confessions

mad

- Yazar -

  1. toplam entry 6225
  2. takipçi 1
  3. puan 147871

kastilyaca

mad
kastilyaca (castellano, kasteyyano diye okunur), ispanya’da ispanyolca’yı ifade etmek için kullanılır. ispanyolca’nın konuşulmadığı ülkelerde ispanyolca denen dil, ispanya’da başka dillerin de resmi dil statüsünde olmasından dolayı, karışıklığa meydan vermemek amacı ile castellano olarak adlandırılır. bunun dışında dilin ismi arjantin, bolivya, şili, ekvador, paraguay, peru, uruguay ve venezuela’da da castellano diye anılır. 1492 senesinde ispanya kralliginin gemilerle goce zorladigi ve hicbir bati avrupa ulkesinin kabul etmedigi yahudilere osmanli imparatorlugu kucak acmistir. bu donemde yahudiler ibranice disinda, kastilyanca da biliyorlardi. gunumuzde hala ulkemizde yasayan yahudi kokenli vatandaslarimiz ispanyolcanin bu eski formu ile konusmaktadirlar.

parlamenter monarsi

mad
monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. bu hükümdar, türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir gibi çeşitli adlar alabilir. bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir.

“monarşi” sözcüğü dilimize fransızca monarchie kelimesinden girmiştir. monarchie kelimesi ise yunanca “tek şef” anlamına gelen monos archein kelimelerinden türemiştir. o halde monarşi, etimolojik olarak, “tek kişinin yönetimi” anlamına gelmektedir. birçok ülkede toplumsal ve siyasal gelişim, özellikle xviii. yy. sonların­da, «meşrutî» adı verilen yeni bir tür monarşinin doğmasına yol açtı. bu monarşi tipinde hükümdarın yetkileri, yazılı bir anayasa ile tanımlanmış ve sınırlanmıştır. bu monarşi genellikle «parlamenter»dir ve demokrasiye pek yakın olabilir: kral devletin simgesi olarak kalır, ancak yürütme yetkisini bir hükümete bırakır; hükü­met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uyma­ğa zorunludur. hollanda ,danimarka, ingiltere, isveç ve belçika’da durum böyledir avrupa’da mutlakiyetçi kraliyet rejiminden parlementerizme geçiş, ingiltere’de başlamıştır. kıran kırana geçen siyasi mücadelenin sonucunda ingiliz soylular, kral yurtsuz john’a 1215 yılında magna charta adı verilen bir fermanı kabul ettirerek, parlemento yönetimini kurdular. buna göre:

1. kral halkın onayını almadan vergi toplayamayacaktı.

2. kanuni dayanağı olmadan kimse tutuklanamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti.

3. ülkeye giriş ve çıkış serbest olacak, tam ticaret serbestisi tanınacaktı.

parlementer sistem bazen işletilerek bazen askıya alınarak, on yedinci yüzyıla gelinmiş olundu. bu yüzyıl mutlakiyetçilerle özgürlükçü hareketlerin mücadelesine sahne olmuştur.

kral i. charles’ın parlementoya danışmadan ispanya ve fransa’ya savaş ilan etmesi ve bu savaşların maliyetini karşılayabilmek için vergileri arttırması üzerine, ingiliz parlementosu 1628 yılında haklar bildirisi (petition of rights) adı verilen belgeyi yayınladı. bu bildiride, kralın yetkileri sınırlanarak hukuksal süreçten geçmeden kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. kral buna tepki göstererek parlementoyu dağıttı. ancak, vergi izni alabilmek için 1640 yılında parlementoyu tekrar toplanmaya çağırmak zorunda kaldı. aradan geçen kırk yıllık süreç sonunda, 1689 yılında ingiliz parlementosu’nun haklar kanunu (bill of rights) yayınlamasıyla, egemenlik parlementonun denetimine geçmiştir. bu bildiriye göre;

1. parlemento seçimleri serbestçe yapılabilecektir.

2. parlemento üyeleri tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacaktır.

3. parlementonun kabul ettiği kanunlar kral dahil herkesi bağlayacaktır.

4. parlementonun izni alınmadan asker ve vergi toplanamayacaktır.

bu kanun ile parlementer demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler avrupa’da ve tüm dünyada ilk önce ingiltere’de uygulanmıştır temsili demokrasiler içerisinde parlamenter rejimin temel özelliklerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

• parlamenter rejimde yasama ve yürütme organları hukuken birbirinden bağımsızdır, ancak aralarında bir takım işbirliği ve etkileşim mekanizmaları vardır.

• bu rejimde yürütme iki-başlıdır. devlet başkanı, yürütmenin sorumsuz başını oluşturur. yürütmenin sorumlu organının başında ise başbakan bulunur. başbakanın parlamenter olması şartı bulunmaktadır; buna karşın bakanların parlamenter olması şartı aranmamaktadır.

• devlet başkanının siyasal açıdan sorumluluğu bulunmamaktadır.

• bakanlar kurulunun parlamentoya karşı sorumluluğu bulunmaktadır

• devlet başkanı hükümet etmez.

• devlet başkanının uzlaştırıcı ve uyarıcı bir rolü bulunmaktadır.

• yürütmenin diğer başını oluşturan bakanlar kurulu, yasama organına karşı sorumludur.

• parlamenter sistemlerde çoğunluk ilkesi genel olarak esastır. mecliste çoğunluğu sağlayan parti hükümet eder ve bu partinin başkanı başbakan olur.

• hükümet yasama organına karşı sorumludur.

• parlamenter sistem tek meclisli ya da iki meclisli olabilir.

• parlamenter sistemde yasama ve yürütme arasındaki ilişki, işbirliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.

• yasama, yürütmeyi çeşitli yollarla denetler ve gözetim altında bulundurur. meclise güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürebilir. meclis güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürebilir. buna karşılık, yürütme de meclisi feshetme olanağına sahip bulunmaktadır. fesih yetkisi, parlamenter sistemde, istikrarın sağlanmasında önemli yeri olan bir kurumdur.

yukarıda özetlediğimiz özelliklere sahip parlamenter rejim halen çeşitli ülkelerde uygulama olanağı bulmaktadır. parlamenter rejimin doğduğu ve halen uygulandığı tipik örnek ingiltere’dir. ingiltere’deki parlamenter rejime “westminster modeli” adı da verilmektedir. ingiltere’de uygulanan bu modelde yasama erki halkın temsilcilerinin oluşturduğu yasama organında vücut bulur. bu erk başka hiçbir kurum tarafından paylaşılamaz. üstelik, serbest ve hakça seçimlerle temsilcilikleri tescil olunmuş bulunan milletvekilleri halk adına siyasal karar alma yetkisine meşru olarak sahip olan tek heyettir. çünkü, egemen olan iradeyi temsil yetkisi meşru olarak tescil edilmiş olanlar onlardır. halk (seçmenler) bu gücü onlara seçildikleri yasal süre boyunca kullanmak üzere devir ve teslim ettiğini seçim işlemiyle tescil etmiş bulunmaktadır. dolayısıyla, halkın (seçmenin) temsilcisi konumunda bulunan parlamento (uygulamada alt-meclis konumundaki avam kamarası üyeleri) her türlü konuda meţru otoriteye dayalı karar alma yetkisine sahiptirler. onlar, ancak seçim döneminde halka siyasal kararları dolayısıyla hesap verirler. halk (seçmen) bunları onaylamıyorsa, onlara oy vermemek suretiyle tercihini belirtir. bu kararların kaldırılması veya yerine yeni kararların alınması bir dönem sonra seçilecek olan temsilcilerin görevidir. bu uygulamada halkın siyasal sistemin yönetimine doğrudan doğruya bir etkisi yoktur; halk kararları ancak dolaylı olarak etkiler. ingiltere’deki parlamenter rejim uygulamasında dikkati çeken başlıca özellikleri de sıralamakta yarar bulunmaktadır:

• yasama organı iki meclisli olup alt meclis siyasal egemenliğin kullanıcısı durumundadır.

• parti hükümeti esastır; ve yürütme gücünü kullanan başbakan ve bakanlar kurulu, aynı zamanda yasamayla kaynaşmıştır ve onu etkisi altında tutar.

• bu rejim iki partili bir parti sistemine dayalı olarak çalışır.

• sağ-sol ayırımı sosyal sınıf esasına dayalı tek bir boyuttan ibaret bir yalınlık içerir.

• seçim sistemi dar bölge ve çoğunluk esasına göre düzenlenmiştir.

• merkezi ve üniter bir yönetim sistemi egemendir. yazılı olmayan, hatta bazı düşünürlere göre mevcut olmayan, bir anayasaya göre, tamamen yasama egemenliğine ve münhasıran temsili olan bir demokrasi anlayışına göre yönetim westminster sisteminin esaslarını içerir.

teknik anlamıyla düşünecek olursak westminster modeli bir demokrasinin birbirleriyle ilişkili bazı temel unsurlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. söz konusu modelin ilk önemli unsuru yürütmenin gücünün bir noktada toplanmasıdır. bu modelde hükümetin en güçlü organı kabinedir. ve kabine genellikle mecliste çoğunluğu elinde tutan partinin üyelerinden oluşur. kabine çok ezici olmayan bir çoğunluğa dayalı, onun çıkarlarını gözeten ve onun temsilciliğini yapan bir kimlik taşır. azınlık ise iktidarın dışında kalarak muhalefet rolünü oynar.

ilk unsurla yakından ilişkili olan ikinci unsur iktidarın birleşmesi ve kabinenin üstünlüğüdür. kabinenin üstünlüğü çoğunluk ilkesinin mantıksal bir uzantısı olarak görülebilir. sistem her ne kadar parlamenter bir sistem olarak bilinse de kabineyi oluşturan parti parlamentonun da çoğunluğunu teşkil ettiğinden yasama ve yürütme bir anlamda birleşmiş olmaktadır. duverger’in de belirttiği gibi gerçekte ıngiliz rejimi bir güçler dengesi sisteminin bütünüyle tersidir. parlamentoda salt çoğunluğu elinde tutan parti, dolayısıyla da hükümet başkanı sınırsız yetkileri elinde bulundurur. üçüncü unsur politik parti sistemiyle ilgilidir. her ne kadar çok partili politik sistemler demokratik bir rejim açısından hayati öneme sahip olsalar da pratikte yani demokratik sistemin işleyişinde politik partilerin sahip oldukları önem derecesine göre parti sistemleri de değişebilmektedir. westminster demokrasi modelinde iki partili bir sistem hakimdir. bu sistemde birçok parti seçime katılabilme ve hatta parlamentoya girebilme imkanına sahip olsalar da politik yaşam iki parti ekseninde işler.

westminster modeli demokraside parti sisteminin bir başka özelliği ise tek boyutlu olmasıdır. politik partileri birbirinden ayıran şey sağ ve sol yelpaze uyarınca sosyo-ekonomik politikaların ne olacağı hususudur. örneğin ingiltere’de işçi partisi ortanın solundaki tercihleri muhafazakar parti ise ortanın sağındaki tercihleri simgeler. politik partilerin sosyo-ekonomik politikalarına göre farklılaşmasının temelinde etnik, dinsel ve benzeri konulardaki görüş ayrılıklarının politik bir öneme haiz olmayacak bir mahiyete sahip olmaları yatmaktadır.

dördüncü unsur seçim sistemiyle ilgilidir. westminster modeli bir demokrasinin tipik seçim sistemi çoğunlukçu sistemdir. bu sistem uyarınca çoğunluk oylarını alan ya da eğer bir çoğunluk yoksa en çok oyu alan adayın seçimi kazanması söz konusudur. çoğunlukçu seçim sistemi bir anlamda anglo-sakson dünyanın demokrasi anlayışının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. kıta avrupası’nın akılcı demokrasi anlayışının tersine daha önce de belirtildiği gibi deneyci demokrasi anlayışında önemli olan sistemin istikrarlıişleyişidir. bu anlamıyla katıksız temsil demokrasinin bir ölçütü olarak telakki edilmez. oysa akılcı demokrasi kavramlaştırmasında hali hazırdaki demokrasi işleyişine göre değil de mantıksal tutarlılığına göre yani ideal demokrasi tanımına uygunluğuna göre değerlendirildiği için çoğunlukçu seçim sistemi demokratik sistemin meşruiyetini zayıflatan bir teknik olarak görülür.

westminster modeli demokrasinin beşinci unsuru merkeziyetçi bir yönetim yapısına sahip olmasıdır. örneğin ingiltere’de yerel yönetimler önemli bir takım işlevleri yerine getirmelerine karşın büyük ölçüde merkezi hükümete bağımlıdırlar.yerel yönetimlerin mali bakımdan özerk olmamaları ve yetkilerinin federal sistemde olduğu gibi anayasa tarafından garanti altına alınmamış olmaması bu bağımlılığın önemli göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

westminster modeli demokrasinin önemli unsurlarından birisi de meclis egemenliği ilkesidir. yine ingiltere örneğine bakılacak olursa parlamentonun gücü açık bir şekilde görülebilir. ingiltere’de parlamentoyu denetleyecek bir organ yoktur. hukuki açıdan yasama gücüne konulmuş hiçbir sınır yoktur. parlamento anayasal nitelikli kuralları da aynı adi yasalar gibi koyar veya kaldırır. parlamentonun dikkate aldığı tek etken kamuoyudur. öte yandan ingiltere’de parlamentonun gücünü sınırlandırma işlevini görebilecek yazılı bir anayasanın olmaması kamuoyunun önemini daha da arttırmıştır. bu bağlamda westminster modeli demokrasinin temelinde özgür bir kamuoyu ve bu kamuoyuna duyarlı olmayı içerisinde barındıran bir politik kültürün olduğu söylenebilir. bu politik kültür nedeniyledir ki ingiltere’de muhalefetin iktidarın baskı ya da zorbalığından korkmasına gerek yoktur. herhangi bir hukuki ve kurumsal güvence olmamasına karşın ıngiliz halkındaki özgürlük duygusu en büyük güvencedir. duverger, hoşgörü ve liberalizm geleneklerinden eteri kadar payını almamış diğer ulusların britanya kurumlarını tehlikesizce benimseyemeyeceklerini ve bu ulusların aslında britanya kurumlarında bulunmayan ama bu kurumlardan türemiş bazı benzer rejimlerde görülen frenleri ve güçler dengesini de birlikte kabul etmeleri gerektiğini ifade ederek liberal politik kültürün çoğunlukçu demokrasi modeli açısından önemini vurgular.

son olarak westminster modelinin “münhasıran temsili demokrasi” düşüncesini esas aldığını söyleyebiliriz. bu düşünce aslında parlamentonun egemenliği ilkesinin bir sonucu olarak da görülebilir. parlamenter egemenlik demek referandum gibi doğrudan demokrasi unsurlarına yer olmaması demektir. referandum gibi doğrudan demokrasi uygulamalarının halk egemenliği ilkesine dayandığı düşünüldüğünde, westminster modelinde demokrasinin “halkın iktidarı” şeklinde etimolojik anlamıyla telakki edilmediği görülür. sartori’nin de belirttiği gibi tek tek bireylerin üzerinde onları kuşatan organik bir toplum kavrayışı anglo-sakson dünyaya yabancıdır. fransızca “peuple”, italyanca “populo”, almanca “volk” gibi muadilleriyle karşılaştırıldığında “people” çoğuldur.

lijphart’ın da belirttiği gibi yukarıda ifade edilen westminster modeli demokrasinin karakteristikleri, modelin ideal tipi için söz konusudur. uygulamada bu karakteristiklerden önemli sapmalar olduğu görülür. örneğin, ingiltere’de koalisyon hükümetleri üçüncü bir partinin parlamentoda etkin olabilmesi, sosyo-ekonomik faktörlerin dışında etnik ve benzeri faktörlerin de politik yaşamda rol oynaması, zaman zaman nispi temsil esasına dayalı seçim sisteminin uygulanması, avrupa birliği gibi uluslar arası kuruluşların mevzuatının parlamento kararlarının üzerinde yer alması ve avrupa topluluğuna üyelik için yapılmış olan referandum bu sapmaların örnekleri olarak gösterilebilir.

grand prix

mad
bir yarışmada verilen "en büyük ödül" olan anlamına ek olarak, genelde büyük ya da büyük izlenimi verilmek istenilen yarışmalar için kullanılır.

sporda, genellikle motorlu sporlar ile bisiklet yarışları için kullanılsa da, en yaygın kullanımı formula bir yarışları için olanıdır.

pax romana

mad
latince "roma barışı" anlamına gelir. roma imparatorluğu’nun uzun soluklu barış dönemi için kullanılır. terim, roma yönetimi ve roma hukuk sistemi altında, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, bazen sert bir şekilde, barıştırılmasından çıkmıştır. roma’da "pax romana"’yı sağlayan lider augustus caesardır.

caesar divi filius augustus

mad
roma imparatoru.

hayatının ilk döneminde yalnızca octavianus olarak bilinen augustus, roma döneminin en önemli liderlerinden birisidir.julius sezar öldürüldüğü zaman ancak on dokuz yaşındaydı. sezar, doğumla değil de evlât edinme yoluyla aileye giren octavianus’un büyük amcası oluyordu. cumhuriyetçiler ve krallık taraftarları arasında yüz yıl kadar süren iç savaş dönemini sona edirip, roma imparatorluğunun başına geçmiştir. pax romana (roma barışı) adıyla anılan barış ve refah dönemi, augustus’un liderliğinde gerçekleşti. 40 yıldan fazla süren hükümdarlığında, imparator yerine "ilk yurttaş" olarak tercüme edilebilecek princeps kelimesini tercih etmiştir.

ağustos ayına adını veren augustus, julius caesar tarafından evlat edinilmesiyle julius sülalesi’nın bir üyesi olmuştur.

sparta

mad
yunanistan’da m.ö.ii. bin yılın sonunda yaşanılan dor istilanın hemen akabinde bugün mora yarımadası olarak adlandırılan peleponnes yarımadasında dorlar tarafından kurulan şehir ve de şehir devleti.en güçlü rakibi peleponnes ile orta yunanistan arasında bulunan attika bölgesinde kurulmuş olan atina kent devletiydi.iki devlet arasında pers istilası yıllarında oluşturulan ittifak ilişkisi daha sonra atina’nın bütün helen dünyasını kendi çatısı altında birleştirmeyi arzulayan politikası neticesinde rekabete dönüştü.bu rekabet sonucunda m.ö. 431’de başlayıp aralıklar ile 27 yıl süren ve tarihe peleponnes savaşları olarak geçen bu savaşlar yunan dünyasının büyük iskender dönemine dek parçalı siyasal yapıda kalmasına yol açtı.

sparta uygarlığı

m.ö 9. yüzyılda kurulan sparta uygarlığı (bazı kaynaklarda "isparta uygarlığı" dor’ların peloponez’e kadar olan istilaları neticesinde kurulmuştur.lakonya parget ve parnon dağları arasında kurulduğunda lakonya’nın eski halkı tam bir mutluluk ve huzur içinde yaşamaktaydı. bu bölgede aynı zamanda miken uygarlığının merkezi olan amycle de yer almaktaydı. sparta uygarlığının en göze batan özelliği aşırı disiplinli askeri örgütlenmesidir. 6 yaşına kadar ailelerinin yanında kalan çocuklar bu yaştan sonra askeri disipline yavaş yavaş alıştırılmak üzere devletçe alınır ve ilerleyen yaşlarında eziyet verici şartlara dayanıklı olabilsinler diye bölge bölge dolaştırılırdı. 20 yaşına geldiğinde tam bir asker olarak hizmete başlar ve 60 yaşına kadar asker sayılırdı.gerçekten de çok anlayışsız bir askeri disiplin yönetimi vardı diyebilirz. sparta uygarlığının bir diğer özelliği ise köle düzenindeki farklılıklarıdır.diğer yunan uygarlıkları aksine sparta uygarlığında köleler temelde devlete aitti. yani bir kölenin tüm kullanım hakkı devletindi ancak bağlı bulunduğu toprak sahibine de tarım ürünlerinden bir pay vermek zorunda idi. toprak sahibi köleyi öldüremez işkence edemezdi. uygarlığın köle sınıfı "ilot" adını taşıyordu. ilotlar bir tür ekonomik özerkliğe de sahiplerdi.çalıştıkları kleros’u ekip biçerler (kleros: devletin eşit olarak bölüp dağıttığı arazi parçası)ve üründen arpa,buğday,şarap,peynir gibi besin maddelerini kleros sahibine verirlerdi. spartalılar savaşarak kazandıkları topraklardaki halkı da kleros sistemi ile topraklarından ayırmazlardı. bu anlamda da farklı yönetim biçimi dikkat çekicidir.kleroslarda hiçbir hakiki sparta vatandaşı yaşamazdı. sahip oldukları kleroslarda yaşamazlar sparta da yaşarlar ve kendilerine bağlı ilotları yönetmezler denetlemezler topraklarından çıkaramazlar ve satamazlardı. spartalılar sadece askerlik için yaşamak zorundalardı. herkesin bir görevi vardı. erkekler zaten askerdi. kadınlar ise develete asker yetiştirmekle görevli anneler pozisyonundaydı. her kadın 6 yaşına kadar çocuğuna çok ama çok iyi bakmak zorunda ,çocuğunu gürbüz sağlıklı olarak yetiştirmek mecburiyetindeydi. bütün çocuklar asker olacaktı sonuçta.

peki 60 yaşına kadar asker olan spartalılar 60 yaşından sonra ne yapacaklardı.tabii ki toplantı yapacaklardı. 60 yaş üzeri üyelerden oluşan ihtiyarlar meclisi devlet yönetimi ile ilgili kararlar alacaklar ve 30 yaşını geçmişlerin oluşturduğu diğer bir meclis bu kararları karara bağlayacaktı. yalnız ispartalılarda çok tuhaf bir karar alma sistemi vardı. okunan maddeler toplantıya katılan kalabalığın çıkardığı seslerle hükme ulaştırılırdı.kimin sesi çok çıkarsa o yönde karar çıkardı.aristotales bu yüzden spartalıları çok çocuksu bulmuştur.

spartalılarda bir diğer sınıf (ilk 2 si ilotlar ve spartalılar idi) periyekler adı verilen sınıftı. periyekler 30.000 kişi kadardı. bunlar devlet ilk kurulurken işgal edilen lakonya bölgesinde zaten yaşayan aka uygarlığı soyundan gelenlerdi. periyeklerin bir spartalı gibi yönetimde söz sahibi olması ve asker olabilmesi mümkün değildi ayrıca bir periyek’in bir ispartalı ile evlenmesi de mümkün değildi. periyekler tarım ticaret ve zanaatla uğraşmak ve develete vergi vermekle yükümlülerdi.ilotlara bakarak oldukça özgür idiler ama onlar için de buarad yaşamak kolay bir iş değildi.

spartalılarda ilotları denetlemek amacıyla muhbirler ve gözeticiler görev yaparlardı. ilotların yaşadığı kasabalara ara sıra pusu kurulur ve daha önceden tespit edilen ve ileride sakıncalı olabilecek ilot bireyleri öldürülürlerdi.bu işle görevli kurumun adı (krypti) idi. bu yüzden ilotlar asla sivrilme davranışı içinde olamazlardı.

sparta uygarlığında 2 kral vardı. devlet iki kral tarafından yönetilirdi.bu iki kralın saygınlıkları çok yüksekti.krallık babadan oğula geçerdi. devlet yönetiminde diğer kademe "yaşlılar meclisi" idi ve az önce sözünü ettiğimiz 60 yaş üstü yaşlılardan oluşurdu. diğer yönetim kademesi ise 30 yaş üstü insanlardan oluşan "halk meclisi" idi.son karar burada verilirdi.(gürültü yöntemi ile)

sparta’nın askeri örgütlenmesi eski yunan uygarlıklarının en güçlüsü olarak ün yapmıştır.

ksenofon

mad
m.ö. 430 civarında doğdu - m.ö. 355’ten sonra oldü, yunan filozof, yazar, tarihçi ve asker, sokrates’in öğrencisi.

ksenofon, uzun yıllar anadolu’yu işgal eden pers ordularında bulunmuş çoğunlukla iranlıların askeri eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini yazmıştır.

evripides

mad
eshilos ve sofokles’ten sonra atina’nın yetiştirdiği üçüncü büyük trajedi şairidir. düşünce adamı, atina’lı oyun yazarlarının en büyüğü olan euripides, insanları bekleyen gerçek ve zorlu sorunları ortaya koyarak insanları düşünmeye zorladı. bernard shaw gibi euripides de insanları tedirgin etmiş ve kızdırmıştır. kutsal değerlere saygısızlık ve kadın düşmanlığıyla suçlanmıştır. ama yine de üstün şiirsellikle anlatılan düşünceleri dinlenmiştir. vatanı olan atina’yı terkedinceye kadar da bu taşlama ve lanetlemelerin ardı arkası kesilmemiştir. fakat ölümünden sonra bütün tragedya yazarlarının en ünlüsü, en aralanılanı olmuş ve o çağdan bu yana adı ölmez yazarlar arasında yer almıştır.

euripides, m.ö. 480 yılında salamis’de doğdu. o tarihte yunanlılarla pers imparatorluğu arasında amansız savaşlar yaşanıyordu. euripides’in anne ve babasına bir çok kötü yakıştırma yapılmasına rağmen gerçekte, babası apollon tapınağı ile ligili bir görevin mirasçıısı zengin bir soydan geliyordu. kaynaklara göre annesi de soylu bir ailenin kızıydı.euripides gençliğinde resim üzerine çalışmış ve sanatını sürdürme amacında olmasına rağmen yirmi beş yaşında,tragedya ve şiir yazmak için resmi bırakmıştır. ilk oyunu olan ”pelias’ın kızları”,m.ö. 455 yılında sahneye konmuş ve atina halkı o an gökyüzünden yeni bir yıldızın inmekte olduğunun farkına varmıştı. bu yeni şairin tiyatronun tumturaklı ve ağdalı dilinden çok uzak yalın ve güçlü bir deyişi ve yeni fikirleri de beraberinde getirdiğini anlamıştı.

euripides’in yenilikçi ve korkusuz bir yanı vardı. ilginç olayları anlatırken yeni teknik buluşlar kullanıyordu. en güçlü yönü de gerilim sahnelerindeki başarısı ve her sahnede üstün bir şiirsellik yaratmasıydı. m.ö. 438de truva savaşı’nda akhilleus’un mızrağıyla yaralanan telephus’un hikayesini anlattığı oyunda geçen olaylar dizisi ve bunların sahneye uygulanışı euripides’in gücünü ortaya koyar. bu oyun, eski yunan sahne geleneklerine indirdiği darbe nedeniyle de büyük önem taşır. bir dilenci ilk defa sahici paçavralarla sahneye çıkmıştı. bu ozamanki izleyici üzerinde şok etkisi yaratmıştı. oyunun sahneye konmasındaki gerçekçilik, euripides’in en acmasız eleştirmeni ve yunan tiyatrosunun en büyük komedi ustası aristophanes’in saldırı nedenlerinin başında gelir.”thesmosphoriazusae” adlı komedisinde aristophanes, yunanlı kadınlara,oyunlarında kadın kişilerini sevimsiz gösterdiğinden ötürü euripides’den intikam almak üzere komplo hazırlatır.

fakat euripides’in kadınları, tutkularına kapılsalarda, hiç bir zaman sevimsiz değillerdir.sadece idealleştirilmelerinin yanında yaşayan birer insan oldukları gerçeğini vurgularlar. euripides ayrıca geçmişin ulu tanrılarının, nasıl yeri geldiğinde hiç de tanrısal olmayan hilelere başvurduklarını açık seçik sahnede ortaya koydu. bu, çoğu kimsenin tanrılara hakaret olarak algıladığı bir bakış açısıydı.

euripides bir demokrattı, fakat demogoglardan ,büyük bürokratlardan, halkına savaş ve felaket getiren kayıtsız ve kaygısız önderlerden nefret ederdi. ”yakaranlar” ve ”truvalı kadınlar” adlı oyunlarında sparta ile süregelen savaşın iç karartan izleri görülür.bu ünlü tragedya yazarının hayatı üzerine söylenebilecek çok az şey olmasına rağmen,salamis’deki topraklarında yaşadı ve şiirlerini denize bakan bir mağarada yazardı. mümkün olduğu kadar topluma az karışan, ağırbaşlı ve somurtkan bir adamdı.insanlardan uzak seçtiği bu yanlız yaşam, onun tanrılardan nefret eden,toplumla ilişkilerini kesmiş, huysuz, hırçın ve kuşkucu bir kişi olarak tanınmasına yol açmıştır.

euripides bir atina vatandaşı olarak kendini toplum hayatından büsbütün ayrı tutmamıştır. orduda görev almış, magnesia konsüllüğü yapmış ve devlete parasal yardımlarda bulunmuştur. m.ö. 408 yılında tanrılara saygısızlık ettiği gerekçesiyle komedi yazarlarının ve halkın saldırılarına maruz kalarak atina’yı terk etmiş makedonya kralı archelaus’a sığınmıştır. kral tarafından çok iyi karşılanmış ve ölmeden önceki bu on sekiz ayını huzur ve barış içinde yaşamıştır. ölüm nedeni çelişkilidir , kimi söylentilere göre saraydaki kıskanç kişiler tarafından av köpeklerine parçalatılmıştır.”bacchae” adlı oyunu öülümden sonra sahnelenmiş ve ödül almıştır.

euripides’in kendi izinden giden üç oyun yazarı oğlu ölümünden sonra babalarının oyunlarını sahnelemişlerdir. euripides’in 80-90 tragedyası olduğu bilinmesine rağmen günümüze yalnız 18 tanesi erişebilmiştir.

aristofanes

mad
eski yunan güldürüsünün en önemli temsilcisidir. yaşadığı dönemin güncel konularına değinen komedileri günümüzde de sahnelenmektedir.

aristofanis’in özel yaşamı hakkında çok az bilgi vardır. atina kentinde doğduğu, gençliğinin büyük bir bölümünü egin adası’nda geçirdiği bilinmektedir. ilk komedisi daitales ("şölenciler"), m.ö. 427 tarihinde atina’da her yıl düzenlenen oyun yarışmalarında sahnelenerek ikincilik ödülünü kazandı. bu oyunla birlikte aristofanis’in yapıtlarından birçoğu kaybolmuş, günümüze yalnızca 11 yapıtı ulaşabilmiştir.

aristofanis komedilerinde yalnızca izleyicileri güldürmekle kalmadı, dönemin siyaset adamlarının ve düşünürlerinin yanlış ve saçma bulduğu yanlarını da sergiledi. aristofanis oyunlarını, atina’nın müttefikleriyle birlikte sparta öncülüğündeki devletler birliğine karşı, uzun ve amansız bir savaş sürdürdüğü dönemde yazdı. m.ö. 411’de atina’da sahnelenen kadınların savaşı: lisistrata adlı oyununda, kocaları savaşa giden kadınlar, savaşı durdurmak amacıyla kocalarına karşı savaş ilan ederler. ilk kez m.ö. 423’te sahnelenen bulutlar oyununda ise aristofanis, düşünür sokrates’i alaya alır. kuşlar’ın (m.ö. 414) kişileri, o günlerin sıkıntılı atina’sından kaçarak, gökyüzünde kuşların yönettiği "kuşlar-bulutlar ülkesi"ne sığınırlar. aristofanis, eşek arıları: yargıçlar‘da (m.ö. 422) atina mahkemelerini alaya alır. kurbağalar’da (m.ö. 405) ise, aiskhylos ve euripides’in trajedilerini gülünç bir biçimde eleştirir. aristofanis oyunlarıyla, kendinden sonra gelen yazarların birçoğunu etkilemiştir.

eshilos

mad
yunan edebiyatı en parlak ürünlerini m.ö. v.-iv. yüzyıllarda vermiştir. aiskhylos (m.ö. 525-456) antik yunan’da bir yazardır, , dönemin en büyük tragedya şairidir. sofokles ve evripides ile beraber; yazıları tamamen kaybolmayan en eski 3 trajedya yazarlarından biridir.

eshilos; atina’nın 30 km. uzaklıkta elefsis’de doğar. ilk oyunlarını m.ö. 498’de yazar. hala varolan oyunları arasında en eskisi büyük bir ihtimalle "iranlılar"’dır ve m.ö. 472’de oynandığına inanılır. m.ö. 480’de salamis savaşına katılmasıyla bu hikaye üzerinde ilham aldığına inanılır. bunun yanı sıra; içinde agamemnon’u ilk bölümünde anlattığı orestia eseri de meşhurdur.ilk defa, tragedyanın aktör sayısını ikiye çıkararak, koro yerine diyalogu ön plana getirmiştir. maske aktörün yüzünü saklayan bir alet olmaktan çıkıp, onun karakterini de yansıtr olmuştur. eserlerinde tanrıların belirleyici gücüne önem vermiş; dünyayı ve insanları tanrıların, olması gerektigi gibi, iyi bir şekilde yönettiği , tanrılara isyan edenlerin cezalandürülmasi gerektiği tezini savunarak, yerleşik düzeni , gelenekleri ve toplum ahlıkını benimsemiştir. ona göre insanlar tanrılar tarafından belirlenen alınyazılarını kabullenmek zorundadırlar. ele geçen yedi tragedyası.

antik yunanistan

mad
bugünkü yunanistan toprakları ve çevresinde yaklaşık 1000 yıl süren ve hristiyanlığın güç kazanmaya başlaması sonucu ışıltısını kaybetmeye başlayan tarihî bir dönemdir.

balkanlar’a göç eden yunan kabilelerin kurmuş olduğu yunan şehir devletleri demokrasinin ilk temellerinin atıldığı yerlerdir. eshilos, aristofanes, evripides, sofokles, aristo, eflatun, sokrates, heredot ve ksenofon gibi büyük filozofların yetiştiği atina, sparta, tebai ve nakşa gibi büyük şehirler gerek birbirleriyle gerek o dönemin en önemli güçlerinden biri olan persler ile üstünlük mücadelelerine girmişlerdir.

antik yunan uygarlığının zirveye çıktığı, en çok geliştiği dönemler iskender yönetiminde olmuştur. yunan kültürü içinde bir eğitim almış olan iskender, babası filip’in ölmeden önce hazırlamış olduğu ortamı kaybetmemiş, antik yunan kültürünü batıda makedonya’dan doğuda hindistan’a, kuzeyde fergana’dan güneyde mısır çöllerine kadar yaymıştır.

çok tanrılı din inancının hâkim olduğu, toplumun sınıflara ayrıldığı, tiyatro ve mimarinin o dönemdeki en büyük eserlerinin verildiği antik yunan medeniyetinin gelişimi augustus caesar’ın m.ö. 27 yılında yunanistan’ı achaea eyaleti olarak roma imparatorluğu’na bağlaması ile durmuştur. fakat yine de antik yunan kültürü batı medeniyetlerinin temeli olarak kabul edilir. yunan kültür ve uygarlığının, avrupa’nın birçok yerinde hüküm sürüp kendinden izler bırakmış roma imparatorluğu üzerinde çok büyük etkisi vardır. 14. ve 16. yüzyıllar arasında avrupa’yı etkisi altına alan rönesans hareketinin ve neo-klasik canlanmanın üzerinde antik yunan medeniyetinin büyük izleri görülür.
205 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol