu değildir. devinimden yola çıkarak, ilk devindirici olan tanrısal gücü, yani tanrı yı kavrama olanağı vardır. insan akıl yürüten bir varlıktır, ölümlüdür; ancak ruh ölümlü değildir. ölüm ruhla gövdenin ayrışması, ruhun gövdeden uzaklaşmasıdır, insanda maddeyle ilgisi olmayan özellikler vardır. hayvanda duyum olmadığı gibi, insan varlığının özünü oluşturan ruh da yoktur. bu özellik hayvanın, evren bütünü içinde bir "tür" olmasından kaynaklanır. salt duyularla algılanabilen nesnelerde "tür" ve "çeşit" ayrımı vardır. sözgelişi hayvan için "tür", insan için "çeşit" ve "birey" söz konusudur. adelhard, "tür" ve "birey" konusunda aristotelesin ve ondan kaynaklanan, orta çağ tanrıbilimcilerinin izinden gitmiştir. evrenin yapısı ve düzeni konusunda da platon ile aristoteles in görüşlerini uzlaştırmaya çalışmış, yeni bir görüş getirmemiştir. onun düşünce tarihindeki önemi, daha çok, arap düşünürlerinin yapıtlarına dayanması, onları çevirerek, avrupa aydınlarına tanıtmasındadır. adelhard, avrupa orta çağı nda, yunan-roma ilk çağı ve özellikle felsefesini tanıma ve ilk çağ düşünce ürünlerini yazıldıkları diller olan yunanca ve latince den öğrenme çalışmalarına ve böylece yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. daha sonraki dönemlerde, yunan-latin ilk çağı nı, kendi kaynaklanndan tanıma amacım güden çalışmalar nedeniyle, bilimsel bakımdan, bir doğu-batı yakınlaşması başlamıştır. bu arada, yine adelhard’ ın çevirileriyle, arap felsefesi batı’ da ilgi uyandırmış, yeni bir çalışma alanı açmıştır.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
1712-1804) alman düşünür. felsefe sorunlarına eleştirici bir tutumla çözüm bulmaya, ahlak ile doğal hukuku bağdaştırmaya çalıştı. volkstadt ta doğdu. wilna da öldü. ilk ve ortaöğrenimim doğduğu yerde, yükseköğrenimini erlangen üniversitesi nde bitirdi. önce ilk çağ felsefesiyle ilgilendi sonra kant ve reinhold un görüşlerini benimsedi. daha sonra onlardan ayrı bir yol tuttu. berlin bilimler akademisi nin açtığı bir yarışmaya, leibniz-wolff dönemi metafizik sorunlarıyla ilgili bir çalışma ile katıldı, ödül kazandı (1796). erlangen üniversitesi nde felsefe okuttu. arkadaşı born ile kantın felsefesini yayma amacını güden neues philosophisches magazin zur erlanterung des kantischen systems adlı bir dergi çıkardı (1789-1791). abicht, felsefeye kant ın geliştirdiği sorunlar üzerinde çalışmakla, onlara yeni yorumlar aramakla girdi, sonra bu yorumcu tutumu bırakarak ahlak ve doğal tüze sorunlarım incelemeye koyuldu. ona göre doğal hukuk ile ahlak ilkeleri arasında, köken bakımından, bağlantı vardır. ahlakın değişmeyen, genel geçerlik taşıyan ilkeleri yalnız duyu verilerinden kaynaklanan bir bilginin ürünü değildir. birtakım deney öncesi düzenleyici ilkeler de vardır. bir bilgi varlığı olan insan, doğal olarak, özgürdür. onun uyması gereken kurallar dışa dayalı düşünce ilkeleridir. bilginin iki kaynağı vardır: biri duyularla sağlanan ilk verilerdir. bu veriler anlayış gücünde işlenir, yeni biçimler kazanarak bilgiye dönüşür. öteki kaynak ise düşünme yeteneğidir. bu yetenekte, deney öncesi, birtakım ilkeler vardır. deney bilgisi, duyu verilerinin bu ilkelere göre düzenlenip biçimlenmesiyle geçerlik kazanır. us, tek yol gösterici, denetleyici, düzenleyici yetenektir, yargı gücünün kaynağıdır. bu nedenle bütün davranışların us ilkelerine uyması gerekir. ahlaklı olmak us ilkelerine göre davranmaktır. abicht istenç, doğal hukuk, mantık, ahlak, bilgi, metafizik konularında çalışmıştır. bütün bu yapıtlarında, eleştirici bir yöntemin uygulandığı görülür. onun felsefe alanında başlıca özelliği de sorunların çözümünde eleştiriye ağırlık vermesidir.
felsefe.gen.tr
felsefe.gen.tr
ne yaptıgını merak ettiğin yazarın nıckını yaz 2525 e yolla ne yaptıgı cebine gelsin.
olimpiyatlara eklenmesi gereken bir spor dalı.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?