confessions

faten

- Yazar -

  1. toplam entry 3046
  2. takipçi 2
  3. puan 45812

bilgi sözlük tavla turnuvası

faten
biz,türk milleti olarak otobuse binerken saati sorarak muhabbete basladıgımız kısıye ,son duraga gelindiğinde ’’ya baba ,ver sen cep no’nu ,arada gorusuruz’’ dıyebılecek potansıyele sahıp ınsanlarız.

bu turnuvaya sadece yazarlar gelecek diye bir şey yok,bizi takip eden,yazılarımızı okuyan ,bi ugrayıp merhaba demek isteyen herkes gelebilir,hesapta olmadığı halde gelen kişilere ’’ vay efendım,sen yazar degılsın,yok canım tavla oynamayız’’ dıyecek halımız yok ,onları da sevgiyle kucaklayıp ,içimize alırız ,mesela eksi sozluk’den otisabi gelsin,’’sevgi ormanlarının yemyesıl kokulu dıyarlarından sızlere merhaba diyorum’’ desin,ssk gelsin ,cem yılmaz gelsin ,’’şerefsizim cok komıksınız olm’’ desin,super baba sevenler gelsin ,tasar arkadasımız gelip,ınsanlara kurdıstan vardır masalını anlatsın, televole kameraları gelsin,gerekirse hep beraber merhaba diyelim,sanat icin catır catır sevisebilecek 3-5 manken gelsin,aziz yıldırım gelsin,televole kameralarına ’’ mevvhaba televole kamevvalavvı’’ desin,lo lo lo ’cu tugba gelsin,lo lo lo yapılmadık kımse kalmasın kampanyası tugba’nın onderlıgınde baslatılsın,banu alkan ile murat tasdemir cifti gelsin,onlar televole kameraları onunde kavga ederken,panter emel gelsin,hayvan dovusturmeye utanmıyor musunuz diye bize fırca atsın,bu bulusma yarın ki gazetelerde ,türkiye bulusuyor baslıgı ile mansetlerden verilsin,tüm türkiye’den taksim’e otobusler kaldırılsın ,lerzan mutlu gelsin,hepimizi tek tek ısırsın ,biz ona ısıttırırken,melek kara gelsın ,lerzan mutlu’ya kafa göz dalsın,zekeriya beyaz zar tuttu dıye beyazıt ozturk’e fırca atsın,kenan ısık ’’ 6 kapısını almak son kararınız mı’’ dıye sorsun,gizem özdilli gelsin,ne kadar yetim varsa hepsine acısın ,sanem çelik televole kameralarına ’’boynuzlarım olmadan asla’’ desin,haşmet babaoglu gelsin,attilla ilhan’dan bir şiir okusun,bu şiiri ben yazdım dıye bıze yedırmeye calıssın, ve en önemlisi recep tayyip erdogan’ın ananı da al git buradan dediği köylü,anasını da alıp bizim turnuvamıza gelsin..

oss de tuvalet molası

faten
öğrencilerin cozduklerı sorularla alacakları puanlara ögrencilerin tuvalette cıkardıkları mıktarların puana cevrılmesı sonucu olusacak puanlarında ilave edilerek bir puanlama şekli olusturulacagı ösym tarafından acıklandı.

bu baglamda öss’nin acılımının ögrenci secme sınavından ögrenci sıcma sınavı olarak degıstırılmesı karara baglandı.

elma sözlük

faten
elma sozluk yazarlarının bazılarının gelip bilgi sozluk’te yazdıgı,bilgi sozluk yazarlarının bazılarının gidip elma sozluk’te yazdıgı göz önüne alınırsa ,kardeş sözlük ilan edilesi sözlüktür.

fimin

faten
1679-1767) fransız tanrıbilimci, filozof. kilisenin inançlarını egemen kılma girişimine karşı düşünce özgürlüğünü savunmuştur. uzes’ de doğdu, sonradan sığındığı cenevre’ de öldü. protestan bir aileden gelmesi nedeniyle katolikler’ ce kaçırıldı, bir manastıra kapatıldı, bir süre kimseyle görüştürülmedi. protestan inançlarına karşıt bir eğitimle yetiştirilmek istendi. nant fermanı’ nın yürürlükten kaldırılması üzerine annesinin çabalarıyla kurtarıldıktan sonra cenevre’ ye sığındı. yunan felsefesi, tanrıbilim, doğa bilimleri konularında uzun süren çalışmalara koyuldu. çalışmalarının başarılı sonuçları nedeniyle, kısa süre içinde, büyük ün sağladı, (çağının en gözde bilginleri arasında yer aldı. bir ara almanya’ ya, sonra ingiltere’ ye gitti, bilimsel çalışmalarını sürdürdü. kral iii. william’ ın ilgisini çekti. kral onu kendi yanında görevlendirmek istediyse de abauzit, yeni çalışmalara başlayacağını ileri sürerek, cenevre’ ye döndü. devlet kitaplığı’ nda üstlendiği görevini ölümüne değin, elli yıl sürdürdü. derin, geniş bilgisine karşın alçakgönüllüce yaşamayı yeğleyen abauzit başarılı çalışmaları nedeniyle newton’ un da ilgisini çekti. newton, ona yazdığı bir mektupla, bilim tarihindeki yerini, önemini bildirdi. abauzit, felsefeye doğa bilimleriyle girdi. felsefe ile doğa bilimleri arasında bir bağlantının bulunduğunu ileri sürdü; felsefenin bilime dayanması gereğini savundu. yunan ve roma uygarlıklarına yönelik çalışmalarıyla felsefenin gelişim çizgisini, avrupa düşüncesinin ana kaynaklarını araştırdı. halkın dinini, inançlarını kendi dilinden öğrenmesi gereğini ileri sürerek incil’ i halk diline çevirdi. abauzit’e göre felsefe özgür düşüncenin ürünüdür; kişiyi, evreni ve varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri anlamaya tanımaya yöneliktir. kilisenin özgür düşünceye karışması, birtakım kısıtlamalar getirmesi insan özüne de tanrısal yasalara da aykırıdır. din, felsefenin dayandığı deney bilimlerinin çalışmalarına karışmamalı, kendi alanının dışına çıkmamalıdır. doğa varlıklarını, doğa denen bütünü, deney bilimlerinin verileri dışında kalarak anlama olanağı yoktur. düşüncelerin bir kaynağı kavramlara dayalı üretimse, bir kaynağı da duyularla sağlanan verilerdir. bu nedenle biri deneyden, öteki düşünme yeteneğinin üretiminden gelen iki türlü bilgi vardır. us insanı yöneten, davranışlarını düzenleyen, düşünmenin kurallarını oluşturan yetenektir, deneyden gelmez. düşünmenin genel kurallarını içeren mantık da us ilkelerine göre çalışan bir bilimdir. abauzit in çağında olduğu gibi, sonraki dönemlerde de etkisi sürmüştür. özellikle düşünce özgürlüğü konusundaki görüşlerini benimseyen rousseau, bunları yeniden ele almış, çağının anlayışına göre işlemiştir. bayle, voltaire, saint euremond gibi aydınlar da abauzit’ den esinlenmiştir. abauzıt’ın yazıları ölümünden sonra iki kitapta toplanmıştır.

felsefe.gen.tr

johann gottlieb fichte

faten
küçük bir köydeki fakir bir dokumacının oğludur fichte. dokuz yaşına kadar dokumacılık ve çobanlık yapmış. varlıklı bir çiftlik sahibi şans eseri onun zekasını farketmiş ve himayesine alarak bir okula başlatmış. ancak bu kişinin ölmesi ile tekrar yoksulluk ve sıkıntı çekmeye başlayan fichte üniversiteyi çok zor bitirebilmiş. özel ders vererek para kazanmaya çalıştığı sıralarda bir öğrencisi sayesinde kant’ın felsefesiyle tanışmış ve o günden sonra tüm hayatını onun felsefesini geliştirmeye adamıştır.

felsefe.gen.tr

euclides

faten
rönesans sonrası avrupa’da, kopernik’le başlayan, kepler, galileo ve newton’la 17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri helenistik döneme uzanan bir olaydır. o dönemin seçkin bilginlerinden aristarkus, güneş-merkezli astronomi düşüncesinde kopernik’i öncelemişti; arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen galileo’ya esin kaynağı olmuştu; öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen, yetkin bir örnekti. öklid, m.ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür. bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan, okutulan elementler’in, kimi yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü söylenebilir.

felsefe.gen.tr

empedokles

faten
empedokles sicilya adasının güney kıyılarında bulunan akragas ( ya da agrigentum) şehrinden. ailesinin şehrin siyasi hayatında pek sözü geçermiş; kendisi de bir aralık başta bulunmuş, krallık bile önerilmiş kendisine, ama kabul etmemiş, demokrasiyi öğütlemiş. fizikçi, hekim, hatip, mucizeler gösteren ve arındıran rahip olarak güney italya kentlerinde dolaşmış.ölümü de efsaneleştirilmiştir: kendisini etna yanardağına atmış olduğu söylenir – belki de onu tanrılaştırmak için yapılan çabalardan biri bu – siyasi sürgün olarak peloponnes’te ölmüş olması ihtimali daha büyük. “peri physeos” (doğa üzerine) ve “ katharmoi” (arınmalar) adlı iki eseri vardır. empedokles’in öğretisinin çıkış noktası, bir yandan parmenides’in savıdır: meydana gelme ile yok olma diye bir şey yoktur aslında. ama öbür yandan da empedokles duyuların bize gösterdiği bir olguyu, meydana gelme ile yok olmanın görünüşünü, bu olayları açıklamaya çalışır. ona göre, insanların meydana gelme dedikleri şeyi temel maddelerin bir karışması, yok olma dedikleri de bu karışmanın dağılmasıdır. çok büyük parçalardan kurulmuş olan temel maddelerin kendileri, (bunlara empedokles, rizomata panton= her şeyin kökenleri diyor) meydana gelmemişlerdir, yok olmazlar, değişmezler, bunlar parmenides’in bengi varlığı gibidir. doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe (element) kavramını ilk olarak ortaya koyan empedokles olmuştur denilebilir.öğe, burada, kendi içinde bir cinsten, niteliği bakımından değişmeyen, artık bölünemeyen, yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. bu anlayışla da, parmenides’in “varlık” kavramı işe yara bir hale getirilmiş oluyordu.bu öğeler de, empedokles’e göre, dört tane imişler: toprak, su, ateş, hava. empedokles’e göre, bu dört öğe, evren yapısının ancak gereçleridir. evren bu gereçlerden kurulmuştur. dört öğenin kendileri, tıpkı parmenides’in “varlık”ı gibi değişmez tözler olduklarından, bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz; yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar, kendiliklerinden bir karışmayı bozamazlar. onun için doğa açıklamasında, bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni, hareket ettirici bir güç de gerek. empedokles’e göre , dört ana – öğeyi birbiriyle karıştıran, bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. empedokles’in bu anlayışında, madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden), ilk olarak, iki ayrı ilke olmuşlardır. aynı zamanda bir hekim olan empedokles, canlıların dünyasına da yakın bir ilgi göstermiştir. ona göre, bitkiler ilk organizmalardır ve hayvanlar gibi canlıdırlar. empedokles’in insan üzerinde de ilgi çekici gözlemleri var: kan, insan hayatının ana-taşıyıcısı ve düşünmenin merkezidir. kanda öğeler, en olgun bir biçimde birbiriyle karışmışlardır. insanın bütün yetenekleri, bu karışımın olgunluğuna bağlıdır. bir doğa bilgini olarak duyuların gösterdikleri üzerinde önemle duran empedokles’in sensualist bilgi öğretisine göre, biz evreni biliyoruz, çünkü biz de onunla aynı özdeniz, biz kendimiz de dört öğeden kurulmuş olduğumuzdan, aynı öğelerden kurulmuş olan bir varlığı biliriz.

felsefe.gen.tr

john dewey

faten
1859 –1952 yılları arasında yaşamış olan ve aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü amerikan filozof ve eğitim teorisyeni. charles sanders peirce ve william james’ın görüşlerinin bir sentezini yapmış olan dewey pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiştir.

felsefe.gen.tr

jacques derrida

faten
geliştirdiği “yapısökümcü” okuma yöntemiyle yepyeni bir düşünme olanağının kapılarını aralayan, post-yapısalcı felsefe çerçevesinin kuruluşunda çok önemli bir yeri bulunan cezayir doğumlu fransız felsefeci. derrida’nın hemen bütün metinlerinde kendisini gösteren egemen düşünce, batı felsefesi geleneğinin yapısökümcü bakış açısından sonuna dek sorgulanmasıdır. bu anlamda ilk iş olarak batı felsefesini köküne dek sarmış olduğunu düşündüğü bulunuş metafiziği varsayımının yapısının sökülmesine yönelen derrida, söz konusu varsayım aracılığıyla kendisiyle özdeş dolaysız bir yaşantı a 1am olarak doğruluk yaşantısının değerinin kesinlendiği, buna bağlı olarak da konuşmaya geleneksel olarak yazı önünde hep varlıkbilgisel bir öncelik ve üstünlük tanındığı saptamasında bulunur. konuşma ile yazı arasındaki ayrımın ancak öteki’nin şiddet kullanılarak dışlanması yoluyla yapılabileceğini ileri süren derrida, öteki’ne şiddet uygulanmasına olanak tanımayacak yepyeni bir dil anlayışı geliştirme amacındadır. bu yeni dilin en belirgin özelliği, ayrımın özdeşliğe indirgenemiyor oluşuna bağlı olarak farklı bir etik ve siyasal sorumluluk anlayışını savunuyor oluşudur. derrida’nın yazıla rında ele alınan felsefe sorunlarını tam olarak kavrayabilmek için, öncelikle kant, hegel, marx, nietzsche, husserl, heidegger, levinas, sausssure ve daha birçok filozofun düşünceleriyle tanışık olmak zorunludur.

böyle bir tanışıklığın olmayışı, çoğunluk olduğu üzere, derrida’yı anlamaya çalışan okurları derrida’ nın metinlerindeki felsefe devinilerini izleyemediklerinden ötürü çok güç bir durumda bırakmaktadır. derrida’ya göre yapısöküm bir okuma tekniği olmaktan çok “bütünüyle öteki” olana yaklaşmanın, dolayısıyla da baştan olanaksız bir deneyimi ortaya çıkarmanın bir yoludur. bir bütün olarak derrida’nın düşünsel konumu, bu anlamda felsefece düşünmenin metafizik dilinin eleştirisi yoluyla düzenli olarak yinelenen dogmacı varsayımlardan kurtarılmasının amaçlandığı hegel sonrası son derece üretken açılımlara konu felsefe çerçevesine yerleştirilebilir. kuşkusuz metafiziksel dogmacılıktan kaçınma arayışı, izleri kant’ın eleştirel felsefesi ile ingiliz deneyciliği’ne, hatta belli bakımlardan descartes’a dek sürülebilir olması nedeniyle yeni bir şey değildir. ancak metafiziksel dogmacılığı eleştirmek ile metafızik dilini eleştirmek bir ve aynı şey değildir. hegel sonrası felsefe dönemiyle birlikte dili sorgulamak batı filozofları için sürekli üzerinde durulan bir izlek konumuna gelmiştir. sorun bu biçimde konduğunda, derrida ilk bakışta pragmacı ve mantıkçı olgucu düşünce hareketleriyle yakın bir yere yerleştirilebilir gibi görünse de derrida’nın felsefece ilgilerinin geliştiği çerçevenin kıta yönelimli olması böyle bir girişime pek olanak tanımayacaktır. ilk yazılarında derrida, kendi içinde tutarlı bir anlamlandırma çabası olan husserlci görüngübilim izlencesine derinden bağlıdır. buna karşı, husserl’in teksesli dil ülküsünü yeniden canlandırdığını gerekçe göstererek, görüngübilim yönteminin son çözümlemede doğruluğun bulunuş olarak değerlendirilmesi sayıltısından, yani bildik geleneksel metafizikten kurtulamadığı eleştirisinde bulunur. belli ölçülerde, aşağı yukarı aynı temeller üzerinde heidegger de husserl’i eleştirmiştir. derrida, husserl’e yönelttiği eleştirileri, buna bağlı olarak da ortaya attığı savları pek çok bakımdan olurlamakla birlikte heidegger’in vardığı kimi sonuçlara katılmamaktadır. nitekim yazılarında sık sık yeniden döndüğü, heidegger’in felsefenin sonuna gelinen bir dönemde düşünmenin ödevini tanımlama ekseni doğrultusundaki girişimine karşı can alıcı önemi bulunan bir takım sorular ortaya atar. sonraki dönemine karşılık gelen yazılarında heidegger, dilin insana ait bir şey olmadığını, tersine insanın dile ait bir şey olduğunu öne sürer; bu anlamda insan dili değil dil insanı konuşuyordur. bir başka açıdan söylenecek olursa, heidegger’e göre geleneksel olarak savunulanın tam tersine düşüncenin dili belirlemesinden çok dilin düşünceyi belirlemesi söz konusudur. heidegger’in bu saptamalarının ışığı altında derrida, yapısökümün ödevini aydınlığa kavuşturabileceği bir zemin bul muş gibidir. nitekim derrida’nın kullandığı “yapısöküm” terimi (diconstruction) doğrudan doğruya heidegger’in varlık ile zaman’da (1927) kullandığı almanca destruktion teriminin fransızca’ya çevirisidir. heidegger’in temel savına göre, “varlığın utku” olarak zamanı doğru bir biçimde düşünme ödevi, metafizik kavramların tarihinin, özellikle de aristoteles, descartes ve kant’taki zaman tasarımlarının destrüktion’u ile olanaklıdır ancak. buna karşı heidegger destrüktion’u asla “geriye tek bir iz kalmayacak biçim de ortadan kaldırmak” olarak anlamaz. nitekim metafizik tarihi, bir yapının yerinden oynatılamayacak denli sağlam bir biçimde yerleşmesinden (daha sonra ,gestell, ya da “çatı”, diye adlandırır heidegger bunu) meydana gelmektedir. bu anlamda destruktion heideggerci anlamıyla düşünceye yerleşen her türden yapının gevşetilip zayıflatılmasıdır daha çok. derrida, heidegger’in terimi bu özel anlam da kullanışını geliştirdiği yöntemin adı yapacak denli önemli görmesine karşın, yine de heidegger’in destrüktion anlayışının da son çözümlemede bulunuş metafıziğinin izlerini taşıdığının açıkça görüldüğünü belrtmektedir. özellikle heidegger’in varlıkların varlığı’nın sözünü dile getireceğini öngördüğü sahici şiir dilinin metafizik tarihinin bütünüyle destrüktion’una yol açacağı umudunu dile getirdiği yerler, derrida’nın kuşkuyla yaklaşılması gerektiğini düşündüğü özel yapısöküm alanlarıdır. nitekim derrida için heidegger’in umduğunun ya da varsaydığının tersine, düşüncenin başlayabileceği ya da yeniden oraya geri dönebileceği bir başlangıç noktası ya da konumu yoktur. böyle bır başlangıca duyulan yersiz “nostalji” ya da yitirilmiş geçmişe duyulan özlem değme bir bulunuş metafıziği örneğidir. derrida için batı metafiziği tarihi eninde sonunda doğruluğun gerçek paradigması olarak kendiliğin bulunuşunu olurlayan bir dizi girişimden oluşmaktadır. bu geleneğin tam göbeğinde, kendi bulunuşunu kendisine ancak dil yoluyla gösterebilen bir varlık olarak “insan” tanımı yer almaktadır. varlıklar arasında insana tanınan bu özel yere inanç, derrida’ya göre asla temellendirilebilecek bir şey değildir. (hiçbir düşünce, “düşünüyorum” düşüncesi bile, kendisini kendisine dolaysız bir biçimde sunamaz. derrida’nın bu temel çıkışı, neden dil izleğini bırakıp yazı izleğiyle düşünmeye yöneldiğini de açıklamaktadır. kendiliğin bulunuşunun değerini tam olarak kesinlemek için, batı filozofları geleneksel olarak düşüncenin dile ne ölçüde bağımlı olduğu sorusunu göz ardı etmişlerdir. ne var ki bu temel gerçek öyle kolaylıkla hasır altı edilebilecek gibi değildir derrida’ya göre; platon’dan rousseau’ya, oradan da hegel’e gelinene değin hemen bütün filozoflar, düşüncenin kendiliğinden kendisine açık seçik olduğu bir ideal dil ile bu teksesli ve özgün “düşünce dili”nin kendisine çevrilebileceği bir ikincil dil arasında bir ayrıma gitmişlerdir. buna göre, konuşma dilindeki sözcükler hiçbir aracıya konu olmaksızın doğrudan düşüncenin anlatımıdırlar; çünkü onlar yalnızca konuşulduklarında vardırlar, dahası söylendiklerinde konuşanın içinde duyulabilmektedirler. buna karşı yazı dilindeki sözcükler, onları dile getiren konuşmacı ortadan kaybolduğunda dahi işlevlerini yerine getirebildiklerinden, düşünceye dışsaldırlar. konuşma bu anlam da doğrudan doğruya düşüncenin gövdelenmesiyken, yazı yalnızca konuşmanın ikincil bir göstergesidir.derrida’nın gözünde filozofların bu temel yaklaşımı, kendiliğin bulunuşunu sağlama almak adına anlamlandırmanın maddiliğini unutmak gibi çok önemli bir yanlış doğurmuştur. bu hiç de dayanıklı olmayan uslamlama çatısı altında, batı filozofları kendi “sesçil” yazılarının abecesinin sesçil olmayan avrupa dışı dillere göre felsefı bakımdan daha üstünlüklü bir konumda bulunduğunu varsayar olmuşlardır. ne var ki sesçil yazıyı sesçil kılanın ne olduğu, sesçil olmayan yazıyı sesçil yazıdan neyin ayırdığı öyle hiç de kolayca yanıtlanabilir bir soru değildir. daha da önemlisi, derrida’nın söylediği gibi, salt düşüncenin anlatımı ya da dışa vurumu olacak ideal saltıklıkta bir dil tasarlamak olanaksızdır. bir başka deyişle, derrida’ya göre “konuşma” ile “yazı” arasında geçmişte sıkça yapıldığı gibi keskin bir ayrıma gitmenin sağlam bir temeli yoktur. bu saptamadan harekede derrida, bulunuş metafiziginin “söz-egemen” ya da “ses-egemen” temellerinin yapısökümüne yönelmektedir. konuşmanın yazı üzerindeki sıradüzensel üstünlüğü kendisini batı metafıziğinin üstüne kurulduğu sayısız sıradüzenli karşıtlıklarda göstermektedir. derrida’nın bu karşıt ikiliklere ilişkin olarak yapmak istediği, kimi yorumcularının belirttiği üzere, karşıtlıkta yer alan terimlerin yerlerini değiştirerek aralarında kurulu bulunan öncelik/ sonralık ya da üstünlük/alçaklık değerlemelerini tersyüz etmek değildir yalnızca. burada amaçlanan batı düşüncesinin üstüne kurulduğu bu temel karşıtlıkların mantığının yapısını bütünüyle sökerek bir daha kullanılamaz hale getirmektir. demek ki derrida’nın açıklamasına göre, konuşma/yazı ayrımının savunulamaz oluşu yazı kavramını da en az konuşma kadar kendisine kuşkuyla yaklaşılması gereken bir kavram kılmaktadır. öte yandan, yazı yine de ötekiliği simgeleyen temel beti olarak işlevini yerine getirmeyi sürdürmektedir. derrida’ya göre bu nedenle, heidegger’in ileri sürdüğü gibi, düşünmenin ödevinin “dili dil olarak dile taşımak ya da dile getirmek” olması oldukça anlaşılır bir şeydir. nitekim bu bağlamda heideggerci bir düşünce çizgisi izleyen yapısökümün temel ödevi de “yarıyı yazı olarak yazıya taşımak ya da getirmektir”. burada dikkat edilmesi gereken nokta, bulunuş metafiziğinin yapısını sökmek için öncelikle düşüncenin kendisini yazı olarak açığa vurmasının gereğidir. o nedenle yapısökümcü söz dağarında “yazı” kavramı kesinlikle salt arı düşüncelerin kayda alınması demek değildir. nitekim derrida bu noktanın ne denli önemli olduğunu vurgulamak için “arke_yazı” kavramı diye yeni bir yazı anlayışı betimleme yoluna gitmiştir. buna göre, arkhe’siz (yanı “kökensiz”) bir düşüncenin özniteliğini différence (“ayıram”) oluşturmaktadır. diffrence en genel anlamda, her şeye “ilk” olan ya da her şeyin “merkez”inde duran düşünülebilecek her türden terimi adlandırmanın olanaksızlığını adlandırmaktadır. metafızik olmayan, metafizikten başka bir düşünce olanağının önünü açmak için, yazının, kendinde bulunan bır “anlam” ya da “doğru dile getirme amacı güdüşüyle tanımlanan metafizik dilinin bütün metafizik içerimlerinden tümüyle kurtarılması zorunludur. bu sonuca ulaşmak için derrida, bir dizi değişik yazma stratejisi geliştirmiştir. bu stratejilerden biri, kendi içinde bütünlüklü tek bir kitap olarak okunmaya izin vermeyecek biçimde aynı metinde sonsuz sayıda metin üretmektir. nitekim derrida glas (matem çanı, 1974) adlı yapıtını, bu biçimde parçalara ayırarak, bir anlamda parçalayarak yazmıştır. kitabın ana yapısı, ilk sütunda hegel’in (giz, örtü) anlayışıyla ilişkili çeşitli konuların incelendiği, ilk sütunun tam yanına yerleştirilen ikincisindeyse genet’nin yazılarında düzenli olarak karşılaşılan bir giz türü olarak jean genet’nin imzasının çok yönlü bir incelemesinin yapıldığı iki ayrı sütundan oluşmaktadır. glas üzerine söylenebilecek bir dolu şey olmakla birlikte, bunlardan ula ki en önemlisi, kitabın sartre’ın aziz genet adlı incelemesinde yarı hegelci bir gözle genet’nın yazılarını özetlemış olmasından duyulan rahatsızlıkla genet’nin yazılarını kurtarmak adına uygulanmış bır yapısöküm örneği olarak okunabileceğidir. jderrida’ nın sıkça başvurduğu bır başka yapısöküm stratejisi de geleneksel gösterge kavramını özellikle sorunsallaştırmak amacıyla tasarlanmış différance gibi birtakım metinsel imler üretmektir. bu imler yalnızca birer yeni sözdük geliştirme arayışına karşılık gelmezler, çünkü bunlar ne sözlüktürler ne de gösterge (örneğin fransızca’da “ayrım” anlamına gelen différence sözcüğünden bozmadır); bunlar daha çok anlaşılırlığa karşı kendi dirençlerine ya da korunaklarına dikkat çeken, an tam anlamıyla belirlenemeyen yapısökümcü ifadelerdir. différance “varlık” türünden her hangi bir şey üzerine enson sözün söylenemezliğini açığa vuruyor olması, kimi yapısöküm yorumcularınca “olumsuzlamacı tanrı bilim” biçiminde yorumlanması sonucunu doğurmuştur. derrida aralarında görünen yakınlığın kaçınılmaz olduğunu, ama bu ikisini, yani yapısöküm ile olumsuzlamacı tanrıbilimi eşitlemenin bulunuş metafiziğinin kendinden geçirici yaşantısını yeniden kesinlemek anlamına geleceğini bildirmektedir. bunun yerine derrida, bütün deneyimlerin gelecekte neler olacağını bilen bir peygamberlik konumuna indirgemeksizin “şimdi ile burada bulunma”yı kesintiye uğratan, yapısı sökülemez mesihvari bir söz verme ile yapılandırıldığını ileri sürmüştür. belki de bu noktada, herakleitos’un oluşu kesinleyişi dc derrida’nın söz verme yaşantısına değgin açıklaması aynı düzlemde düşünülürse, herakleitos’un “oluş” anlayışı derrida’nın différance’ la demek istediğine en yakın düşünsel konum olarak değerlendirilebilir. bu tür bir herakleitos okuması, derrida’nın açıkça yapısökümcü yönlerini heidegger’in göz ardı ettiğini düşündüğü nietzsche’nin yazılarında da bulunabilir. heıdegger’e göre, nitzsche’nin metinleri tek bir anda tek bir düşünürün tekil düşüncelerini yansıtmaktadır. derrida, heidegger’in bu savına nietzsche’nin yazma biçeminin değişik yönlerine dikkat çekerek karşı çıkar. buna göre, nietzsche belli bir anlamı ya da doğruyu dile getirmek yerine, yazılarında daha çok alışıldık geleneksel yorumlama kaynaklarını baştan boşa çıkaran metinsel sorunsalları gündeme getirmiştir. derrida bu düşüncesini mahmuzlar netzsche’nin biçemleri adlı çalışmasında, nictzsche’nin metinlerinde yer yer geçen “şemsiyemi unutmuşum” tümcesinin yorumlama bakımından üzerine “karar verilemez” oluşuna parmak basarak tanıılamaktadır. burada gösterilmeye çalışılan, bırakın metnin tek bır anlamı olmasını, metinde karşılaşılan herhangi bir “şey”in dahi bir özdeşliği olmadığıdır. bu düşünce uyarınca derrida, nıetzsche’nin metinleri demek yerine “nietzsche’nin imzaları” demeyi daha uygun bulmaktadır. bunun yanında derrida, nietzsche’nin biçemlerini çoğaltmanın doğruluğunu savunmakla birlikte, nietzsche’ nin birtakım anlam hareketlerine ilişkin belli çekinceler koymaktan da geri kalmaz. sözgelimi derrida’ya göre “kadın” sözcüğü nietzsche’de “doğru olmayan” ın eğretilemesi olarak geçmektedır hep. bu yüzden, nietzsehe’nın metinlerınde “kadın” sözcüğünün geçtiği yerler derrida için yapısöküme alınması gereken özel yerlerdir. ayrıca nietzsche’de karşılaşılan anlam hareketlerinin yol açtığı şiddete de dikkat çeken derrida, aşırılığın mantığını şeyleştirmeden aşırı uç konumların taşıdığı yıkıcı gizilgücü patlatacak bir stratejinin arayışı içindedir. bu açıdan bakıldığında yapısöküm sıyasal olan üzerine düşünmenin bir yolu olarak da değerlendirilebilir.

nitekim daha ilk yazılarından başlayarak derrida’nın adalet ile şiddet arasındaki ilişkiyle ilglendiği üstünden atlanamayacak bir olgudur. derrida’nın başlıca yapıtları zaman dizinsel olarak şunlardır: l’écriture et la différance (yazı ve ayrım, 1967); la voix de la phénomene (ses ve görüngü, 1967); de la grammatalogie ( yazıbilime dair, 1967); marges de la phlisohie(felsefenin kıyıları, 1972); la disémination (yayılım/saçılma, 1972); positions (konumlar, 1972); glas (matem çanı, 1974)l’archéologie du frivol(sıradan şevlerin kazıbilimi, 1976); le vérité en peinture (resimde doğruluk, 1978); la carte postale de socrate a freud et de la(sokrates’ten freud ıle ötesine kartpostallar, 1980):spurs, nietzsche’s style (mahmuzlar: nıetzsche’nin biçemleri, 1981, ikidilli basım); psyché (psykhe, 1987): de l!esprit (tin üzerine, 1989); limited inc. (limitet a.ş., 1990) ve l’autre cap (otekinin kulağı, 1991).

felsefe sözlüğü - a.baki güçlü; erkan uzun; serkan uzun; ü.hüsrev yoksal, bilim ve sanat yayınları

demokritos

faten
demokritos’un doğduğu yer ionia’da teos ( urla’nın güneyinde) olmalı. kendisine “abderalı filozof” deniyorsa da, belki de sonradan buraya gelip yerleşmiştir.uzun yolculuklara çıkmış, bütün yunanistan’dan başka, mısır’ı, anadolu’yu, iran’ı dolaşmış. yurdunda siyaset işlerine hiç karışmamış, köşesine çekilmiş bir bilgin hayatı yaşamış. “bir tanıtı bulmayı, pers kralı olmaktan üstün tutarım” dermiş. ilkçağın en büyük doğa araştırıcısı sayılır. “varolan” ona göre de, meydana gelmemiştir, yok olmayacaktır, değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. ama “varolan”ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da, uzay da vardır.uzay yüzünden “varolan”, kendileri artık bölünmeyen, görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır.bunlara da demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. atomlarda olabilen biricik değişiklik harekettir, yani yer değiştirmedir. atomların birbirlerinden ayrılmaları, sadece nitelik bakımındandır, sadece büyüklük, küçüklük, yer, düzence vb. ayrılıklarıdır. onun için demokritos atomlarda ( bu gerçek varlıklarda) renk, ses, sıcaklık, soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. renkleri görmemiz, sesleri işitmemiz, sıcaklığı duyumlamamız, tatlıyı, acıyı tatmamız, ancak, bir duygu yanılmasıdır, bir “karanlık” bilgidir. duyular, asıl gerçeği, yani nesnelerin artık bölünemeyen son parçalarını (atomları) bilebilecek gibi keskin değildirler. duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu, gerçek yapısını göremez, bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. ama bunu söylemekle demokritos, henüz düşünme ile algı, düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor; bu ikisini birbirinden ayıran yalnız, keskinlik ve kesinlik dereceleridir. demokritos anaxagoras’ın anlayışı ile savaşarak, onun teleolojik açıklama denemesi karşısına çok kesin bir mekanist görüşü koyar: evren yalnızca atomların çarpışmaları ve birbirleri üzerindeki basınçları ile oluşmuştur; evrendeki oluşa kesin bir zorunluluk egemendir; bütün olup bitenler, nedenlerden zorunlu olarak meydana gelmişlerdir. böylece demokritos, anaxagoras’ın öğretisinde belirir gibi olan erek (telos) kavramını kabul etmediği gibi, rastlantı kavramını da açık olarak reddeder: rastlantının sözünü etmemiz yalnız bilgisizliğimizden ileri gelir; bir olayın nedenini bilmedik mi, bunu rastlantıyla açıklamaya kalkışırız. bu görüşüyle de demokritos mekanist bir doğa biliminin temellerinin atmış oluyordu. demokritos “ gerçek, atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanır. örneğin, algı ile düşünme, bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi, en hafif ve en düzü olan ateş atomlarının( bunlar vücudu sıcak tutarlar, hareketli, dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. bu da açıkça materialist bir anlayıştır. gerçi demokritos’tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da, cisimsel saymakla materialisttirler, ama demokritos’unki çok bilinçli bir materializm. demokritos’un ahlak öğretisi de doğa felsefesine dayanır. kalan birçok fragment’den, onun “doğru bir yaşayışın dayanakları nedir?” sorusunu, kendisinden önceki felsefede bulamadığımız bir ölçüde araştırdığını görüyoruz. bu bakımdan demokritos bir geçit döneminin düşünürüdür. ondan önce başlıca kosmos (doğa) sorunu üzerinde durulmuştu: demokritos’ta ise insan hayatı ile ilgili sorunlar, kosmos sorunu kadar yer almışlardır. nitekim yunan felsefesinin bundan sonraki dönemi de başlıca insan ile ilgili sorunları ele alacaktır. demokritos’a göre duygular ile istekler de ateş atomlarının hareketleridir. bu hareketler durgun, ölçülü iseler insanı mutlu yaparlar, çok kızışık iseler mutsuzluk yaratırlar. onun için mutluluk, ruhun dinginliğidir. demokritos ruhun bu durumuna euthymia (ruhun iyi durumda olması) diyor. euthymia’yı insan eylemlerinin son ereği yaptığı için, demokritos, bundan sonra yunan ethiğinde başlıca bir anlayış olacak olan eudaiminizm’in ( mutçuluğun) kurucusu sayılabilir. demokritos’un eudaimonizmi çok temiz ve soylu. mutluluğa erişmek isteyen, yararına olanla olmayanı ayırt etmeyi bilmelidir. bunun ölçüsünü de insan, haz ve acı duygularında bulabilir, yalnız, göreli olarak iyi olanla, mutlak olarak iyi olanı ayırmayı da bilmelidir. göreceli olarak iyi olanla, mutlak olarak iyi olanı ayırmayı da bilmelidir. göreli olarak iyi olanlar: maddi-duyusal sevinçler, güzellik, şeref ve zenginlik gibi şeylerdir. mutlak iyi ise, ruhun iyi bir durumda bulunmasıdır (euthymia). ruh böyle bir durumda olunca, insan yalnız iyi olandan sevinç duyar, kötüyü yapmak şöyle dursun, istemez bile. insanın ahlakça değerinin ölçüsü, düşünüşüdür. insan dışarıdan bağımsız olarak, sevinçlerini kendisinden devşirebilecek durumda olmalıdır. mutlu olmak için yapılacak şey, ruh dinginliğine erişmek, bunun için de her türlü sarsıcı tutkulardan, duygulanımlardan kaçınmaktır. demokritos bu duruma en iyi bilgelikte varılacağı kanısındadır. demokritos, astronomide pythagorasçıları bir yana bırakırsak, gelişmenin en yüksek noktasıdır. ama demokritos, öbür yandan, doğadan çok insanla ilgilenen yeni bir gelişmenin, başlıca insan sorunu üzerinde duran bir düşünürler topluluğunun da çağdaşıdır.bu düşünürlere de sofistler adı verilir.

felsefe.gen.tr

arthur coleman danto

faten
arthur coleman danto (1924) amerikalı sanat eleştirmeni, profesör and filozoftur. günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.

arthur c. danto, new york’ta columbia üniversitesi’nde felsefe dalında emeritus profesördür. iki kez guggenheim ve acls ve fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş amerikan felsefe birliği ve amerikan estetik derneği gibi kuruluşların başkanlığını yapmıştır. karşılaşmalar ve yansımalar: tarihsel günümüzde sanat ("encounters and reflections: art in the historical present") eseri ile eleştiri alanında national book critics circle ödülünü almıştır.

danto, özellikle 1984’te yazdığı, hegel’in sanatın sonu tezinin çağdaş versiyonu olan sanatın sonu ("the end of art") isimli makalesi ve sonradan geliştirdiği sanatın sonunun ardından ("after the end of art") ile tanınır. danto’nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı değil, batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı başka bir dönemin başladığıdır. bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiş, şimdi ise her şeyin meşru olduğu tarih sonrası bir döneme girilmiştir. sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiştir.

felsefe.gen.tr

gilles deleuze

faten
(1925-1995) düşünceleriyle döneminin pek çok büyük düşünürüne öncülük etmekle kalmayıp felsefe tarihindeki önemli fılozofların düşüncelerine getirdiği açımlamalarla felsefe tarihinin yeniden yazılmasının gereğini başarıyla gösteren fransız felsefeci. deleuze ortaya attığı savlarla felsefe tarihindeki kendine özgü yerini almış olsa da düşüncelerinde "ilk ilkeler" ile başlamak yerine felsefe tarihine ortalarda bir yerlerden katılmanın doğruluğunun savunulduğu gözlenmektedir. yöntembilgisi bakımından bu savununun oldukça sağlam felsefi temelleri vardır. felsefe tarihine ortada bir yerden başlayarak deleuze, ayrım felsefesini başlatabilmenin, durağan bir varlik tasarımına dayanmayan bir felsefe düşünüşüne olanak tanıyabilmenin önündeki en büyük engel olarak gördüğü "özne-nesne" ilişkilerini devirmeyi amaçlamaktadır. ayrım felsefesinden deleuze ’ün anladığı, gösteren ile gösterilen ilişkisine saplanıp kalmamış, tam anlamıyla bir "olay~’ felsefesidir. anlatım biçimlerinden ayrılamayan bir güçler almaşığından oluşan bir içeriğin biçimidir bu. felsefe serüveninin hemen bütün aşamalarında deleuze, organsız bir bedene, uzamsız ve zamansız bir süreye benzettiği, sürekli oluşlardan oluşan ama kavramların kavrayamayacağı yepyeni bir düşünme olanağını temellendirmeye çalışmıştır. bu radikal felsefe izlencesinin en açık biçimiyle guattari ile birlikte geliştirdikleri "köksap" (rhisome) kavramında dile geldiği söylenebilir. köksap, bir özneye ya da nesneye sabitlenebilen, ama buna karşın hiçbir birliği ve bütünlüğü olmayan bir çokluktur. sabit bir düzeni ya da türdeşliği olmamasına karşın, köksapın herhangi bir noktası herhangi bir başka noktasıyla bağlantılı olabilir, daha doğrusu olmak zorundadır. şu ya da bu noktasından kırılabilir ya da kopabilir, ancak eski bağlantılar yeniden sap verecek, ayrıca yeni bağlantılar da ortaya çıkacaktır. bu anlamda köksapın bağlantılarının hep bir haritası olmasına karşı yapısal ya da belli bir kökene bağli bir oluşumu, oluşturulma mantığı yoktur. dolayısıyla köksap bir model olmak yerine, karşılaşmaların önünü açan, felsefeyi bir haritabilgisine dönüştüren bir uçuş hattıdır daha çok. deleuze ’e göre, felsefe tarihinde kendi ilgisini çeken filozofların hemen tümünün ortak bir özelliği bulunmaktadır: hepsi de belli ölçülerde felsefe tarihinden kaçınıştır. bunun da ötesinde aralarında yok denecek kadar az bir düşünsel ilişki söz konusudur. deleuze ’ün en çok ilgisini çekmiş olan filozofların başında stoacılar, hume, bergson, nietzsche, leibniz ve en çok da spinoza gelmektedir. bu fılozofların arasındaki benzerlik, aralarında gerçekte ne olup bittiğini ortaya açıklıkla serecek özel bir teknikle yaratmak zorundadır. nitekim deleuze’ ün felsefe tarihi üzerine yazdığı yazılara bakıldığında, bunların tümünün de felsefe tarihi yapmaktan çok yaratmak, "felsefece bir yerbilgisi" oluşturmak amacı doğrultusunda kaleme alındıkları daha ilk bakışta anlaşılmaktadır. bu teknikte tek başına hiçbir fılozofun düşüncesinin model olarak alınmasına izin yoktur. deleuze bunu gerçekleştirmek için felsefe metinlerinin gerisindeki ilk ilkeleri aramak yerine, felsefe tarihine yaklaşırken olduğu gibi her özgül felsefeye de ortasından yaklaşmıştır. deleuze ’ün en önemli felsefe tarihi yaratımlarından biri kendisinin "düşman üzerine yazılmış bir kitap" diye nitelendirdiği kant’ın eleştirel felsefesi’ dir (la philosophie cıitique de kant, 1963). kant ilk bakışta ussallığın "arkitektonik" ini temellendirmek için yetileri uyum içinde biraraya getirme düşüncesiyle hareket etmesine karşın, deleuze’e göre odaklanılması gereken asıl konu kant’ın yetilerin birbirinden ayrılmasını nasıl olanakli hale getirdiğidir. buna göre kant, yetiler arasında bir uyum sağlamak bir yana, imgelem ile us arasındaki, anlama ile iç duyum arasındaki sonu gelmez kavgayı daha da şiddetlendiren bir felsefe yapılandırmıştır. ne var ki bu kavgaya içkin uyumsuzluğun en önemli, en şaşırtıcı sonucu ortaya bir uyum çıkarıyor olmasıdır. bundan böyle yetiler aynı zamanda peşpeşe gelişleriyle ya da uzamdaki bitişiklikleriyle belirlenebilir olarak gözükmezler. kuşkusuz böyle bir kant okuması yapılabilmesinde , deleuze ’ün "> hume ’un felsefesine duyduğu düşünsel yakınlığın büyük bir etkisi vardır. burada söz konusu olan hume “duyulur idealar / düşünülür idealar”karşıtlığıyla deneyciliği temellendiren hume değil “a ile b” arasındaki dışsal ve değişken ilişkinin yerine “a,b” dir biçimindeki, içsel ve özsel ilişkiyi geçiren hume ’dur. bu türden bir felsefe hamlesi “olmak” eyleminin altını oyarak , daha da önemlisi onun yerine “ile,ile,ile” biçiminde anlatılabilecek bir oluş dizisini yerleştirerek felsefi yerbilgisinin yerleştirilmesine olanak tanımaktır. eşderecede önemli olmak üzere “ile” nin “dır” ın yerine geçirilişi , tek tek parçaları aşan kapalı birliklerin tam tersine dizgelerin , birliklerin ve bütünlüklerin uçlarının açık olmasını sağlamaktadır. filozoflar çok büyük ölçüde birlik kavramı ile başlayıp sonra onun karşıtı olarak çokluk kavramını türettiklerinden , çokluğu aynı olduğu gibi , nasılsa öyle , kapalı bir birlik tasarlamaksızın düşünmek için deleuze uzam yerine zaman doğrultusunda düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. bir başka açıdan bakıldığında , bu açıkçası deleuze’ün bergson ’un felsefeye en büyük katkısı olarak nitelendirdiği şeydir. buna göre , madde dünyasında (aynı şekilde sinemada da) hareket imgesi bellek süresinin gevşeyip genişlemesinden , yani zaman imgesinden doğmaktadır. deleuze bergson ’dan önce nietzsche ’ de belleğin “aynı olanın olma”sı değil de “oluş ile ayrımın dönüşü” olduğunu görmüştür . hume’un izinde yürüyen deleuze , nietzsche’yi de tam anlamıyla destekleyecek biçimde , bütün bedenlerin güçler arasındaki çok çeşitli ilişkilerden oluştuğunu ileri sürer . bu anlamda “erk istenci” güçler ile ilişkiye geçerken oluşu, ayrımı ister. bir güç kendi erkini çoğaltabildiğince çoğalttığında, onun istenci taşıdığı erkin dışavurumudur buna bağlı olarak isterken de ayrım ile rastlantıyla olanı olurlamış olur. hume, nietzsche, stoacılar, özellikle de spinoza ’dan aldığı esinle deleuze, "olumsuzlama eleştirisinde gizli duran bir bağlantı" diye adlandırdığı şeyi ortaya çıkarmıştır; neşenin işlenmesi, nefret edilen içerisi, güçler ile onların ilişkilerinin dışardalığı, gücün duyullması. bu keşfe yol gösteren temel çizgi derin ve kendi içinde tutarlı bir "karşı hegelcilik" anlayışıdır. deleuze ’ün bergsonculuk (bergsonisme, 1966) adli yapıtında bu "karşı hegelcilik", hegel’in birlik ile çokluk kavramlarının belirsizliğine ve genelliğine karşı bergson’un yapağı eleştiri doğrultusunda ortaya serilirken, nietzsche i!e felsefe (nietzsche et la philosophie, 1962) adlı yapıtındaysa "sen kötüsün; demek ki ben iyiyim" mantığı üzerine kurulu değerler, içeriye dönük bir gücü çoğaltan eylem yerine dışarıya dönük egemenlik kurmayı amaçlayan bir güç anlayışını savunan köle ahlâkına nietzsche’nin getirdiği eleştiriler doğrultusunda inceltilmektedir. öte yanda deleuze ’ün sürekli üzerinde durduğu stoacı fılozoflara göre, bedenler ile olaylar olmak hep şimdide varolurlar. buna karşı maddi varlıkları bulunmayan eylemler, bedenlerin yüzeyindeki ideaları ilgilendiren olaylardır. bedenlerin en derinlerindeki karışımlar maddi varlikları bulunmayan olayların nedenleri yani anlamlandır, tıpkı yeşillenmek ya da zehirlenmek gibi. bu bir halden bir başka hale geçişi anlatan oluşlar bedensel karışımların sonuçlarıdır; o nedenle de bedenlere indirgenemezler. deleuze’ün bu noktada geliştirdiği oluş mantığı önermeler mantığının temellerini oyar; çünkü hiçbir nitelik "dır" yoluyla özneyle ilintilendirilebilecek bir özellik değildir. nitekim her eylem sonsuz bir oluş içerisindedir. deleuze derslerinden ayrı olarak düşüncelerini çok önemsediği spinoza üstüne iki ayrı kitap yazmıştır. felsefede dışavurumculuk : (spinoza ve anlatım sorunu), 1968j başliğını taşıyan ilki doktora tezinin bir bölümünün yeniden yazımıdır. spinoza~ pratik felsefe (spinoza: praetical philosophy, t970) başlıkli ikincisi ise spinoza üzerine sonraki düşüncelerinin ayrıntılı bir resmi gibidir. deleuze ’ün felsefı yerbilgisi kurma tasarısında spinoza’ cun öteden beri ayrı bir yeri olmuştur. bunun en temel nedeni, fılozoflar içerisinde bir tek spinoza’nın gerçek anlamda bedenin ne olduğunu, bedendeki duygu durumlar ile etkilenimlerin ne gibi içerimleri bulunduğunu, bir bütün olarak etik ve pratik bir düşünme konusu yaptığı bedenin düşünme, varolma ve eyleme gücümüzü nasıl arttıracağını sorun edinmiş olmasıdır. deleuze ’ün verdiği açıklamaya göre, bu sorunun temel yanıtı bedenin hem öteki bedenlerden etkilenme hem de onları etkileme yeteneğinde aranmalıdır. birbiriyle bağdaşan bedenler birbirlerinin eyleme gücünü çoğaltırken, birbiriyle bağdaşmayan bedenler ya içlerinden birinin ya da ikisinin birden eyleme gücünü azaltmaktadır. eyleme gücündeki düşme insanlar için gerçek bir durumdur bu nedenle söz konusu insanlık durumunun yaşandığının en temel göstergesi "üzüntü" kendisine karşı savaşılması gereken bir duygudur.

felsefe.gen.tr
84 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol